Çare Yazmak

Bizi biz yapan nedir?

‟Biz” dediğimizde gerçekten ne kastediyoruz? Hangi sosyal, ırksal, coğrafi, politik ya da herhangi başka hangi gruba mensubiyetimizi ima ediyoruz? ‟Biz” herhangi bir dilde en çok kullanılan kelimelerden biri. Her birimiz vatandaşlar, müşteriler, taraftarlar, aile üyeleri vs. olarak bir grup insanla mutlaka bir şekilde bağlantılıyız. Ancak sanıyorum ki bugün dahil olduğumuz en büyük ve en önemli mensubiyetlerden biri -belki de birincisi- içinde yaşadığımız zamanla olan bağlantımız sebebiyle dahil olduğumuz… Hepimiz yaşadığımız zamanın birer ürünüyüz. Zamanımız bizi bir heykeltraş gibi yontarak şekillendiriyor. Pekala… Zamanımızı nasıl tanımlayabilir, nasıl anlayabiliriz? Zamanın ruhu denilen şey nedir ki?

Vikipedi’ye göre zamanın ruhu, belli bir zaman diliminde toplumların üyelerini yönlendiren ve yöneten bir takım inançlar ve fikirler topluluğu. Zamanın ruhu aynı zamanda almancasıyla da anılan (Zeitgeist) ilk kez Aydınlanma Çağı filozofları tarafından kullanılan bir kelime. Ki bu filozofların bir çoğu da almandı. Tamam… Bizim yaşadığımız zamanda da toplumlara ait bireyleri yöneten ve yönlendiren inançlar ve fikirler topluluğu olduğunu gözlemleyebiliyor muyuz? Muhtemelen evet. Belki de postmodernizm adı verilen şey yaşadığımız zamanın ruhunu tanımlamamıza yarayacak bir şeydir.

Aynı şekilde Zamanın Ruhu tanımlamasını ilk ortaya atıldığı dönem için de kullanabiliyoruz. Aydınlanma Çağı ismi verilen çağın bir ruhu vardı, evet. Ve yine mesela İngiltere Kraliçesi Victoria’nın tahta kaldığı süreye nisbetle Viktorya Çağı adı verilen zaman diliminin de bir ruhu vardı. Tamam. Bugünün baskın ve belirgin inanç ve fikirleri nelerdir diye düşünsek aklımıza neler gelir? Sanıyorum filozof Alvin Toffler’in ortaya attığı kavram silsilesi zamanımızın en elverişli ve biraz da karamsar bir tasviriydi: Gelecek Şoku. (Future Shock). İşte bu zamanımızın ruhudur.

Çok az zaman çok fazla bilgi

‟Dünyanın değişik köşelerinde bulunmamı sağlayan çalışmalarım sırasında değişik biçimlerini gördüğüm bir olguyu yeni yeni anlamaya başlıyorum. Modern teknoloji rüyada bile göremeyeceğimiz bir debdebeyle değişmekte. Fakat bu teknolojinin kaçınılmaz ve ağır bir bedeli de var. Endişe ve stres çağında yaşıyoruz. Bütün bu debdebeye rağmen kendi teknolojik gücümüzün kurbanları olduk. Bir şok içideyiz. Gelecek şokunun…

Gelecek şoku, çok kısa bir zaman içinde çok fazla değişimin getirdiği bir hastalık. Bu artık hiç bir şeyi kalıcı olmayışının getirdiği bir duygu. Bilgisayarlar şeyleri bir araya getirerek yeni bilgiler üretirken o kadar hızlılar ki bunu sindiremiyoruz.”

Orson Welles

Bu sözler Orson Welles’in sunduğu 1972 tarihli Gelecek Şoku adlı belgeselden… Evlerimizdeki ya da ceplerimizdeki kişisel bilgisayarları boş verin internetin bile olmadığı bir dönemde yazılmıştı yukarıdaki sözler. Kendi zamanımızın ruhunun gerekliliği olarak mozaik bir kültür içinde yaşıyoruz, çok fazla şey biliyoruz ama bilgelik ve içgörüden mahrumuz. Mobil teknolojilerin ortasında kendimizi tanıyabilme ihtimalimiz çok çok zor. Peki ne olacak halimiz?

Çare yazmak. Kurmaca hem de.

Bir hikaye anlatın. Bir kurmaca yazarı düşünür, hisseder ve karakterlerinin yerine yazar/konuşur. Yazma eylemi için gerçek duygunun adı empatidir. Bir yazar bir başkasıymış gibi düşünür ve hisseder. Bu anlamda empati kendimizi anlayabilmek için sahip olduğumuz en iyi yollardan biridir. Empati tecrübe etmek sizi iyi bir insan yapar ve okumak gibi yazmak da empatiyi geliştirir.

Robert Sanchez ve Robert Stolorow’un bir terapi olarak felsefeyi önerdiği gibi Adrian Furnham da Psychology Today dergisindeki bir makalesinde yazmanın bir terapi olabildiğini söylüyor. Yazma terapisi konusunda ayrıca vikipedi makalesine de göz atabilirsiniz. Dünyadaki açlık ve fakirliğin gerçekten ne olduğunu ve ne boyutlarda olduğunu anlamaya ihtiyacımız var. Küresel iklim değişikliğinin gerçekte ne olduğunu anlamaya ihtiyacımız var. Demokrasi, aşk, tarih… Her şey hakkında çok şey biliyoruz ama bu şeyleri gerçekten biliyor muyuz orası şüpheli. Bilgelik? Malesef. Parçalanmış zihinler. Bütün sahip olduğumuz bu.

