Suç Duyurusu

Nefret dilini ne kadar kolay kullanıyorum. Medeni ve gelişmiş bir toplumun gelişmiş bir ferdi olmadığımın göstergelerinden biri daha. Ben de okumuş koca bir adam olarak sokak çocukları gibi kin kusuyorum. Seçimi, oy vereceğim partiyi, kısacası demokrasiyi de içimdeki nefreti dışa vurmak için araçsallaştırıyorum. Bu şekilde hiç bir soruna çare bulamayacağımı biliyorum. Sözlerime bakacak olursam eğer, birileri, bir diğerleri büsbütün yok olmadan sakinleşmeyecek gibi görünüyorum. Oysa aslında öyle de değil, biliyorum. Nefret yöneleceği mecrayı bulur. Nefret bir kere kalbime girdiyse eğer, olmadı en son kendimden nefret ederim.

Nefretini yönelttiği kişilerin ölmesini, yok olmasını istiyor olup da bu durumdan utanmayan bir insan, “insan” olabilir mi? İnsanlığı kendine yakıştırabilir mi? Ben gayet güzel yakıştırıyorum. Benden daha “insan” kimse yok. Kin, eski deyimiyle adavet, düşmanlık bir insanı ele geçirdiyse o insandan her şey beklenir. Artık o, insan değildir. Bu satırları okurken haklı bulsam da bulmasam da bu kusuru hep başkalarında göreceğim, biliyorum. Bütün kötülükler hep benim dışında zaten.

Kabullenmekte güçlük çekiyorum ama bu dünyada başka insanlar da var. Yine inanmak istemesem de galiba onların da hakları var. Filanca özelliği yüzünden o insanları hakir görebilirim. Ama gerçekte kimin üstün olduğunu bilemeyeceğim. Asla bilemeyeceğim. Hiç bir şekilde de bilemeyeceğim. Son sözü de ben söylemeyeceğim zaten ama, bunu biliyor gibi davranırsam insanlar zayıf biri olduğumu düşünebilirler.nefret

Açıkgöz ve kurnaz olmak üzere yetiştirildim. Başkaları benim için hep rakipti. Beni bu denli kurnaz olmaya iten şey belki de kafamın aç olmasıydı. Midem doluydu oysa. Ama beynim doymak bilmiyordu. Bilgiye mi? Ah, keşke! Sahip olma duygusuna aç bir beyin beni bu hale getirdi. Sahip oldukça daha çok sahip olmak istedim. Bu yüzden başkaları hep rakibim olacak. Bu dünyada huzur nedir bilemeyeceğimi hissediyorum. Neden? Çünkü bana da çocukken “sakın başkalarına hakkını yedirme, hep bir adım önde ol” diye öğüt verildi. Üstelik kendimden de çok eminim. Hata yapıyor olma ihtimalim sıfır.

Oysa okumadığım, küflenmiş o cilt cilt kitaplarda böyle yazmıyordu, biliyorum.

Nefret eden kaybetmiştir. Ben çoktan kaybettim. Oy vereceği parti yüzünden bizzat tanıdığı bir insandan nefret eden insan, insan değildir. Gazete ve televizyon haberlerine bakıp bizzat tanımadığı insanların hatrına bizzat tanıdığı ve sevdiği insanlara bakışını değiştirerek öfkelenen, nefret eden, yok olsun isteyen kişi yontulmamıştır. Hamdır. Hominiddir. Primattır. Az gelişmiş bir yaratıktır. Ve zaman, ara sıra geçici zaferler kazanan ve unutulmaya mahkum bu yaratığı ya silip süpürecek ya da yonta yonta adam edecektir. Nefret ettiğim için ben de unutulup gideceğim.

Nefret beni nereye götürecek biliyorum ve korkuyorum. Zamanı gelince “göze göz, dişe diş” diyeceğim. Sırf nefretim yüzünden hakaret edeceğim, gasp edeceğim ve sonunda öldüreceğim. Üstelik hep “haklı” olacağım. Kendime her fırsatta kılıf uyduracağım. Nefret etmek için bir milyon “makul” gerekçem olacak. Ama biliyorum ki nefret eden her insan çoktan zalim olmuştur. Beni işgal eden nefret, başıma gelen belki de en gerçek musibettir. O, gerçek salgındır, kıtlıktır, gerçek depremdir. Ben zalim oldum. Çünkü nefret ediyorum.

Bu yazıyı sana yazmaya hakkım yok. Kötülük varsa kendi dışımda değil çünkü. İçimde. Sen istersen kendini konunun dışında tutabilirsin. Ama ben suçu üzerime alıyorum. Bu nefretin sebebi benim bencilliğim. Benim kurnazlığım. Benim sahip olma duygusuna, mülkiyet duygusuna, temellük hissine duyduğum açlık. Gemilerin ambarlarına istiflenmiş o mültecilerden ben sorumluyum. Komşuma, kardeşime, arkadaşıma aynı havayı soluduğum, aynı gezegende yaşadığım diğer yolculara karşı hissettiğim nefretin sorumlusu benim.

Bu bir suç duyurusudur. Ben suçluyum.

Düşününce kategorisine gönderildi | , , , ile etiketlendi | 2 Yorum

Meddah dediğin

Meddah olmak için...

Meddah olmak için…

Meddahların geniş kültür birikimine sahip olmaları gerekirdi. Bu birikime sahip olmayan meddahlar gösterilerini kenar semtlerdeki kahvelerde veya pazarlarda yaparlardı. Anlattıkları hikayelerle toplumu alabildiğine etkileyen meddahlar usta çırak ilişkisiyle yetişirler, hikayelerini genellikle birbirlerinden öğrenirlerdi. Ustalar çıraklarına yalnızca meddahlığı kavratmakla kalmazlar aynı zamanda genel kültürlerini artıracak bilgiler verirlerdi. Bu bilgiler verilirken meddahlarda olması ve olmaması gereken özellikler de kavratılırdı.

