O Sahnede Neler Oluyor?

Bir oyun sırasında, bir tiyatro sahnesinde konuşan bağıran çağıran insanların birer aktör olduğunu biliriz. Dekor vesaire, tiyatrodaki hiçbir şeyin gerçek olmadığını da biliriz. Yani izlediğimiz bir oyunda aktörlerden biri çıkıp diğer bir aktörü silahıyla vursa, ne vuran gerçek bir katildir ne de vurulan gerçekten ölmüştür. Buraya kadar bir karışıklık yok. Peki sahnedeki iki aktör öpüşürse ne olur? Bir öpücük ne kadar sahte olabilir? 

Ya da şöyle düşünelim; bir tiyatro sahnesinde sahnelenmekte olan oyun, bir yazar tarafından belli bir takım duyguları belki bazen düşünceleri ortaya çıkarabilmek için yazılmıştır. Romeo ve Juliet oyununu izliyorsanız sahnede aşk üzerine bazı duygular oluşur, oyuncular sahnede bir şeyler yaşar, seyirciler de buna şahit olur. Hayatında hiç aşık olmamış bir seyirci bile, o akşam Romeo ve Juliet’i izledikten sonra, eve giderken “aşk” üzerine duygular taşır. 

Bununla birlikte bir tiyatro oyununu iki kez izleyen bir seyirci çok azdır. “Ben o oyunu izlemiştim”, ya da “ben o filmi seyretmiştim” deyip ikinci kez izlemeye çoğunlukla direniriz. Peki bir oyunu belki bin defa sahneye koyan oyuncuların durumu ne? Her sahnelenişinde oyunu ilk kez izleyen bir seyircinin heyecanını paylaşabilir mi oyuncular? 

Böyle bir şeyi ölçmek mümkün değil tabi teorik olarak düşünüyoruz; mesela, bir oyun sahnelenip bittikten sonra; seyircilerden biri, ne oyuncuların ne de yazarın aklının ucundan bile geçmemiş bir duygu ya da düşünce edinebilir mi? Olur mu olur.

İyi ama orası bir sahne. Orada her şey yapay. Yani sahnede bir koltuk görürseniz eğer, o koltuk, dünyadaki diğer bütün koltuklardan farklı bir amaç taşır. Oturan kişi yorulduğu için oturmaz ona. Bir yazar bir oyuncunun oturmasını istediği için oturur. Koltuk bu durumun ayırdında değildir -muhtemelen- tabii… Tıpkı yükünü çektiği şeyin kupkuru ya da kocaman oluşunun ayırdında olamayacağı gibi… Her neyse… Bilet alıp oyunu izleyenler baştan sona bir kurmaca bir şeye baktığını biliyor olsa da “mış gibi” kabul eder ve olaylar gelişir. 

İşin sırrı bu “mış gibi” kısmında, yani marifet aslında seyircide. Mış gibi yani o aşk gerçek bir aşkmış gibi. Koltuk da gerçek bir koltukmuş gibi. Yazarlar ve oyuncular, sahnelenen o oyunu izlerken seyircinin kendini kaptıracağı varsayımıyla çalışırlar. Sahnede gördüğümüz beden Ahmet’in, Serkan’ın ya da Hüsnü’nün bedenidir ama biz bakarken Hüsnü’yü görmeyiz.  

Bu konuşan Markus Antonyus mu yani şimdi? Yoo bizim Marlon bu konuşan. Marlon Brando’nun bedeni, Hakan Vanlı’nın sesi, William Shakespeare’in yazdıkları. Gerçek Markus Antonyus’un konuyla belki hiç ilgisi yok.

Bakın durum şu: Sahnede ya da beyazperdede bir karakter, başına gelen travmatik olayları yenmeye çalıştıkça ahlaki olarak olgunlaşır, hem kendisi hem de bütün evren hakkındaki bilinç düzeyi yükselir, daha üst düzey bir hale gelir. İşte böyle bir durumda seyirci gördüğü çabaya kendisini kaptırır.

Sahnede acılar ve sevinçler yaşanırken, maddi manevi fırtınalar koparken, son derece güvenli bir ortamda, başına bir felaket gelme ihtimali sıfıra yakın seyirciler, karakterlerin duygu ve düşünceleriyle empati kurarak yaşadıkları maceraya katılır, kazanımlarına ortak olur. Seyirci olarak ne kadar güçlü bir empati kurmuşsak, edindiğimiz kazanım da o denli güçlü olur. Gözlerimizle gördüğümüz o sahte şeyin, bir yerlerde yaşandığını ya da yaşanacağını hayal ederiz. Böylece sahtelik, sahte olmaktan çıkar, yazarın kelimeleri gerçeğin temsilcisi olur.

Bu durumu ilk fark eden felsefenin kurucu babalarından Platon olmuştu. Çünkü Platon’un yaşadığı dönemde tiyatro vardı. Sahne vardı. Aktörler ve tabii ki yazarlar vardı. Aristo da hocası Platon gibi, seyirci ile sahne arasındaki ilişkiyi çözmeye çalıştı ve konuya hocasından daha olumlu yaklaştı. Çünkü Platon yaşadığımız evrenin, gerçeğin bir gölgesi olduğuna inanıyor bu sebeple sanatın da, bu gölgenin gölgesi olarak, bizi gerçekten bir adım daha uzaklaştırmaktan başka bir işe yaramadığını söylüyordu.

İki düşünür de; temsile dayanan her sanatın, gerçeğin, bir kopyası olduğunu düşünüyordu ve bu durumu mimesis diye bir kavramla tanımlıyorlardı. Mimesis; türkçeye en yakın tercümesi “taklit”. Yani “mış gibi” yapmak. 