Neden kurmaca? Anlatı desek daha doğru olur. Anlatının, zeitgeist’ımızın bize getirdiği bütün dertlere çare olabileceğini neden düşünüyoruz ki? Cevap başka bir sorunun arkasında gizli: Anlatı nedir? Bir hikaye nedir? Ufak bir araştırmayla soruya çok fazla cevap olduğunu görebilirsiniz (her zamanki gibi). Robert Fulford’un Anlatının Gücü: Kitle İletişim Çağında Hikaye Anlatıcılığı isimli muhteşem kitabını hararetle tavsiye ediyorum. Aynı zamanda konuyla ilgili olarak Jonathan Gottschall’ın The Storytelling Animal isimli kitabına da göz gezdirmek isteyebilirsiniz. Her iki yazar da gazeteci. Bu demektir ki her iki yazar da işlevsel bir bakış açısına sahipler. Bu parçalanmış zihinlerimiz için iyi bir şey.

Anlatı insanoğlunun ayrılmaz bir parçası. Anlatının olmadığı bir insanlık durumu ve dönemi yok. Anlatı bizi biz yapan şeylerden biri. Anlatıya ve tarihe, ve hatta anlatı tarihine bütünsel bir bakış açısı geliştirmek bir yazar için, empatiye ihtiyacı olan herkes için oldukça gerekli… Kurmaca yazarlığı, insan olma yolculuğumuzdaki en önemli kazanımlardan biri olabilecek güçte…

Düşününce, İzleyince, Okuyunca kategorisine gönderildi | , , , , , , , ile etiketlendi | Yorum yapın

İyi diyalog – Kötü diyalog

Col. Nathan R. Jessup.

Karakterle ilgili seyircinin bilmesi gereken bilgileri seyirciye vermek bazen sizi zor durumda bırakabilir. Karakterlerinizin açıklayıcı konuşmalar yapmak zorunda kalması hiç hoş değildir. Karakterler birbirlerini ilk defa görmüyorlar, seyirci ilk defa görüyor. Yani karakterler birbirleriyle konuşurken birbirlerini yeni tanıyormuş gibi sorular soramazlar, sormamalılar. Şu örneği inceleyin:

Kötü yazılmış diyalog:

– KADIN: Bir hafta içinde şehirden ayrılıyorsun. Bunun işinle ilgili olduğunu bana söyleme lütfen.

İyi yazılmış diyalog:

– KADIN: Bunun işinle ilgili olduğunu bana söyleme lütfen.
– ADAM: Neyin?
– KADIN: Bir hafta içinde şehirden ayrılıyorsun!

İlk durumda kadın durduk yere kendinin de Adam’ın da bildiği bir gerçeği söylüyor. Günlük hayatımızda ilk durumdaki gibi konuşmalar yapmayız. Çünkü genellikle bu tür konuşmaları yaptığımız kişileri tanıyor ve hayatlarında neler olup bittiğini biliyoruzdur. Alttaki diyaloğa baktığınızda neredeyse hiç bir şeyi değiştirmeden, sadece diyaloğun söyleniş sırasını değiştirerek iki karakter arasındaki konuşmanın çok daha doğal bir hale geldiğini görebilirsiniz. Kadın karakter Adam’ın şehirden ayrılması ile ilgili kafasında bir şeyler kurmaktadır besbelli. Bu sebeple ulaştığı sonucu ilk önce söylemeyi tercih eder. Adam da o an muhtemelen başka bir şey düşündüğü için konuyu tam anlayamaz. Ve sorar. Böylece filmin seyircisinin, karakteriyle ilgili öğrenmesi gereken bilginin kadın karakter tarafından verilmesini sağlar. Kadın açıklama yaptığında hem kendisinin ne hakkında konuştuğunu Adam’a (görünürde) açıklamakta, hem de filmin seyircisine (aslında) Adam’ın bir hafta içinde şehirden ayrılacağı bilgisini vermektedir. Ufak bir değişiklikle kötü yazılmış diyalog iyi / makul / iş görür hale dönüşmüş olur.

İki farklı diyalog yazımı, karakterleri içine soktuğu durum açısından da çok farklıdır. İlk durumda karakterler bir yazar tarafından yazılmış olduğu bariz bir durumda, zoraki davranmakta, ikinci durumda ise karakterler adeta yazardan bağımsız kendi başlarına düşünüp hareket etmektedirler.

Düşününce kategorisine gönderildi | , , , , , , ile etiketlendi | Yorum yapın

Yazarlığın Geni Yoktur.

Asıl yolculuk insanın içine doğru yaptığıdır.
Reiner Maria Rilke

Hemen hemen iki yıl önce evde oturmuş bir sinema filmi için senaryo yazıyordum. Huzur dolu bir andı. Arkama yaslandım ve hayatım hakkında düşünmeye başladım. Var olmak için ne yapmıştım? Aile gibi en temel şeylere sahip olabilmek için nasıl bir çaba göstermiştim? Dini ya da ruhsal bir an değildi. Tam anlamıyla mantıksal bağlamda soruyordum bunları. Cevap da son derece mantıksaldı: Hiçbir şey.

Bir bebek gözlerini açar açmaz anne-babasını görür. (Genellikle) Sevgi dolu bir aile… İşin aslı hiç birimiz dünyanın kuruluşunda burada değildik. Demek istediğim gözlerimizi dünyaya açtığımızda dünyayı hazır ve kurulmuş olarak bulduk. İyi ya da kötü… Ve doğar doğmaz dışımızdaki dünyayı olduğu kadar içimizdeki dünyayı da keşfetmeye başladık. Bu aynı zamanda yazar olmaya niyetlenmiş bir kimsenin unutmaması gereken ilk şeydir. Bir yazar her daim öğrenme sürecindedir. Bu süreç asla bitmez. Bütün kurallar, yazarlık kursları, kitaplar, öğretiler, biçimler bu gerçek karşısında sönük kalırlar. Carl Sagan’ın şu sözlerini hatırlamakta fayda var: ‘Dünyanın yüzeyi kozmik okyanusun kıyısıdır. Ne öğrendiysek bu kıyıda öğrendik. Son zamanlarda bu davetkar okyanusun kıyısında belki ayak bileklerimize kadar suya daldık. Ancak okyanus bizi hala davet ediyor.’ İşte bu davet, yazarları yazmaya iten şeydir. Tıpkı astronomlar ya da astrofizikçiler gibi yazarlar olarak bizler de bir çeşit kaşifleriz.