Kaşifi‘ye göre meddahlarda olması gerken özellikler şunlardır:
Doğruluk, sabır, şükretme, boyun eğme, yetinme, hesap görme, denetim, alçak gönüllü olma, kendini Tanrı’ya bırakma, açık yüreklilik, akıllı söz söyleme ve hareket etme, eli açıklık, çalışkanlık, düşünceli hareket etme, tedbirli olma, her şeyi Tanrı’ya bırakma (tevekkül), az yemek, az uyumak, sevecenlik.

Olmaması gereken özellikler de:
Gaflet, kendini beğenmişlik, şaşkınlık, iki yüzlülük, içki, faiz, zina, huysuzluk, azarlayıcı olmak, çok yemek, uygunsuz sözler söylemek, sözünde durmamak, alay etmek, yersiz çıkışmak, yalan söylemek, yalan yere yemin etmek, müslüman kardeşinin dedikodusunu yapmak, iftira etmek, söz getirip götürmek, gammazlık etmek, insanları yalan yere övmek, yersiz öfkelenmek, kıskanmak, hile yapmak, pintilik yapmak, kıyımda ve eziyette bulunmak, pisboğazlık ve çok uyumaktır.

Mevlüt Özhan, Geleneksel Türk Tiyatrosunda Ahilik, Türk Folklorü Araştırmaları Dergisi, 1988/1 sf. 45-47

Okuyunca kategorisine gönderildi | , , , ile etiketlendi | Yorum yapın

Pelikül Yaşıyor! Kodak ve stüdyolar anlaştı! (*)

Pelikül yaşamaya devam edecek galiba?

Geçen yaz Martin Scorsese, Quentin Tarantino, Christopher Nolan, J.J. Abrams ve Judd Apatow gibi bazı Hollywood yönetmenleri, stüdyoları, pelikül kullanımına devam etmeleri için Kodak’ı desteklemeye çağırmıştı.

Kodak yöneticisi Jeff Clarke; Pelikül uzun zamandır kültürümüzün hayati bir parçası ve öyle de kalacak diyor. Stüdyoların desteği sayesinde müthiş zenginliği ve eşsiz dokularıyla sinema için pelikül üretmeye devam edeceğiz. Bu sayede film yapanlar hikayelerini anlatıp, sanatlarını gözler önüne serebilecekler.

Yakın zamanlarda “Boyhood,” “The Grand Budapest Hotel,” “Interstellar,” “Foxcatcher” ve “Into the Woods” gibi bazı Oscar adayı üst düzey filmler Kodak pelikül kullanılarak çekildiler. “Star Wars: Episode VII – The Force Awakens,” “Batman v. Superman – Dawn of Justice” ve “Ant-Man,” gibi 2015’in önemli filmler ve başkaları Kodak pelikül kullanılarak çekilmeye başladı. The Wall Street Journal’a konuşan Apatow, pelikül ve dijital halen geçerli iki seçenek. Fakat filmlerini peliküle çekmek isteyen yönetmenlerin bu seçenekten aniden mahrum kalmaları tam bir trajedi olurdu dedi. Apatow son filmi “Trainwreck”i pelikül kullanarak çekti. Pelikülün grenlerinde ve renk kalitesinde sizi filmin içine sokan bir büyü var diyor.

Dijital teknolojilerin gelişmesiyle sinema salonları dijital projeksiyona dönüştü. Kodak’ın satışları son on yılda yüzde 96 kadar düştü. Ayrıca Kodak, pelikül üretimine devam etmek için akıllı telefonlar ve tabletlerin dokunmatik ekranları gibi yeni alanlarda pelikül üretim teknolojileri adına fırsat kovaladıklarını söylüyor.

Kodak’ın Entertainment & Commercial Films başkanı Andrew Evenski bir ifadesinde; büyük stüdyoların desteğiyle kreatif ekipler projelerinde güvenle pelikül kullanmaya devam edebilecekler diyor. Film yapımcılarına neden pelikül diye sorduğumuzda aldığımız cevaplar istisnai derinlik, kendine has gren yapısına duyulan ihtiyaç gibi farklılıklar gösteriyordu. Ne var ki hepsinin üstünde ise pelikülün öyküye yaptığı katkı vardı. Sinemacıların hayallerinde canlandırdıkları öyküleri anlatmak için ve görsel dillerinin önemli bir parçası olarak peliküle ihtiyaçları var. Sanatçıların pelikül kullanmasına imkan tanımak, sinema tarihini oluşturacak yeni anların ortaya çıkmasına yardım edecek. Bugün ilan edilen anlaşmalar pelikülün gücünün ve bunu savunan sanatçıların vizyonlarının bir kanıtıdır.

(*) Paula Bernstein imzalı Indiewire yazısından tercüme edilmiştir.

Haberler kategorisine gönderildi | , , , , , , ile etiketlendi | Yorum yapın

Gelecek gelmek üzereyken…

Felicia 1424 - Soyut fütüristik yağlı boya çalışma. Mark Foster.

Felicia 1424 – Soyut fütüristik yağlı boya çalışma. Mark Foster.

