Kadınlar: 2 Erkekler: 0

İnsanlığın o en eski zamanlarında, mesela bir kamp ateşinin etrafında toplanan meraklılara kim bilir ne öyküler anlatıldı. Hayal gücü tıpkı mide gibi… Boş kalmayı pek sevmiyor. Mesela o dönemlerde kuzey yarıkürede yaşayan eski insanlar, geceleri gökyüzünde parlak yedi nokta gördü, hayal gücüyle o noktaları nasıl birleştirdi nasıl olduysa ışıklı noktalar değil de bir ayı gördü. Bana sorsalar buna cezve derdim. Mesela bu noktalar bir yengece benziyor mu sizce? Ya da bu bir koç gibi mi görünüyor? Üstelik sadece bu kadar benzetmekle yetinmedi insanlar. Gökyüzündeki bu takımyıldızların doğum tarihimize göre karakterlerimizi hatta kaderimizi etkilediğine inandılar. Belki de bu sadece yaşadığımız evrenle aramızda bir bağ olduğunu hissetmemizle ilgiliydi. Kendimizi bir yabancı gibi hissetmeyi sevmiyorduk belki de. Her ne kadar bugün her yerde bulabileceğiniz zırva astrolojik yorumlar çok bir anlam ifade etmiyorsa da evrenin derinliklerine bakıp da kendimizi görme isteği, çok basit bir şey olmasa gerek. Bu isteğin altında yatan neydi?

Yazının olmadığı dönemlerde kim bilir ne hikayeler anlatıldı. Bir hikayeyi bir şekilde kaydetmek bir tür devrim olmalıydı. Belki yaşlılar itiraz ettiler o işe. Çünkü kaydedince her anlatılışında farklı dinleyicilerle elde edilecek o farklı tecrübe kaybolacak yerine daha mekanik belki de daha ruhsuz bir şey elde kalacaktı. Bugün mesela çok sevdiğiniz bir müzik grubunun konserine gittiğinizde hissettiklerinizle aynı konserin video kaydını izlemek arasında nasıl bir fark varsa belki öykülerin yazıya dökülmesi de böyle bir tür değer kaybı anlamına geliyordu. Öykülerin kolektif deneyim tarafı kayboluyordu. 

Toprak altından bugüne dek çıkanlar içinde yani bilebildiğimiz kadarıyla kayda geçirilmiş en eski öykü Gılgamış Destanı. Kil tabletlere çivi yazısıyla kaydedilmişti Gılgamış Destanı. Gılgamış adında yarı tanrı yarı insan bir kahramanın dostluk ve ölümsüzlük arayışı üzerine bir öykü. İçinde başka pek çok küçük öykü de var. Tahmin edebileceğiniz gibi bir kahramanın, yaşadığı sıradan ve rutin köyünden çıkıp o öyküye has “ejderhayı” öldürme hikayesi. Ama ölümsüzlük arayışı sonuçsuz kalıyor Gılgamış’ın. Yani kahramanımız öyküdeki her ejderhayı öldüremiyor. Bir trajedi yani. İnsanın trajedisi. İnsanlık hala ölümsüzlük arayışında. Şimdilerde bir insanın bilincini tamamen dijital bir ortama aktarıp ölümsüzlüğe nihayet kavuşabileceğine inanan çok insan var. Elektrikler kesilene ya da pil tükenene kadar!

Dünyanın bilinen ilk yazarı ise hemen hemen Gılgamış Destanı’nın kayda geçirildiği -belki biraz daha eski- tarihlerde yaşamış olan bir kadın. Enheduanna. Akkad kralı Sargon’un kızı olduğu söyleniyor ama bu biyolojik bir bağ mı yoksa onursal bir paye mi tam bilemiyoruz. Şiirler, dualar ve biraz da devlet işleriyle ilgili şiir formunda şeyler yazmış Enheduanna.

Yine bugünkü bulgulara göre tarihsel olarak, Hint metinlerini görüyoruz. Mezopotamya’daki antik öykülerde, tarih ile anlatı iç içe girmiş durumda. Mesela bir kralın hayat öyküsünü mü okuyoruz yoksa bir söylenceyi mi, anlamak güç. İç içe. Hindistan kökenli Vedalar da şiirle, dinsel metinlerle anlatının bir karışımı şeklinde. Yazılı anlatı örnekleri olarak daha sonraları karşımıza Homeros ve Hesiodos çıkıyor. Yani Antik Yunan. Antik Yunan’ı özel kılan şey, batı düşüncesinin analiz ve yöntem açısından temellerini atıyor oluşu -ya da en azından bugün öyle inanılıyor-. Örneğin Mezopotamya’da her şey tek bir anlatı içinde iç içeyken Antik Yunan’da felsefe ayrı, tarih metinleri ayrı, şiir ayrı ve tiyatro ayrı. Tabii unutmamak gerek, Gılgamış ile Homeros arasında neredeyse bin beş yüz yıl zaman farkı var. Buna rağmen Gılgamış ile Homeros’un meşhur Odysseus’u arasında şaşırtıcı benzerlikler mevcut.