Carl Sagan

Latince uni kelimesi sayı olarak bir anlamına geliyor. Versus ise dönüşmüş demek. Bu iki kelimenin birleşmesinden oluşmuş universus kelimesi ise ‘bir’e dönüşmüş, bütünleşmiş’ gibi bir anlam taşıyor. Batı dillerinde latince universus kelimesinden türemiş önemli bir kelime daha var: Universe. Evren demek… Eğer bir yazar iç dünyasını ve dış dünyayı bir bütün haline getirebiliyorsa ölümsüz kelimeler yaratabilir. Gerçek yazar, kelimelerinin sahibidir onlarla birlikte yaşama yolunu seçmiştir. Bir yazar sadece kendi dışındaki dünyayla, doğayla ya da başka insanları gözlemlemekle ilgilenmez. Tıpkı dışımızdaki dünyayı gözlemlemek için teleskop ya da mikroskop gibi özel aletler geliştirdiğimize göre, kendi iç dünyamızı gözlemlemek içinde özel yöntemler geliştirmeliyiz. İnsanoğlu kendi ruhunu ‘enfüsi bir mikroskobun’ lameline koyabilmelidir.

Maceraların en güzeli, en büyüğü ‘insana dönüşme’ yolculuğudur. Yaşadığımız her saniye nasıl insan olacağımızı öğreniyoruz. Başlangıçta bir çeşit yarı insan olarak -buna çocuk da denebilir- potansiyellerle doğuyoruz. Olgunlaşmamış, henüz yarım ruhlarımızdan bahsediyorum! Biyolojik olarak doğduğumuz andan itibaren insanoğlu ailesinin bir ferdiyiz evet, insan genlerine, insan DNA’sına ve kromozomlarına sahibiz. Bilimsel bir tartışmanın içine dalmak istemem ama aşk, nefret ya da sözgelimi kıskançlık için ayrılmış birer gen yok. Çok sevdiğim bir filmde de geçtiği gibi: İnsan ruhunun geni yoktur. (GATTACA 1997)

Gnothi Seaton’, Delfi’deki Apollon Tapınağı’nın kapısının üstüne kazınmış yunanca bir aforizma. Kendini bil demek. Kendimizi bilmek, antik zamanlardan bugüne kadar her alanda bilgelik edebilmek için anahtar vazifesi görüyor. Neden? Dışımızdaki dünyayı araştırmak için üniversiteler çeşitli kurumlar açıyoruz, bolca da vakit ayırıyoruz. Ama bilmeliyiz ki bu evreni ‘bir bütün olarak’ anlayabilmek için yeterli değil. Evreni içimize doğru da gözlemlemeliyiz. Mevlana, bir insanın kendini bilmeden başka şeyleri öğrenmeye çalışmasını bir kuşun uçmaktan vazgeçip kafesinde otururken kanatlarını yolmasına benzetiyor. İşte bu sebeplerle ‘kendini bilmek’ evreni anlamak için hayati bir öneme sahiptir, aynı zamanda bir yazar olabilmek için de…

İşin aslı kendini bilmek hiç de kolay değildir. İnsanın kendisi hakkında bir durugörü kazanması gerçekten zordur. Eğer bu konuda ilerleyebilmiş bir insan görürseniz o gerçekten de önemli ve büyük bir insandır.

Ivan Karamazov: Akılcı, huzursuz, duygusuz, nihilist, yüksek seviyede entelektüel.
Alyoşa Karamazov: Sevimli, inançlı, iyimser, kahraman.
Dimitri Karamazov: Şehvet düşkünü, duygusal, hırslı, mirasyedi.

Ne görüyorsunuz burada?

Dostoyevski

Bütün zamanların -en azından benim için- en büyük romancısının en büyük ve son romanının ana karakterlerine dair kısa tanımlamalar… Bu üç karakter hiç şüphesiz romanın yazıldığı dönemin ve toplumun bir fotoğrafını veriyor okuyucularına. Ancak gözden kaçırmamak gerekir ki Dostoyevski aynı zamanda kendisi hakkında da yazıyordu. Bu üç önemli karakterin kişisel olarak da Dostoyevski için bir anlamı vardı. Çünkü hiç şüphe yok ki Dostoyevski bütün hayatı boyunca ‘kendini bil’ adındaki korkunç soru/gerçek ile yüzyüze gelmişti. Bu karşılaşma ve çabaları bütün zamanların en iyi romanları olarak meyve verdi. Resme bakın: Dostoyevski Ivan olmaktan ölesiye korkuyordu. Hep Alyoşa olmak istemişti. Ne var ki olabildiği sadece Dimitri idi. Muhteşem değil mi?

İşte, iyi bir yazar olma yolculuğu kendini tanıma yolculuğundan hiç de farklı değildir. Bu bizi aynı zamanda daha iyi bir insan yapmaya da yarar. İşte bu tam olarak kozmik okyanusun bizlere yaptığı çağrıdır.