Aya gönderilen insanlı uzay araçları Apollo görevlerinde kullanılan bilgisayar gücü şu an cebinizdeki akıllı telefonlarda bulunuyor. Ama ne için kullanılıyor? Angry Bird’leri domuzcuklara fırlatmak için. Ya da dünyanın öbür yarısına kedi resimleri göndermeniz, ondokuzuncu yüzyıldan kalma metroda yolculuk yaparken, gerçekte bir belde olmayan bir mekanın gerçek olmayan belediye başkanı olmak için…

demiş Peter Thiel. Yukarıdaki paragrafı tercüme etmeye çalışırken Thiel’in New York ya da Londra metrosunu kastettiği bölümü Türkiye’ye uyarlamayı uygun bulmadım. Çünkü söylediği söz, yani ondokuzuncu yüzyıldaki teknolojik ve bilimsel atılımlara atıfta bulunduğu yer New York ya da Londra gibi mekanların metro sistemleri için anlamlı. Zamanın ruhunun kapsayıcı etkilerini haber veren habercilerden biri Thiel. Kendi toplumuna zamanın ruhunun Viktorya döneminin ruhundan uzaklaştığını haber veriyor. O eski güzel günlerin geride kaldığının sinyalini veriyor. Ve belki de kaçınılmaz olandan kaçmayı ya da süreci uzatmayı hedefliyor. Durun hemen hamaset çığlıkları atmayın. O kadar basit değil.

Thiel’den devam edelim:
‟Uçan arabalar istiyoruz ama 140 karaktere sahibiz.”
Bu cümleyi sarf ederken artık ekonomik olarak durgun, teknolojinin ivmelendirmediği bir uygarlık içinde yaşadığımızı söylemek istiyor. ‟Yaşadıklarını” demek daha doğru. İnsanlar Thiel’in karamsar olduğunu teslim ediyorlar ancak bir yandan da adam haklı demekten geri durmuyorlar.

Forbes dergisinin servetleri 10 milyar doları geçen en zengin 92 listesindeki sadece 11inin bu serveti teknoloji sayesinde yaptığını vurguluyor. Thiel’e göre bu vahim bir durum. Kıtlık olursa gıda üreticileri servet yaparlar. İcat az olursa mucitler… 92 kişilik listede sadece 11 kişinin icatlarıyla orada olması anlamlı.

Daha fazlası için: Dan Wang’ın ilginç yazısı burada (malesef ingilizce)

Düşününce, Okuyunca kategorisine gönderildi | , , ile etiketlendi | Yorum yapın

İstanbul – New York

New York

New York

Bugün New York şehrinin kurulu olduğu Manhattan Adası üzerindeki ilk yerleşim; Avrupa’dan göç eden koloniciler tarafından 17.yüzyılın ilk çeyreğinde gerçekleştiriliyor. Yani New York Şehri’nin tarihi topu topu dört yüz yıl öncesine gidiyor. Daha önceki tarihlerde şehir diyebileceğimiz bir şey yok. Çevre kara parçaları ve yaşanabilir bölgelerde yerli nüfusun varlığından söz ediliyor ama bu yerleşimler için şehir nitelemesi yapılamaz. Dört yüz yıl.

Bugünkü İstanbul şehri sınırları içindeki bölgenin, yani yaşayan sokakların, evlerin olduğu alanın şehirleşme tarihi, milattan önce dört bininci yıla kadar gidiyor. Bu bilgiyi esas kabul ederseniz, İstanbul’un tarihi altı bin yıl olarak bir kenara not edilebilir. Haydi diyelim bu bilgiyi spekülatif buldunuz veyahut tarihi yarımada dışındaki bir alanın altı bin yıllık tarihinin, bu hesaba dahil edilmemesi gerektiğini düşünüyorsunuz. Bu takdirde de İstanbul’un tarihi kaba bir hesapla üç bin yıl oluyor. Üç bin yıl…

İstanbul

İlk soru şu: Bir kenti üstün kılan nedir? Cevap yukarıda yaptığımız gibi sadece tarihsel kıyaslama olsaydı her iki şehirden de eski bazı şehirler saygınlıkta bu ikisine fark atarlardı. Demek ki tarih tek parametre olamaz. Dünyanın stratejik merkezi olma özelliği diye bir şey uyduralım ve şehirlere bir de bu gözle bakalım. Bu; siyasi anlamda, kültürel anlamda bir kentin, bilinen dünyanın ilgi odağı olma durumu göz önüne alınarak oluşturulan bir kriter olsun. Bu takdirde İstanbul’un da New York’un da böyle bir tanımlama içinde üst sıralara aday şehirlerden biri olacağı kesindir.

İlk isimlerinden biri Yeni Amsterdam olan New York şehrinin günümüz dünyasının ilgi odağı olduğu bakış açısına göre kabul edilebilir bir şeydir. Yani birileri çıkıp dese ki New York bugün dünyanın başkentidir, bu doğru ya da yanlış, en azından anlaşılabilir bir şeydir. Bir zamanlar İstanbul için de böyle denirdi. Ancak İstanbul’un adı hiç bir zaman bir başka şehirden devşirilmemişti. İstanbul, Konstantin’in şehriydi, Yeni Atina, Yeni Efesos, Yeni Miletos, Yeni Troya vs. olarak hiç anılmadı. Euclides’in kenti Megara’lılar belki böyle bir iddiada bulunabilirler ama New York – New Amsterdam örneği ile birebir örtüşen bir konu değil.

Gel gör ki bugün İstanbul; acımasız ellerde, trajik bir şekilde New York’a öykünüyor, özeniyor. Dünyanın kalbi olmuş altı bin yıllık bir kenti, dört yüz yıllık bir kente özendirerek paçavra edenler utansın! My New Work, Newada, Mashattan… Yeni İstanbul’dan yaşam alanı isimleri… Daha bir ton benzer isim bulabilirsiniz. İsimleri özenmek konunun görünürdeki, belki de en önemsiz tarafı… Yaşam tarzı özentisini açıklayacak tek haklı gerekçe olamaz. Açgözlülük, cahillik, sonradan görmüşük, hoyratlık, … birer gerekçe olarak kabul edilecekse ayrı tabii… Burada konu New York yaşam tarzını satmak. Alıcısı olmasa böyle düşünen satıcılar da olmazdı heralde? Klasik konu, arz-talep gündemin birinci sırasını işgal edince ortaya Yeni bir İstanbul çıkması da kaçınılmaz oluyor.