Antik Yunan ile başlayan bu anlatı çağı, diğer sanatlarla birlikte klasik dönem olarak adlandırılıyor. Antik Yunan’ın ardından Roma İmparatorluğu ile birlikte bir süre daha devam eden klasik dönem, Roma’nın tarih sahnesinden silinişi ile son buluyor. Tabii bugün “klasik” terimini bu bahsettiğim dönemdeki eserlerle ortak özelliklere sahip çok daha yeni eserler için de kullanıyoruz. Aslında klasik anlatı derken daha çok tarihsel bir şeyden bahsediyormuş gibi olduk ama işin aslı öyle değil. Klasik anlatıyı aslında basit bir çerçeve içine alabiliriz, şöyle;

Klasik anlatıda; 

  1. Nedensellik yasalarına uygunluk
  2. Kapalı son
  3. Doğrusal, yani hep ileri doğru akan bir zaman
  4. Tek kahraman
  5. Dış çatışma
  6. Öykünün gerçekliği ile karakterlerin ilişkisinde tutarlılık
  7. Etken kahraman

    vardır.

Anlatıya bu şekilde bakarsak klasik anlatı dediğimiz şeyin tarihsel bir süreçten ziyade, bugün de var olduğunu, hatta zamandan bağımsız olduğunu bile söyleyebiliriz. Ayrıca yine bu şekilde düşünerek bu işin batısının, doğusunun da olmadığını söyleyebiliriz. Yani klasik anlatıyı tanımlayan bu çerçeveye baktığımızda dünyadaki bütün kültürlere ait anlatıları kapsadığını, bütün mitolojilerle ve dinlerle de “bu bağlamda” barışık olduğunu iddia edebiliriz. Nitekim Gılgamış ya da Kitab-ı Mukaddes’te ve Kur’an’da da geçen öykülerin çoğu klasik öyküdür.

Roma İmparatorluğu’ndan sonra ne oldu? İnsanlar öykü anlatmaktan vaz mı geçtiler? Elbette hayır, hiç öyle şey olur mu? İnsanlar yaşamaktan vaz geçmemişse öykü anlatmaktan ve dinlemekten de vazgeçmezler, telaşa gerek yok. Roma İmparatorluğu’ndan sonra Batı anlatı geleneğinin hristiyanlıkla birlikte ilerlediğini görüyoruz. Milattan sonra 1000 ile 1400 yılları arasında da İslam Dünyası’nda, anlatı geleneğinde bir yükseliş görüyoruz. Bu dönemin belli başlı şair ve yazarları şunlar;

Firdevsi (940-1020)
Ibn Tufeyl (1105-1185)
Attar (1145-1220)
Arabi (1165-1240)
Rumi (1207-1273)
Yunus Emre (1238-1321)
Şirazi (1315-1390)

Derken yazılı anlatı kültüründe zenginlik belki Endülüs’ün de etkisiyle tekrar Batı dünyasına geçiyor. 

Pek çokları için tarihteki ilk roman Cervantes’in Don Quijote’u ya da Daniel Defoe’nun  Robinson Crusoe’su olsa da, bu iki romandan neredeyse 7 yüzyıl önce, Murasaki Shikibu tarafından yazılan Genji’nin Hikayesi isimli 1300 sayfalık destansı eser bilinen ilk romandır. Bu arada bilinen bu ilk romanı yazan Murasaki Shikibu (MS 978 – MS 1014) tıpkı Akkad kralı Büyük Sargon’un kızı Enheduanna gibi bir kadındı. Kadınların anlatı sanatına yaptıkları devrim niteliğindeki bu katkıları vurgulamamak yanlış olur. 

Anlatı sanatında bayrak Don Quijote ile -tabii matbaanın icadının katkısıyla- hem nicelik hem de nitelik bağlamında batı dünyasına geçti diyebiliriz. Rönesans adı verilen dönem (yaklaşık 1300 – 1600) Batı dünyasında 1500’lü yıllardan sonra, her alanda olduğu gibi kültür ve sanat alanında da hristiyanlığın alanı daraldı. Hristiyanlığın alanı daralırken, pagan Yunan ve Roma kültürlerinin alanı genişledi, Batı’da yazarlar, entelektüeller antik Yunan ve Roma’yı artık tanımlayıcı bir değerler bütünü olarak görmeye başladı. Rönesans sanatlarında paganlık ve hristiyanlık iç içedir. Örneğin meleklerin beyaz kanatları bu iç içeliği en iyi gösteren örneklerden bir tanesi.