Düşününce, Okuyunca kategorisine gönderildi | , , , , , , , ile etiketlendi | Yorum yapın

Senaryonuzu Kimseye Okutmayın

Bana da senaryo göndermeyin. Bugüne dek senaryo gönderen hemen herkese dönüş yapmaya çalıştım, fikir vermeye çalıştım. Ancak artık tanıdık-tanımadık hiç kimseden “okunmak ve değerlendirmek üzere” senaryo kabul etmeyeceğimi duyurmak isterim. Bunun pek çok sebebi var, hızlıca sıralayayım:

  • Günlük iş temposu içinde zaten elimde okunmak üzere bekleyen çok sayıda senaryo-kitap-makale oluyor. Okuma programımın dolu olmadığı bir zaman dilimi yok. Bana ulaştırılan kısa-uzun senaryoların hepsini istesem de okumam mümkün değil. Hayat kısa, zaman kısıtlı.
  • Ders verdiğim kurumlardaki arkadaşlarım; derslerimizi verimli geçirmeye çalışmak, senaryolarınızı okutup yorumlatarak elde edeceklerinizden çok daha fazladır. Derslerde bildiğim her şeyi anlatıyorum zaten. Sonrası size kalmış.
  • Telif sorunları: Arkadaşlar; senaryolarınızı kimseye okutmayın. Senaryoların telifi vardır ama fikirlerin yoktur. Yazdığı bir tretmanı, -tabi ki başkalarının yazdığı/çektiği- sekiz,on sezon boyunca bir dizi olarak TV’de izlemiş biri olarak söylüyorum bunu. Sizin bana ve birilerine okutmaya çalıştığınız gibi ben de zamanında  o tretmanı birilerine okutmaya çalışıyordum…
  • Telif sorunları 2: Senaryonuzu okuttuğunuz kişi, örneğin yirmi yıl sonra bir gün sizin kendisine okuttuğunuz senaryodaki bir sahneye benzer bir şey yazabilir. Böyle bir şeyin kötü niyetli olmasına gerek yok. İnsan bilinci çoğu zaman alttan altta çalışmaya ve hatırlamaya devam edebilir. Size iyilik olsun diye senaryonuzu okuyan kişiye yirmi yıl sonra “vay hırsız” demeniz hiç hoş olmaz. Hayatını yazarak geçiren biri çok şey yazar. Yazdığı onca şeyden bir tanesi, okuduğu binlerce senaryodaki bir sahneye, bir mizansene bir fikre benzeyebilir. Çoğu zaman da bilinçsiz olarak… Ben kendi adıma kimsenin fikrini çalmak gibi bir niyete sahip değilim, hiç de olmadım. Bende yeterince iyi fikir var 🙂 Ancak birileriyle benzer şeyler düşünmeyeceğimi de iddia edemem. Anlatabiliyor muyum? Her okuduğum senaryo bu bağlamda benim için kısıtlayıcı ve hafızamda rahatsız edici bir çentik açmak demektir. Normal şartlarda bana senaryo gönderen herkesle yazılı bir anlaşma yapmam gerekir. “İleride doğabilecek herhangi bir benzerlik durumunda hak talep etmeyeceğim” deyip altına imza atanların senaryolarını okumam gerekir demek istiyorum. Ancak malesef bu kapıyı da kapatmak istiyorum.
  • Sinema, senaryo yazarlığı; işinizle ortaya çıkmanızı gerektirir. Hobi olsun diye senaryo yazılmaz. Yani, yazıyorsanız yazın ve profesyonel anlamda değerlendirin. En iyi yorumu yapımcılar, oyuncular yani projenize dahil etmek istediğiniz kişiler zaten yapacaktır. Onların yazdıklarınızı kötü bulmasından utanacağınızı düşünüyorsanız, size tavsiyem başka bir alana yönelin.
  • Senaryonuz kötüyse eleştiremiyorum kardeşim! Heves kırıcı olmak istemiyorum. Kibar ve mesafeli bir ilişki bunu gerektirir. İçimden geçen şey, bana gelen senaryoların yüzde doksanında şu şekilde oluyor: “Berbat” “Ne anlatıyor bu?” “Hiçbir şey anlamadım!” “Al bir Tarkovski bozuntusu daha!” “Kendini dev aynasında görmekten vaz geçip bana neden bir öykü anlatmıyorsun?” Buna rağmen sarfettiğim kelimeler ise şuna benzer şeyler oluyor: “Gayet iyi ama biraz daha çalışmalısın” “Bunu seyirci anlayacak mı sence?” Okuduğum çoğu senaryoya okurken bile konsantre olamıyorum, film olduğunda ortaya ne çıkar Allah bilir!

Özetle söylemek gerekirse, hayatım okumak ve yazmakla geçiyor. Senaryo okumak; kısa olsun uzun olsun emek isteyen bir iş. Senaryo doktorluğu yaptırmak istiyorsanız, bu işi yapıp para kazanan insanlar var, duymuşsunuzdur. Bugüne dek yaptığım senaryo doktorluğu için kimseden para istemedim. Ama bundan sonra isteyeceğim haberiniz olsun. Lütfen ne bana ne de bir başka profesyonele senaryolarınızı göndermeyin.

Haberler kategorisine gönderildi | , , , , , , , ile etiketlendi | 4 Yorum

Senaryonuzun Reddedilmesinin 23 Sebebi

Screencraft'tan bir yazı.

Screencraft’tan bir yazı.

 

  1. Senaryonuzu büyük bir ajansa, yapımcıya ya da yapım şirketine istenmeden gönderdiniz.

    Yapımcılar, menajerler, yapım şirketleri ya da TV kanalları size senaryonuzu okumak istediklerini söylemedikçe okumak istemezler, okumazlar. Tanımadığınız insanların sayfalarca senaryoyu okuyup içindeki hazineye aşık olmalarını bekliyorsunuz. Oysa sadece acemiler arada bir talep isteği olmaksızın senaryo gönderir ve okutmaya çalışırlar.

  2. Yaratıcı fikriniz, senaryonuzun kendisinden çok daha iyi.

    Senaryonun konsepti iyi ama senaryonun kendisi, işçliği o kadar değil. Bu çok yaygın, emin olun.

  3. İlk on sayfanızı karakterlerinizin tanıtımına ayırdınız. Hem de bunu hiç bir vaatte bulunmadan ve çatışma kurgulamadan yaptınız.