Ataşehir

Ataşehir

Sonuç görüntü Ataşehir gibi Yeni İstanbul’un ucubeleri… Tarihi Yarımada’ya da benzeri bir New York özentisinin bulaşması yakındır. Bir depreme bakar… Ayasofya ile Sultanahmet’in tam ortasına altmış katlı bir rezidans ya da AVM fena olmazdı hani. Adı da, eee,  New History gibi bir şey olsun. Ya da Sultan’s Terrace nasıl?

İstanbul’un New York’a özendirilmesi, insanın annesinden Lady Gaga’ya benzemesini istemesinden farksız. Bir kent anaya benzetilecekse o İstanbul’dur. Yeni İstanbul, iğrenç yaşam tarzıyla isteyenlerin olsun. Eski İstanbul muhitlerinin kıyısında köşesinde, ıslak ahşap cumbalarıyla adeta birer gözyaşı müzesi gibi ayakta kalmak için direnen, mecali kalmamış mahzun konaklar, evler Yeni İstanbul’a bakıp bakıp iç geçiriyorlar. Ahşap İmparatorluğu’ndan artakalan huzurevi sakinleri onlar. Ama birbirlerine yaslanarak yaşamıyorlar artık. Beton blokların arasında sıkışmış, bir kepçe darbesinin gelip yerle bir etmesini tek başlarına bekliyorlar. Gençler, Yeni İstanbul’da sevgililerinin ismini, beş yüz yıllık çeşmenin üzerine sprey boyayla yazıyor. Bir başkası o yazıyı, belki de aynı anda çeşmenin kitabesini, Edep Ya Hu yazan bir çıkartmayla kapatıyor. İronik.

Yeni İstanbul

Yeni İstanbul

Yeni İstanbul’un New York’a özenmesinin hikayesi sadece müteahhitlik, mimari ve yaşam tarzı ile ilgili değil hiç şüphesiz. Sanatı da böyle algılıyoruz. Her şeyi böyle algılıyoruz. Zannediyoruz ki Trier gibi olursak, Haneke gibi olursak, Tarantino gibi olursak, Spielberg, Coppola, Tarkovski, hiç farketmez herhangi bir başka sinemacı gibi olursak sinemanın New York’u biz olacağız. İlgi odağı olacağız. Ama ortaya çıkan şey New York değil sadece Yeni İstanbul gibi dejenere bir şey oluyor. Zannediyoruz Kandinsky gibi olursak resim sanatının New York’u olacağız. Altı bin yıllık İstanbul gibi olmak dururken, niye diye sormak bile gelmiyor içimizden…

Düşününce kategorisine gönderildi | , , , , , ile etiketlendi | 1 Yorum

Mekanik Bir İman

Penny Dreadful

Penny Dreadful

Penny Dreadful, Amerikan kablo kanalı Showtime’ın yeni dizilerinden birisi. Dizinin adı bir kadın adı soyadı gibi duruyor olsa da bir penny’lik ucuz tefrika roman gibi bir anlamı var. Dizi; yazıldıkları tarihlerden itibaren özellikle anglo-sakson dünyasını derinden etkileyen pek çok korku öyküsünün bir karışımı gibi; biraz Bram Stoker’ın meşhur Dracula’sından biraz Mary Shelley’in Frankenstein’ından, Karındeşen Jack’ten, kurtadamlardan, antik mısır ezoterizminden eklektik bir üslupla toparlanmış bir senaryoya sahip. Ancak çok çalışılmış bir yapım olduğunu söylememiz gerek. Dekor ve kostüm tasarımlarına şapka çıkartıyoruz. Mesela dizinin kostümlerini; aynı zamanda Jean Jacques Annaud’un müthiş filmi Gülün Adı’ndaki olağanüstü işi çıkaran oscarlı Gabriella Pescucci hazırlamış. Pescucci Oscar ödülünü Scorsese’nin Age of Innocence filminde kazanmıştı.

Dizi, Victoria dönemi Londra’sında geçiyor. Filmin gotik atmosferi sisli, yağmurlu ve kirli bir Londra tasarımıyla oluşturuluyor. Ana karakter, Sir Malcolm, dönemin maceraperest burjuvazisinde moda olduğu üzere bir Afrika kaşifi. Bütün öykü ise, sömürgeciliğin altın çağında, üzerinde güneş batmayan bir imparatorluğun başkentinde, sömürgeciliğin bir nevi yan etkisi olarak kötülüğün hakim olmaması için savaşan bir grup “sahip” hakkında. Dünyanın dört bir yanına “medeniyet” götürmüşsünüz, “ilkel” halklarını köleleştirerek özgürlük kavramını da götürdüğünüz topraklar bu iyiliğe teşekkür etmek bir yana kötülüğü sizin başkentinize transfer etmek istiyorlar. Kipling’in şiirindeki beyaz adamın yükü bu olsa gerek!