Hristiyanlık, paganizm ya da genel olarak büyük büyük Batı vesaire gibi kelimeleri, kavramları kullanmaya başlarsak işler basitleşmekten ziyade çetrefilli bir hal alıyor. Bu yüzden biz alanımızdan çok çıkmadan şöyle ifade edelim; Anlatı sanatının etik ile birlikteliği sona ermedi ama hristiyan etiği ile arasındaki bağ zayıfladı. Çünkü uzunca bir süredir etik deyince, Thomas Aquinas’ın başı çektiği hristiyan etikçileri ve öğretileri akla geliyordu. Rönesans’ın sonlarına doğru Kopernik’in bilimsel devrimi sonucunda dünyanın evrenin merkezinde olmadığı kabul edildi, öte yanda uzun ve kanlı mücadeleler sonucunda protestanlık doğdu. Vatikan ve meşhur engizisyon; kralları ve halkı bezdirmişti. Bütün bunlar olurken anlatı sanatı da daha hristiyan etiğinden bağımsız, daha dünyevi konulara da eğilmeye başladı. Shakespeare böyle bir dünyada doğdu ve eserlerini yazdı.

Rasyonel devrim gerçekleşmişti. Aydınlanma Çağı adı verilen dönem bilginin ve sanatın kaynağını ilahi olmaktan çıkması demekti. Aydınlanma Çağı aydınına göre insan yeryüzünde yalnızdı, sahibi -yani insandan yüce bir otorite- yoktu. Tanrısal otorite; devlet yönetiminden ve bilgiye ait evrenden uzaklaştırıldı. Bu durum sanatı da derinden etkiledi tabii. Dönemin avrupalı sanatçıları tarihsel bağlamda hristiyanlığı aradan çıkararak -yani bir tür by-pass ameliyatıyla- Antik Yunan’a yöneldi. Ünlü ingiliz şair Byron o zamanlar Osmanlı toprağı olan Yunanistan’ı karış karış gezdi. Çünkü O “muhteşem medeniyetin” yaşadığı toprakları dünya gözüyle görmek en büyük tutkusuydu. İşte rönesansla başlayıp da yaklaşık olarak 1850’ye kadar uzanan bu döneme, bu sanat dönemine, yeni-klasik anlamında Neo-Klasik dönem adı verilir. Sadece anlatı sanatı değil, resim, heykel, müzik, bütün Avrupa sanatı bir şekilde Helen ve Roma sanatı ile bağlantı kurdu bu dönemde.

Mimesis, Avrupalı sanatçı tarafından yeniden keşfedildi. Müzikte, resimde, sanatta bir mükemmellik, kusursuzluk tutkusu aldı başını gitti. Fakat bu mükemmeli yaratabilme arzusu da uzun süre hayatta kalamadı.  Örneğin Mozart’ın meşhur Figaro’nun Düğünü adlı operası son derece dünyevi bir konuyu anlatır. İçinde tanrıların ya da soyluların olmadığı, büyük büyük lafların konuşulmadığı, onun yerine gündelik hayatın, küçük ama ince duyguların yer aldığı bir öyküsü vardır.(1:38:04) Amadeus tanrılar vs Figaro’nun düğünü) 

Ondokuzuncu yüzyıl ise klasik ya da neo-klasik için peşi sıra gelen yenilgilerle doludur. Fotoğraf diye bir şey çıktı, doğayı, belki bir kadını, kusursuz ve mükemmel resmedebilen bir ressamdan daha kusursuz tasvir edebiliyordu. Doğayı mümkün olan en kusursuz haliyle kopyalamak anlamına gelen mimesis masaya yatırılmaya başlandı. Sanatçılar müzikte, edebiyatta, tiyatroda, resimde; klasik sanat prensipleri yüzünden, üstlendikleri “kopyacı” rolüne burun kıvırmaya başladılar. İşte modern sanat bu şekilde doğdu.

Modern sanatla birlikte işler sarpa sardı. Çok sayıda akım, çok sayıda görüş, bitmek bilmeyen tartışmalar çıktı. Sonraları konuya Marksizm dahil oldu. Marksist sanat dahil, modern sanat akımlarının hangi savunucusunu dinleseniz, Nasreddin Hoca misali “sen de haklısın” diyorsunuz.

İsterseniz bir sonraki videoda modern sanata ve mimesis kavramına biraz daha eğilelim. Yazarlık sanatı ve öykülerin sanattaki bu değişimlerden nasıl etkilendiğini tartışalım.

Bu yazı Senaryo Yazarlığı kategorisine gönderilmiş. Kalıcı bağlantıyı yer imlerinize ekleyin.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.