Eğer sahnedeki bir karakter, öykünün sonunda iyi bir insan haline geliyorsa, seyircinin de -oturduğu yerde- bu iyiye doğru gidişten bir pay edinmesi, antik çağ yazarlarına çok cazip gelmişti. Bugün de, hala bir çok insana cazip geliyor. Filmler, öyküler, hatta bütün sanat eserleri, bu bakış açısıyla bir indoktrinasyon silahı. Yani sanat yoluyla insanların nasıl düşünmesi nasıl hissetmesi gerektiğini onlara öğretebiliyor musunuz? Sanatın bu mantıkla, adeta bir copa dönüşme konusunu şimdilik bir kenara bırakalım. Ancak şu kadarını söyleyebiliriz; bir sanatçı herhangi bir şeyi kabul ettirmeye çalışmasa bile, o eseri yaratırken, olduğu gibi olabilirse, sadece kendisi gibi olabilirse, o sanat eseri, sanatçısının evreni gördüğü gibi seyircisine gösterir. Maviyi çok seven bir yönetmen, filmini mavinin değişik tonlarıyla donatabilir. 

Sanatın bu mesaj taşıma gücünün ideolojilerle tanışmasından önce, yazarların, sanatçıların tek bir bakış açısı vardı. Etik. Yaşadıkları dönem ve toplumun etiği. Yani bağlı bulundukları ahlak sistemi ne söylüyorsa o. Mesela iyilik, güzellik ve erdem etiğin kavramlarıdır. Öyküler; karakterlerde ve doğal olarak seyircide, ahlaki bir değişim hedefler. Yazara göre, doğru ve ahlaki olan neyse bize gösterir. Karakter iyi ve doğrudan yana tercih yaparak, bir gün biz seyirciler de benzeri bir tercih yapmak zorunda kalırsak, iyi ve doğrudan yana tercih yapma şansımız, bu sayede -umulur ki- yükselir.

Tabii yanlış anlaşılmasın, öykülerin bu mantıkla birer söyleve dönüşmesi gerekmiyor. Çok bilmiş bir yazarın karşımıza çıkıp, bize nutuk çekerek bunları yapmasına gerek yok. Bazen bir öykünün taşıdığı ahlaki mesaja ait bir tek kelime bile, o öykünün metni içinde geçmez. Öykülerin böyle bir zorlamaya ihtiyacı yoktur çünkü. Olaylar ve karakterler, yazar tarafından öyle düzenlenmiştir ki ilave bir kelime daha söylemek bütün büyüyü bozabilir. İnce bir denge. 

Modern insanın egosu, garip bir şekilde öğüt işitmek istemiyor, işitirse de hemen reddediyor. Ama ironiye bakın ki modern çağlarda olduğu kadar insanların kitlesel olarak manipüle edildiği bir başka zaman dilimi de yok. Eski çağlarda dünyanın her yerinde yazılan söylenen öyküler modern okuyucu için bu yüzden fazlasıyla didaktik. Klasik çağlarda öyküyü anlatan kişi, öykünün sonuna illa ki bir de “kıssadan hisse” ilave ederdi. Klasik yazar; mesajın dinleyiciyi-okuyucuyu ıskalama ihtimalini bir risk olarak görüyor ve bunu göze alamıyor olsa gerek.

Öykülerin bir söyleve dönüşmeden etik bir görev üstlenmesi mümkün olduğuna göre, acaba bunun tersi de mümkün olabilir mi? Yani bir öykü okuyucusunu, bir film seyircisini kötülüğe ikna edebilir mi?

Klasik görüşe göre sahnede, ekranda iyiye, doğruya ve güzele doğru bir gidiş varsa seyirci de bu yönde bir pay alır. Kötüye gidiş varsa da aynı şekilde. Kendi halinde bir kimya öğretmeniyken kanser olduğunu öğrenen, ek gelir olsun diye çalıştığı işyerinin patronu, hikayenin belki de en Bogdan karakteri, kapkalın kaşları olan adama kızıp yavaş yavaş kendisine milyon dolarlık bir uyuşturucu krallığı kuran bir adamın hikayesini duymuş muydunuz? Bir insanın adım adım, kötünün kötüsü olmasını izlerken neler hissettik? Walter White’ın, düpedüz kötülük tarafına verdiği her tavizde; seyirci olarak biz nasıl bir dönüşüm geçirdik? Walter White’ın başarılı olmasını, polisten, hukuktan kaçmasını istedik mi istemedik mi? Fıçılara sığmayan dolarlarla, ailesine mutlu bir gelecek sağlamasını istedik mi istemedik mi? 

Tony Montana ya da Michael Corleone, içinde yaşadıkları öykünün gerçekliğinde, başarılı olurlarsa, bizim yaşadığımız dünyanın en kötü insanlarına dönüşeceklerdi. Biz onların öykülerini izlerken başarılı olmalarını istedik mi istemedik mi?

Modern çağlarda yazılmış modern öykülerde, ahlaki olarak olgunlaşan, aşama aşama iyiye ve doğruya doğru giden karakterlerden çok kötüye ve karanlığa giden karakterlerin seyirci tarafından sevilmesi bize ne anlatıyor? Kötüyü göre göre, kötülük üzerine adeta mikroskopla bu denli odaklanarak, “ibret” alıp daha iyi insanlar mı oluyoruz? 

Yoksa… 

Öylesine bir öykü yoktur. Öyküler sadece eğlendirmez. Hayat ile öykü arasındaki mimetik sınır, o kadar incedir ki; bu sınır kötülük için de, iyilik için de son derece geçişkendir.

Bu yazı Senaryo Yazarlığı kategorisine gönderilmiş ve , , , , , , , , , , , , , ile etiketlenmiş. Kalıcı bağlantıyı yer imlerinize ekleyin.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.