Vampirler, bin bir türlü büyü, kurtadamlar hep “dışarıdan” geliyor. Sadece bununla kalsa iyi, bir başka “Victorian” bakış açısı da Frankenstein Canavarı’nın ağzından itiraf ediliyor: Malumunuz, mekanik ve makineleşme, adı geçen dönemde öylesine bir çılgınlığa dönüşmüştü ki doğadaki her şey gibi insana dair her şey de bir makine gibi görülüyordu. Örneğin farklı insanlardan alınan makine parçaları hükmündeki farklı farklı organlar, bilimin ışığında bir laboratuvar ortamında bir araya getirilirse yepyeni bir insan oluşturulabilirdi. Öyle ya, organları toparlar, damarları ve sinirleri bağlarsınız, kan da pompalayıp bir elektrik akımı vererek kalbi çalıştırırsınız. Hop! Makine çalışmaya başlayıverirdi! İşte Frankenstein Canavarı böyle doğdu.

Sebep sonuç ilişkilerine bu denli “mekanik” bir iman hala yaygın dünya görüşü.

İnsan mekanik yasalarına tabi midir?

İnsan mekanik yasalarına tabi midir?

Sanatçılar, gidişatı ilk önce görmekle kalmıyor aynı zamanda tehlikeyi herkesten önce söyleyecek cesarete de sahip oluyorlar. Tıpkı bugünleri herkesten önce gören Aldous Huxley, Yevgeni Zamyatin, George Orwell, Ray Bradbury gibi. Tıpkı bu yazarların romanlarındaki karakterler gibi sistemi gönüllü olarak kutsayan kalabalıklar olmadık mı? Sistem dışı her şey, tıpkı onlar için olduğu gibi bizim için de tabu değil mi?

Bakın Penny Dreadful’daki mekanize dünya görüşünü, teknolojiyi, nedenselliği temsil eden Frankenstein Canavarı; “yaratıcısı” Victor Frankenstein’a neler söylüyor:

Modern çağ'ın ürünü mekanik insan "yaratıcısı" ile hesaplaşıyor.

Modern çağ’ın ürünü mekanik insan, “yaratıcısı” ile hesaplaşıyor.

İlk çocuğun döndü…baba. Seni bulamayacağımı mı sandın? Öldüğümü mü zannettin? Ölebileceğimi? Sen daha akıllısındır…Frankenstein. Seni en karanlık gecenin en korkunç fırtınasının girdabında bile arardım. Ayağa kalk ve yüzleş benimle! Bu surata bir daha bak. Pek biçimli değil mi? Münasip şekilde ifade edebilmen için kelimeler kifayetsiz mi kalıyor? Gözlerde bir tehlike mi var? Bu gözler, bir zamanlar içine baktığın gözler değil mi? Nasıl kan ağladığımı dinle şimdi. Hiç şüphesiz, zor bir doğumdu. Katıksız ve dehşetli bir ızdırapla doğmuştum. Elbette tahayyül ettiğin değişim bu değildi. Shelley’nin yazdığı Adonais şiirindeki gibi… faniliğe karşı kazanılmış üstün bir galibiyet değildi bu. Bu menfur bir şeydi. Hayır! Sonra kaçtın. Maruz kaldığım ilk insan davranışı reddedilişti. Senin türüne karşı olan tiksintime şaşmamalı. Bekledim. Ama sen dönmedin. Bu denli yalnız ve biçare bir varlık daha olmuş mudur acaba? Yeni doğan tüm varlıklar doğdukları an terk mi edilmiştir? Hayat böyle bir şey miydi? Yukarı kattaki pencere kurtuluşum ve eğitmenim olmuştu. İnsanların nasıl olduğunu öğrendim. Köy halkının nelere değer verdiğini ve neleri hakir gördüğünü. Hayvanlara nasıl muamele edildiğini. Kafamda, hayvan olduğuma dair hiçbir şüphe yoktu. Nasıl şüphe olabilirdi ki? Yırtıcı bir varlığın çehresi değil miydi bu? Zamanla kelimeleri öğrendim. Çok değerli şiir kitapların, ilk okuma kitaplarım olmuştu. Kalemle çizdiğin yerlerden en ehemmiyet verdiklerinin Wordsworth ve romantizm akımındakiler olduğunu anladım. Benden kaçmana şaşmamalı. Ben, eski pastoral dünyanın oluşumu değildim. Ben modernliğin canlı bir örneğiydim. Yarattığın şeyin bu olduğunu bilmiyor muydun? Modern çağ. Modern oluşumunun, Keats ve Wordsworth’ün değerlerine sahip olacağını mı zannettin sahiden? Demirin ve makineleşmenin hâkimiyetindeyiz artık. Buhar makineleri ve türbinlerden ibaretiz. Bir nergis çiçeğindeki ebediyeti görebileceğimizi tasavvur edecek kadar toy muydun sahi? Çocuk olan kim, Frankenstein? Sen mi ben mi? Bir kere benden kaçtın. Bir daha asla olmayacak. Biz Janus maskesi gibiyiz. Ayrılamayız. Bunu nasıl yapabildin? Çocuğunu, acının ne demek olduğunu öğrenmeden öldürerek merhamet ettim. Sense beni sadece acıya gark ettin! (Çeviri Divxplanet’ten)

Benzeri bir hesaplaşmayı Philip K. Dick’in romanından uyarlanan Blade Runner’da da görmüştük. Varoluşsal problemlerle boğuşan Nexus serisi savaşçı robotu Roy Batty,
Dr. Eldon Tyrell kendisine “Henüz vaktin varken git eğlen” dediğinde “Eminim biyomekaniğin tanrısı nasıl eğleneceğimi de biliyordur” diyerek efendisinin hayatına son vermişti.

İnsan, biyomekaniğin "tanrısı" mı? Bizler Tyrell miyiz yoksa Roy Batty mi?

İnsan, biyomekaniğin “tanrısı” mı? Bizler Tyrell miyiz yoksa Roy Batty mi?