    İlk on sayfa senaryonuzu okuyan kişiyi etkilemeli. Sıkıcı tanıtımlar, uzun uzun açılımlar buna engel olur. Hemen açılışta, yani filmin ilk dakikalarında seyircinizi koltuğa bağlamalısınız. Senaryonuzu okuyan kişiler acemi değiller, acemiliği çok kolay tespit edebilirler.

  4. Sahne tasvirleriniz fazlasıyla uzun.

    Senaryonuzun acemi işi olduğunu bas bas bağıran bir durum. Bu bir roman değil. Mekanı ya da karakterleri fotoğraf ya da roman sanatı gerçekliğinde tasvir edemezsiniz. Ederseniz reddedilirsiniz. Sinemanın nasıl işlediğini bilmeniz lazım. O tasvirlere ihtiyaç yok çünkü işi bu tasvirleri yapıp uygulamak olan sinema profesyonelleri zaten projede yer alacaklar. Siz dramatik yapıyı, gerilimi, merakı, çatışmayı iyi kurun. Sizin işiniz bu.

  5. Ya bütün senaryo ya da büyük kısmı diyaloglarla dolu.

    Radyo tiyatrosu değil ki bu? derdinizi sadece konuşan insanlarla anlatabileceğinizi sanıyorsanız acemisiniz demektir. Bir senaryo, sinemanın doğasına uygun, yani görüntünün ana unsur olduğunu unutmadan yazılmalı.

  6. Senaryonuza, senaryo dışında sinopsis, oyuncu önerileri, konsept çizimleri ya da başka materyal koydunuz.

    Bu konu ABD’de geçerli olabilir ama ülkemizde senaryonuzun reddedilmesinin tek sebebi bu olmayacaktır. Hatta çoğu zaman sinopsis iliştirmeniz işinize bile yarayabilir.

  7. Senaryonuzda sahne numaraları vardı.

    Bu konu da ülkemizde senaryonuzun reddedilme sebebi olmayacaktır. Türk sinema geleneğinde sahne numaraları her aşamada kullanılagelmiştir.

  8. BÜYÜK HARF KULLANIMI vs. aracılığıyla önemli(!) bulduğunuz yerleri fazlaca vurguladınız!!!

    Başlığın kendisinde de yapmaya çalıştığımız gibi, anlattığı şeyi fazlaca önemseyen, dikkat çekmek için adeta takla atan satırlar gerçekten de şık durmaz. Acemi duygularınızı temsil etmektedirler. Soğukkanlı olun, iyi yazılmış bir metnin anlaşılmama sorunu diye bir şey olmaz.

  9. Kamera açısı ve insert gibi ögeleri sayfa formatına çok fazla sıkıştırdınız.

    Yönetmen koltuğuna oturmuş gibi kurgu incelikleri ve kamera açılarını tasarlayıp senaryonuza yerleştirmeyin. Senaristler, filmi kendileri yönetecekmiş gibi yazma lüksüne sahip değildirler. Herkes işini yapsın.

  10. Senaryonuz çok uzun (ya da çok kısa).

    Bir sinema filminden bahsediyorsak 80 sayfanın altı ve 120 sayfanın üstü reddedilmenize sebep olabilir. Senaryonuzun içeriği gereği özel bir durumla karşı karşıya değilsek bu böyle. Az ya da çok sayfa sayısında takılıp kaldıysanız bir yerlerde bir hata yapmış olabilirsiniz.

  11. Senaryonuzda çok fazla imla, yazım ve dilbilgisi hatası var.

    Bu kabul edilemez. Yaptığınız işe kendiniz saygı duymuyorsunuz demektir. Şahsen Senaryonun başlığında (yani filmin adında) bile yapılan hatalarla karşılaşmış biri olarak, ne kadar iyi senaryo olursa olsun yazım ve dilbilgisi hataları barındıran senaryolarınız için ‟niye beğenilmiyor” diye daha çok kafa yorarsınız diye düşünüyorum.

  12. Senaryonuz 10 kadar önemli karakterle açılıyor.

    Çok sayıda karakter, çok sayıda karakter ismi demek. Bu da okuyan kişinin kafasının daha senaryonun başında karmakarışık olması demek. Açılışta az sayıda karakter yazın.

  13. Çok sayıda teknik terim ya da sofisitike kelimeler kullandınız.

    Senaryonuzu okuyanlar bir sözlükle okumak zorunda kalmasınlar. Ne kadar kültürlü olduğunuzu göstermenin başka bir yolu olmalı, bu değil.

  14. Çok yumuşak bir giriş yaptınız.

    Ağır aksak başlayan, çatışmadan yoksun başlangıçlar kaybetmenize sebebiyet verebilir. Tamam bir aksiyon filmi yazmıyorsunuz, ancak duygular da önemlidir. Filmin açılışında vaatler, sorunlar, engeller, istekler, güçlü ve çarpıcı özellikleri ile karakterler görmek çok işe yarar.

  15. Senaryonuzda yeteri kadar çatışma yok.

    Lajos Egri’nin deyimiyle mutlu insanların yaşadığı huzurlu bir köydeki sakin bir günü anlatan bir filmi kimse izlemez.

  16. Hangi türde yazdığınızın farkında değilsiniz.

    Bu da ülkemizde çok yaygın bir sorun. Senaryo yazarlığına yeni başlayanlar ya da başlamak isteyenler, genellikle ne sinemaya ne de yazdıkları türe hakim değiller. Fantastik bir film belli bir üslup ister. Polisiye de öyle. Romantik komedi de öyle. Polisiye anlatır gibi romantik komedi üslubu olmaz.

  17. Klasik senaryo formüllere %100 bağımlı olarak yazdınız.

    Senaryo yazarlığını öğreten materyallerin her geçen gün arttığı bir ortamda, bu yazının kendisi gibi maddelerle verilen formüllerden oluşan bilgilerle donanmış acemi ya da kötü bir yazar, bu formülleri senaryosuna kopyalayıp yapıştırır. Kimsenin bunu anlamayacağını zannedebilirsiniz. Ama emin olun anlaşılıyor.