Öncesinde Genrikh Nikolaevich Volkov 1975 yılında ne yazmış:

Peru’da bulunmuş 4. yüzyıla ait çömleklerde bir efsane dile getirilir Bu efsaneye göre insan eliyle yapılmış her şey (çömlekler, tavalar, değirmenler…) ve tüm evcil hayvanlar insanlara karşı ayaklanacak ve bunun sonucu roller değişecek. O zaman değirmenler kendilerini icat etmiş olanları öğütecek, çömlekler insanları kaynatacak, tavuklar insanları öldürüp tavalarda kızartacak. Bir kez olmuş bu şey bir daha olacak. Modern sosyoloji kitaplarında “endüstri uygarlığı” bölümünü okuyan herkes bu kehanetin doğruluğuna inanacaktır. Çünkü bu sayfalarda dizgin ve kontrol tanımaz “bilim ve teknoloji şeytanı” resmedilmektedir. İnsan bilim ve tekniğin kendi yarattığı bir şey olduğunu unutmaya itilmekte, bilim ve teknik kendini yaratan insana egemen olmakta, onun dışında ve üstünde bir güç haline gelmekte, bu durum insanın hem fizik, hem de moral çehresini değiştirmektedir. Canlılar arasındaki ilişkiler cansızlar arasındaki ilişkiler halini almakta, çalışan insan karşısında muhatap olarak yalnız para, teknoloji ve robot görmektedir. “Mantıkdışı insan” mantıklı bilimle karşı karşıya kalmış gibidir. Acımasız ve insan yüzüne benzemeyen güçler onu işsizlik ve ekonomik krizlerle tehdit etmekte, insanın dimağında bu güçler bilim ve teknolojideki ilerlemelerle bütünleşmektedir. Teknoloji ürettiği mallar gibi bağımsız, başına buyruk ve insanın üstünde bir karakter kazanmıştır. Böylece “ölü iş” bir vampir gibi yaşayan işin kanını emmekte, onu köle yapmakta ve kurutmaktadır. Çalışan insan ekonomik zorlamaların değil robotların esiriymiş gibi bir hava doğmuştur. (Çeviren Dr.Selçuk Alsan,  Bilim ve Teknik Dergisi, Mayıs-Haziran 1977)

Düşününce, İzleyince kategorisine gönderildi | , , , , , , , , , ile etiketlendi | Yorum yapın

Colin Hay’dan Justin Bieber’a açık mektup

Colin Hay’in kim olduğunu 80’li yıllarda ilk gençlik çağlarını yaşayanlar iyi bilirler. Down Under, Overkill, It’s A Mistake gibi şarkılarıyla uzun süre kendinden söz ettirmiş Men At Work grubunun solisti. Şöhret basamaklarının (kendi kategorisinde) en tepesine çıkmış bir kişi Hay. Geçtiğimiz günlerde trajik bir şekilde hayatına son veren Robin Williams gibi şöhretin en tepesine çıkmış insanların bile mutsuzluk içinde olduğuna dair ibretli haberleri hep okuyoruz. Michael Jackson’un ölmeden önceki hali ve ölüm şekli, keza daha eskilere gidersek Elvis Presley’in hayatının son demleri parlak olmaktan çok acıklı bir film gibi duruyor. Bu işin içinde olup, en tepeye çıkıp da hala işleri tıkırında ve psikolojisi iyi olan Paul McCartney gibi figürlerin iç dünyalarını bilemiyoruz. Belki de öngörüsü daha iyi psikiyatrlarla çalışıyorlardır. Colin Hay’in, pop müziğin tepedeki isimlerden Justin Bieber’e yazdığı açık mektubu tercüme etmeye çalıştım. Bir sonraki Bieber olmak isteyeceklere sunuyorum:

Sevgili Bay Bieber,
Sizi oyalanmak için kullanıyorum; bu akşam bir gösterim var ve benim pentatoniklerime çalışıyor olmam lazım. Bir dakika sonra da öyle yapacağım. Son maskaralıklarınız üzerine çok sayıda yorum yapılmış görünüyor. Çoğu yorum yeteneksizce ve en sert dille yapılmış. Olur böyle şeyler. Sizinki gibi şöhret yolculukları tekinsizdir. 80’lerin ilk yarısında eski grubum Men At Work ile birlikte inanılmaz bir ticari başarı yakalamıştım. Zamanın ve şartların değişmesine rağmen bugüne paralel çıkarımlar yapılabilir; İlk albümümüz “Business As Usual” 10 milyondan fazla sattı, Billboard listelerinde 16 hafta bir numarada kaldı, ta ki Michael Jackson’un Thriller’ı bizi tepeleyene dek. Arkadaşlar da süperdi. Bir kaç yıllığına hepimiz kraldık. Bomba gibi bir şeydi. Toz duman dağılınca ise ben yapayalnızdım. Etrafıma baktım, herkes partiyi terketmişti. Şansıma akustik gitarım köşede duruyor ve onu tekrar elime alacağım ana dek sakince bekliyordu. Kurtuluşumuz; bilindiği üzere yaratıcı çaba ve başkalarına hizmet etmekten geçer. Bunun dışındaki her şey önemsizdir, oyalanmadır, tıpkı bu mektup gibi. Fakat yine de, dolaylı da olsa size yazmak zorunda hissettim. Sizi tanımıyorum ama sizi önemsiyorum. Siz küçüksünüz, hepimiz gibi, ağlasak sesimizi sadece annemiz duyar. Diyet kolanızı tutan ve size pizza dilimini uzatan biri olması onun arkadaşınız olduğu anlamına gelmiyor. Bir plan neticesinde ya da kendiliğinden başarınız sönükleşmeye başladığında, mutlu olun ve sadece derin derin nefes alın. Şarkı söyleyebildiğinizi, dans edebildiğinizi ve bir spreyle ne kadar maharetli olabildiğinizi biliyoruz. Fakat henüz “gerçekten” konuştuğunuzu duymadık. Zamanla, sadece zamanla söyleyecek sözünüz olup olmadığını öğreneceğiz.

Colin
Men At Work – Overkill

Düşününce, Haberler, Okuyunca kategorisine gönderildi | , , , , , ile etiketlendi | Yorum yapın

Eğer insanlık şimdi yok olsaydı

Dünya isimli gezegende bir zamanlar İnsanoğlu adı verilen bir canlı yaşardı...

Dünya isimli gezegende bir zamanlar İnsanoğlu adı verilen bir canlı yaşardı…

Senaryo yazarlarının, öykü yazarlarının sıklıkla başvurduğu bir kalıptır: “Eğer …. olsaydı”. Bir felaket senaryosu bu kez insanoğlu için çevresel faktörler açısından ele alınıyor. Will Smith’in New York sokaklarında tek başına kaldığı I Am Legend filmindeki gibi, ancak bu kez hiç kimse hayatta kalmamış… “Eğer insanlık bir anda yok olsaydı. Hemen! Şimdi!”

Yukarıdaki tabloyu hazırlayanlar insanoğlunun yok olması için temennide bulunuyorlar diyemeyiz, ne var ki yaşadığı çevreye insanoğlu tarafından verilen zararı göstermesi açısından oldukça önemli bilgiler içeriyor…

“Ateş olsan cürmün kadar yer yakarsın” demiş atalarımız. Bütün insanlığın cürmü de, işte arkasında en fazla iki milyon yıllık bir iz bırakacak kadar… Güneşin yaşının yaklaşık dört milyar, evrenin yaşının da yaklaşık on beş milyar yıl olduğunu düşünecek olursak, yani evrensel ölçekte göz açıp kapayıncaya kadar geçecek kısa bir süre bu.

Bir senaryo yazarı olarak bu noktada “eğer … olsaydı” kalıbından yola çıkarak başka bir fikir aklıma takılıyor:

Ya, -sözgelimi üç milyon yıl önce- yeryüzünde kendisine bilmediğimiz bir isim vermiş olan bir canlı türü yaşadıysa? Ya da insanoğlunun ömrü üç milyon yıllık çevrimlerden oluşuyorsa? Atlantis, Zülkarneyn, Nuh, Hızır… farklı çevrimlerin tarihlerinden arta kalan bilgiler olabilir mi? Doğada çözülüp gitmiş eski çevrimlerden kalıntılar, bizim için örneğin; fosil yakıtlarsa? Sadece aynı zamanları paylaştığımız ekosferi; bitki ve hayvan varlığını görmezden gelmiyoruz, belki de?

Belki de bu sofra, sadece bizim için kurulmamıştır?

2 Haziran 2005 tarihli Discover dergisinde yayınlanmış, Alan Weisman imzalı Earth without humans başlıklı yazıdan faydalanılmıştır.
Düşününce kategorisine gönderildi | , , , , , , ile etiketlendi | Yorum yapın

Coğrafi Keşiflerin Doğuşu

Sonun Başlangıcı:
Pireneleri aşan müslümanlar 732 tarihinde Paris’in yaklaşık üç yüz kilometre güneyinde Poitiers’de, Belâtü’ş-Şühedâ savaşında duraklayana kadar ilerlemişlerdi. Avrupa’nın içine bu denli yaklaşan müslümanlar, Avrupalı toplumların yapısında, devlette, askeri anlayışta zoraki değişikliklere sebep olmuş, her fırsatta doğuya haçlı seferleri düzenlenmesinin altında yatan şovalye ruhunu ateşlemişti. Bugün, Avrupalı güçlerin müslümanları yavaş yavaş İber yarımadasından Afrika’ya doğru geri püskürtmelerinin ardında erken dönem modern devlet yapısının oluşma süreci olduğu bile düşünülmektedir.

Onbeşinci yüzyılın ilk çeyreğinde Reconquista’nın neredeyse sonuna gelinmişti. Aynı dönemde Akdeniz’in doğusunda henüz Konstantinopolis’i fethetmemiş olsa da Osmanlı Devleti, batısında ise kuvvetli Hıristiyan imparatorluklar ortaya çıkmıştı. Kuzey Afrika ve Endülüs’te ise müslümanlar arasında siyasi karışıklıklar vardı. Bütün enerji iç çekişmelere harcanıyordu. Ateşli silahların henüz yaygınlaştığı bu dönemde Kuzey Batı Afrika’nın müslüman halkları hazırlıksız yakalanmışlardı. Aynı dönem Avrupa nüfüsunda büyük artışların yaşandığı bir döneme denk gelmekteydi. Savaş her zaman olduğu gibi o dönemde de pahalı bir işti. Savaşı finanse edebilecek kadar organize ve disiplinli bir devlet yapısının oluşması belirleyici bir rol oynayacaktı.

Ondördüncü yüzyıldaki veba salgınından kurtulduktan sonra Portekiz sarayında eldeki ateşli silah ve gemi teknolojilerinin nasıl kullanılacağı tartışılmıştı. Kuzey Afrika’daki Sebte limanının ticari imkanları iştah kabarttığı için 1415 yılında kenti müslümanların elinden aldılar. Bu sayede Akdeniz ve Atlantik arasındaki geçiş noktalarına hakimiyet sağlayan Portekiz Krallığı büyük bir avantaj yakalamış oldu.