  18. Ana karakterinizin sevilecek bir tarafı yok.

    Bir anti-kahraman bile olsa ana karakterinizin sevilebilir olması zorunludur. Kötü adamlar bile sevilir unutmayın. (Örn. Darth Vader) Burada sevilebilir olmaktan söz ediyoruz. Bu farklı bir şeydir.

  19. Senaryonuzun ortasında hiçbir şey olmuyor.

    Bu senaryonuzun ikinci perdesi, yani asıl hareketin olduğu yer. Karakterlerinizin iç dünyalarında, ya da dış dünyada pek çok şeyin olması gerekiyor. Büyük bir savaşla sonuçlanacak dönüşüm çoktan başlamış olmalı…

  20. Final berbat.

    Başlangıçta ortaya koyduğunuz istekler, çatışmalar, vaatler şık bir finale götürmeli. Aksi takdirde hayal kırıklığı yaratır. Her şey iyi olsa bile final kötüyse film kötü olarak hatırlanır, bunu unutmayın.

  21. Sahneleriniz birbirini takip etmiyor, kopukluk var.

    Bir senaryo yazarı olarak usta satranç oyuncusu gibi olmalısınız. Her hamleniz bir amaca hizmet etmeli ve bu hamleler birbirini destekleyerek gücünüzü artırmalı. Bu da senaryonuz üzerinde, süreklilik-takip edilebilir, bütünsel bir vizyonunuz olması gerektiği anlamına gelir.

  22. Senaryonuz klişe olaylar ve karakterlerle dolu.

    Sinemaya hakim değilseniz, izlediğiniz az sayıdaki filmin size çok orijinal gelmesi normaldir. Daha önce kimsenin yazmadığı şeyler yazdığınızı zannedebilirsiniz. Oysa çok bilindik olabilirler. Klişelerden kaçınmanın en iyi yolu kafanızın içindeki evreni genişletmekten geçer. Çok okuyun çok izleyin. Başka yolu yok.

  23. Finalde bir sürpriziniz var ama sandığınız kadar tahmin edilemez değil.

    6.His gibi final sürprizi üzerine bir senaryonuz varsa sürprizinizin bir sürpriz olarak kalabilmesi çok önemlidir. Unutmayın ki seyircilerin büyük bir çoğunluğu ‟filmin sonunu tahmin etme” oyunu oynarlar.

Bu yazı Screencraft sitesindeki aynı başlıklı yazıdan faydalanılarak ülkemize uyarlanmıştır.

İzleyince, Okuyunca kategorisine gönderildi | , , , , ile etiketlendi | 5 Yorum

Arketipal bir tarih (ve gelecek) denemesi

Platon, bizdeki adıyla Eflâtun savaşların bilek gücüyle kazanıldığı bir dönemde yaşıyordu. Daha teknik bir ifadeyle; fiziksel gücün siyasi güçle neredeyse eşanlamlı olduğu bir dünyaydı antik dünya. Bu sebeple Platon’un ideal devlet yöneticisinin filozoflar arasından seçilmesi gerektiği fikrine şaşırmamak gerek. Kaba kuvvetin doğurduğu kötü sonuçları bizzat gözlemlemiş olduğunu varsayarsak hata etmiş olmayız. Fiziksel gücün yerini bir başka güce bırakması Platon’dan sonra gerçek oldu. Ama hemen değil…

Raphael'in yorumuyla Platon

Raphael’in yorumuyla Platon

Derin bir sorgulamaya gerek yok; bugün bile sıklıkla duyduğumuz “Bilgi güçtür” deyişi Francis Bacon tarafından 16.yy’da söylendi. Bu söz Platon’un yaşadığı çağın kapandığını ilan eden bir söz olarak düşünülebilir. Güç artık bilginin kontrolündeydi. Kılıç ve kas gücü yerini bilgi sayesinde kullanılan başka araçlara bırakıyordu. Mesela barutun savaş meydanlarında kullanımının yaygınlaşması bütün dünyadaki savaşların niteliğini geri dönülmez bir biçimde değiştirecekti. Sadece savaş meydanları değildi değişen. İnsanların yaşadığı hayat, iyi-kötü, erdemler değişen dengelere göre

1989 Sovyetler pulunda Azerbaycan'lı Köroğlu efsanesi

1989 Sovyetler pulunda Azerbaycan’lı Köroğlu efsanesi

yeniden tanımlanacaktı. Artık ailenin en çelimsiz çocuğu doğuştan, “en değersiz” olmayacaktı. Çelimsiz çocuğun kafasının nasıl çalıştığı da artık büyük önem arzediyordu. Yiğitlik, cesaret ve daha pek çok erdem, farklı anlamlara gelmeye başladı. Yine 16.yy’da yaşadığına inanılan halk şairi Köroğlu’nun “Tüfek icad oldu mertlik bozuldu” deyişi çok çarpıcıdır. Eskiden iki yiğit arasındaki mücadele kol kuvvetiyle yapılırken Köroğlu’nun zamanında, görme şansına bile sahip olamadığınız bir “düşman” tarafından öldürülebilirdiniz. 16.yy. ateşli silahların, bir çeşit büyü olarak insanoğlunun hayatına yaygın bir şekilde girdiği dönemdir. Köroğlu’nun isyanı aslında doğulu büyük devletlerin siyasi ve askeri gücü ne şekilde batılı devletlere bıraktığını da anlatıyor. Son derece yalın bir o kadar da derin bir görüşle ifade edilmiş bir söz…

Francis Bacon ve René Descartes

Francis Bacon ve René Descartes

René Descartes “Düşünüyorum öyleyse varım” dediğinde Platon; eğer görebilseydi, en büyük hayalinin gerçekleşmekte olduğunu düşünür müydü acaba? Ancak her şey Platon’un öngördüğü gibi gerçekleşmedi. 16.yy.’dan bugüne devletlerin yöneticilerinin eğitim seviyeleri, bilgi ve görgülerine dair istatistiksel bir çalışma yapılsa, dünyanın Platon’un görmek istediği türden filozoflar tarafından yönetildiğini söyleyebilir miyiz acaba? Descartes, düşünmeyi varoluşsal bir düzlemde gördüğünü ifade ettiği sözüyle rasyonel devrimi ilan ediyordu. Rasyonel devrim insanlığın dertlerine çare oldu mu, yoksa bugünün Platon’ları yarının dünyasını başka türlü mü hayal ediyorlar?

Mesela rasyonel devrimden bağımsız düşünülemeyecek bir kolonyalizm, Platon’u memnun eder miydi acaba? Teknoloji. Bilim. Sınıfsal toplum yapıları. Aydınlanma bütün otoriteyi aklın güdümüne verdi. Dünya gezegeni sakinleri olarak sonuç olarak halimizden memnun muyuz? Bütün batılı olmayan toplumlar rasyonel devrimi ne kadar gerçekleştirebildiklerini tartarak gelişmiş oldup olmadıklarını anlamaya çalışadursun, batılı toplumlar ne alemde? Postmodernizm de neyin nesi? Baudrillard gibi “eleştirel” düşünürler Platonvari bir çağrı yapıyor olabilirler mi?

Rasyonel devrimin sonuçları ne oldu? Mesela mertlik gerçekten bozuldu mu? Evet ise, bu önemli mi önemsiz mi? Mesela rasyonel devrimin küresel bir sonucu olarak Şark’ta ipler kurnaz insanların eline mi geçti? Garp ise singularity’nin eşiğinde belki de bütün insanlığın kıyametini hazırlıyor olabilir mi?

Platon’un bir zamanlar yaptığı “ideal devlet yöneticisi filozof olmalı” görüşünün fiziksel erk çağının kapanışını davet etmesi gibi, son yüz yılda sayılarında ve niteliklerinde ciddi bir patlama yaşanan distopik ve post-apokaliptik sanat eserleri de bir başka çağı davet ediyor olabilirler mi? Dünya gerçekten nereye gidiyor?

Eski çağların tipik bir bireyi, fiziksel güç çağının ebediyen devam edeceğini düşünmüş müdür bilinmez ama rasyonel çağın tipik bireyleri olarak bizler, rasyonel devrimin sonsuza kadar süreceğini zannediyoruz. Adının devrim olduğuna aldanılmamalı, rasyonel devrim fiziksel gücü yok saymadı. Fiziksel gücün önemini yeryüzünden silip aklı ikame etmedi. Rasyonel devrimin yaptığı şey fiziksel gücü aklın hizmetine sokmaktı.

Çok uzak olmayan bir gelecekte, kim bilir, akıl arketipi bir başka insan arketipinin etki alanına girer… Bugünün dünyasında olan bitene bakarak geleceğe dair projeksiyonlar yapılabilir. Bilim ve teknolojinin gelecekte neye hizmet edecekmiş gibi göründüğüne, ne tür yönelimler içinde olduğuna iyi dikkat etmek gerek. Yeryüzünde adaleti ve huzuru tesis etmek için fiziksel güce ihtiyaç olduğu kadar akla da ihtiyaç var. Ne var ki her iki arketipal gücün karanlık ve ölümcül bir karakteri de var. Asıl iş orta yolu tutturabilmekte. İnsan bunu ne kadar başarabilir, bugüne dek ne kadar başardı? Tablo karamsar görünebilir, sonuçlarını kestirmek zor. Söylenebilecek şey ise değişimin kaçınılmaz olduğu. Platon, Savaşçı arketipini baskılayıp Büyücü’yü göreve çağırırken Köroğlu, Büyücü’den şikayet etmekte. Aklın zaferleri karşısında büyülenmiş, şaşkın ve belki de acılar içindeki insanoğlu da, tıpkı Platon gibi sıradaki arketipi göreve davet etmeye başlamış olabilir mi?

Post-apokaliptik popüler filmlerde söz konusu davetin izlerini bulabilir miyiz?
Mad Max
Matrix
Maymunlar Cehennemi
28 Gün Sonra
Ben Efsaneyim
12 Maymun
Su Dünyası
Gattaca

Distopik romanlarda/filmlerde böyle bir davet söz konusu olabilir mi?
Biz – Yevgeni Zamyatin
1984 – George Orwell
Cesur Yeni Dünya – Aldous Huxley
Fahrenheit 451 – Ray Bradbury
Gelecekbilim Kongresi – Stanislaw Lem
Otomatik Portakal – Anthony Burgess
Androidler Elektronik Koyun Düşler Mi? – P.K. Dick

Aklın kıyameti nasıl bir şey olacak?

Aklın kıyameti nasıl bir şey olacak?

İnsanın arketipal gücünün yakıcı ve karanlık tarafları kabakuvvet, kurnazlık ve bohemlik olarak basitleştirilirse; gelecekte insanlığın karşılaşacağı en büyük tehdidin, gen teknolojisi, beynin kimyasal işleyişinin çözülmesi, sanal gerçekliğin yaygınlaşması vs. gibi bugünden kendisini göstermekte olduğu anlaşılacaktır.