Fernão Vaz Dourado'nun 1571 tarihli haritası

Fernão Vaz Dourado’nun 1571 tarihli haritası

Portekizliler Batı Afrika’dan gelen köle ve altın limanlarına artık daha yakındılar. Bu durum, 1430 yılında karavel adı verilen uzun menzilli ve daha büyük kargo kapasiteli gemilerin geliştirilmesi sonucunu verdi. 1419’dan sonra Atlantik’teki Kanarya Adaları keşfedilmiş ve iskana açılmıştı. 1434 yılına gelindiğinde Portekizliler, Bojador Burnu’nun güneyindeki gizemli sulara açılacak cesaret, bulmuşlardı. Doğu’da Henüz İstanbul’un Osmanlılar tarafından fethedilmediğine dikkat çekelim…

Portekizli ve İspanyol denizciler bu tarihten sonra yaklaşık kırk yıl süresince Afrika kıyılarından güneye ilerleme konusunda bir duraklama yaşadılar. Fas’taki üç ana müslüman aşiret bu yöndeki ticareti ve askeri üstünlüğü İber Yarımadası’ndan gelen rakiplerine kaptırdılar. O dönemde birbirleriyle, ileriki tarihlerde de Osmanlı ile Akdeniz yönünde güç mücadelesine girmeyi tercih ettiler. Okyanus ve bilinmeyen engin denizler ile Portekizliler arasında bir engel yoktu.

Portekizliler geleceği görerek “Hindistan’a giden bir deniz yolu bulmamız lazım” demiyorlardı. Hindistan ve Çin’e; İpek Yolu ve Kızıldeniz üzerinden ulaşmak dışındaki seçenekler efsane ve hayallerden ibaretti. En can alıcı noktalar şunlar:

A- Her şey tedricen oldu.
B- Motivasyonlar ve imkanlar birlikte doğdu. Yani Askeri, Ticari, Dini motivasyonların oluşması ile açık denizlerde yol alabilen gemilerin inşa edilmeye başlaması, yıldızlara bakarak yön tayini birbiriyle ilgisiz değildi.

Portekizli denizciler Afrika’nın batı kıyısında adım adım ileri karakollar ve ticaret limanları kurdular. Bunlar gelecekte “koloni” halini alacak yerleşimlerin ilk habercileriydi. Nihayet Fırtınalar Burnu (Cabo das Tormentas) 1488 yılında Bartolomeu Dias tarafından aşıldı ve devamı büyük bir hızla geldi. Coğrafi Keşifler – Sömürgecilik ve takibeden yüzyıllar boyunca bu ikisinden bağımsız düşünülemeyecek bilimsel teknolojik devrim, Sanayi Devrimi… Kısacası dünyanın bugünkü yüzünü şekillendiren, iki dünya savaşı da dahil olmak üzere, büyük olayların büyük değişimlerin başlangıcı Kuzey Batı Afrika’da başlamıştı.Bugünün dünyasını daha iyi anlamak için böylesi büyük değişimler doğuran hareketleri çok iyi okumak, analiz etmek gerektiği açık.

Kendinizi onbeşinci yüzyıla ve ilgili mekanlara gönderebilseydiniz, nasıl gözlemler yapıyor olacaktınız? İnsanlar ne düşünüyorlardı? Olayları nasıl okuyorlar, eylemlerinin sonuçlarını ne derece kestirebiliyorlardı? Geri dönüp baktığınızda bugünün dünyasını nasıl görürdünüz? Hangi olaylar, hangi büyük değişimlere gebe olabilecek gibi görünmektedir? Burası romantizmin başladığı yer olabilir. Hamasi ve romantik hayallere kapıldıysanız yazının ilk satırına geri dönünüz.

Andrew Hess’in Küre Yayınları’ndan çıkmış Unutulmuş Sınırlar isimli nefis kitabında konuyla ilgili doyurucu bilgiler mevcut. Tercüme: Özgür Kolçak.

Düşününce, Okuyunca kategorisine gönderildi | , , , , , ile etiketlendi | Yorum yapın

Hitchcock’un meslek sırları

Alfred Hitchcock

Alfred Hitchcock

Gerilim türünün en başarılı yönetmenlerinden Alfred Hitchcock‘un sıklıkla başvurduğu ve bir imza haline gelen bazı sinemasal durumlar, wikipedia‘nın yardımıyla:

* Sarışın faktörü
* Çocuğunun hayatını domine eden anne faktörü (Psycho)
* Suçlanan masum bir adam
* Gerilimi artırmak için kısıtlı aksiyon alanı (Lifeboat, Rear Window, Rope)
* Taraf değiştiren ya da güvenilmez karakterler
* Seyirci, hayatı tehdit altındaki karakteri izleyip eğlenirken şüpheli durumlar üstüne kurulmuş gerilim. (Vertigo, Foreign Correspondent filmindeki değirmen sahnesi)
* Ortalama insanların garip ya da tehlikeli durumlara itilmeleri. (North by Northwest, The Man Who Knew Too Much)
* Sakar veya beceriksiz otorite figürleri, özellikle polis memurları.
* Yaklaşan ölüm için sembolize karanlık kullanımı  (karanlık giysiler, gölgeler, duman vb.)
* Ünlü, sembolleşmiş mekanların güçlü bir görsellikle kullanımı (Özgürlük Heykeli, Rushmore Dağı, Forth Rail Köprüsü, Golden Gate Köprüsü, Albert Hall, British Museum, Picadilly Meydanı vs.)
* Yanlış, karışmış hatalı kimlik. (North by Northwest, The Wrong Man)
* Yaklaşan tehlike veya endişeyi temsil eden merdiven kullanımı.
* Önemsiz ve film boyunca açıklanmayacak yanıltıcı bir nesne ya da entrika unsuru. (North by Northwest‘teki mikrofilm)
* Açıkça sunmak yerine gizemli olsun diye suça atıfta bulunma.(Dial M for Murder)

İzleyince kategorisine gönderildi | , , , , , , ile etiketlendi | Yorum yapın