Düşününce, İzleyince, Okuyunca kategorisine gönderildi | , , , , , , , , , , , ile etiketlendi | 1 Yorum

İdeoloji Olarak Biyoloji

Kolektif Kitap düşünce dünyasına somut katkıda bulunabilecek türden güzel kitaplar yayınlıyor. Kolektif Kitap sayesinde dikkatimi çeken bir başka konu da, yayınevinden kitap olarak çıkan, Massey Konferansları Serisi oldu. Konularında uzman kişilerin güncel ve orijinal çalışmalarının Massey College ve Toronto Üniversitesi işbirliği ile bir konferansta sunulduğu, CBS radyoda da yayınlandığı öğretici dersler bunlar. Günümüzde oldukça popüler olan TED konferanslarının biraz daha ciddi ve akademik versiyonu diyebiliriz sanırım. Daha önce yine Kolektif’ten çıkmış aynı seriden Anlatının Gücü‘nü okumuştum. Okuduğum konferans dökümü iki kitap da, kitle iletişim araçlarının veri bombardımanı altında kafası karışmış modern insana ihtiyacı olan yorumları sunuyor. Derinlerde süregelen felsefi ve bilimsel tartışmalardan haberdar ediyor. Bu açıdan bakılınca her iki çalışma da çok değerli çalışmalar.

İdeoloji Olarak Biyoloj - Kolektif Kitap

İdeoloji Olarak Biyoloji, Kolektif Kitap

İdeoloji Olarak Biyoloji, DNA Doktrini aynı alanda söz sahibi önemli bir bilimadamı R.C. Lewontin tarafından sunulan bir konferansın dökümü. Temel bilim ve mühendislik eğitimi almış bir kişi olarak bilim tarihi ve felsefesi her zaman ilgimi çekmiştir. Kitabın ilk bölümlerinde bilimin meşruiyet üreten bir çeşit sistem olarak siyasi tarihle olan ilgisi tartışılıyor. Şaşırtıcı gelebilir, Lewontin bu bağlamda Lamarck’ın evrim fikrini Darwin’in evrim fikrinden daha tutarlı görüyor ve savunuyor. Darwin’in yaşadığı dönemin bir entelektüeli olarak, modaya uyarak bir çeşit “imalat” yaptığı imasında bulunuyor. Darwin’in çalışmalarında toplumdan bilime nüfuz eden ideolojik etkiden bahsediyor. Tartışma özünde indirgemeci ve atomist görüş eleştirisine kadar iniyor. İnmeli de zaten… Descartes’in ortaya attığı bête machine ve sonrasında ortaya atılan homme-machine fikirlerinin, yirminci yüzyıl biyolojisindeki temel çalışma alanlarından genler üzerinden süreklilik kazandığını iddia ediyor. Lewontin, atomist görüşün modern bir yansıması olarak genlerin insanın bölünemez en küçük parçası olduğu fikrine saldırıyor. Popper ve Feyerabend gibi büyük düşünürlerin alanlarına pek girmeden daha çok kitlesel iletişim araçlarının kurguladığı ve belli bir kitlesel kabul olarak yaratmayı başardığı “insan varlığı DNA tarafından kontrol edilir” savının yaşadığımız toplumun yapılarının meşruiyet kazanmasına hizmet ettiğini vurguluyor. Human Genom Project‘in ideolojik kökenlerini araştırırken biyolojik determinist görüşü ve sosyobiyolojiyi yerden yere vuruyor. Daha sonradan farkettim ki bu tartışma sıcak bir tartışma ve halen taraflar arasında çok da kibar olmayan bir süreç olarak gelişiyor. Kitabı okurken bir sinemacı olarak Yeni Zelanda’lı sinemacı Andrew Niccol’un Gattaca‘sının Lewontin’le aynı tarafta olduğu, hatta etkilenmiş olabileceğini düşünmek beni ziyadesiyle memnun etti. Gattaca, tartışmayı daha iyi anlamama da yardımcı oldu. Gattaca; “çok da uzak olmayan” bir gelecekte, uzaya insan gönderen ama bir yandan da bugünün Human Genom Project’inin ideallerinin gerçekleştiği, adeta tecessüm ettiği ve katı bir şekilde uygulandığı bir kurum olarak karşımıza çıkıyor. Genlerin insanların yaşamlarını kaçınılmaz olarak belirlediğini savunan biyo-determinist görüşe karşı filmde geçen unutulmaz repliği hatırlayalım: “There is no gene for fate (kaderin geni yoktur)”

Kader geni yoktur. Gattaca.

Kader geni yoktur. Gattaca.

Sonuç olarak, batı toplumlarında katolik inancı ya da Vatikan’ın yerine bir meşruiyet aracı olarak ikame edilen bilimin ve bilimsel kurumların, meşru ilan ettikleri siyasi ya da ekonomik kurumlar adına salt bilimden nasıl uzaklaştıklarını görebilmek ufuk açıcı bir deneyim. Çok tartışmalı görüşlerini büyük bir cesaretle dile getirerek eleştirilmekten hatta bir nevi aforoz edilmekten korkmayan R.C. Lewontin’e, kitabı çok düzgün bir dille tercüme eden Cengiz Adanur’a ve Kolektif Kitap’a teşekkür ediyoruz…

Okuyunca kategorisine gönderildi | , , , , , , , ile etiketlendi | Yorum yapın

Yeni bir macera

"Siyah Duvar" dünyaya geldi.

“Siyah Duvar” dünyaya geldi.

Evet, tıpatıp öyle. Bir kaç yıldır kafamda dönüp duran bir fikir, artık sadece kafamda ve silisyum, karbon ve bilumum metallerle çevrili sanal dünyada durmuyor. Dışarı çıktı. Bundan sonrası ne olur, nasıl olur bilemem. Macera olması bundan. Senaryonun 85 sayfalık ilk taslağı hazır. Şimdi sıra yine yazarı tarafından yapılacak sıkı bir revizyonda. Ondan sonra da vira bismillah.

Hayata geçer mi, geçerse nasıl bir şey ortaya çıkar bilemiyorum. Sayfalarca hayal şu an masamda duruyor. Bence güzel bir şey olabilir. Zaten bu değil midir bizi yazmaya, üretmeye iten şey. Sevdiğimiz filmleri izlerken neler hissediyorsak, başkaları da bu hayallerin filme dönüşmüş halini izlerken benzeri duygular yaşasın istiyoruz.

Şimdilik sadece projenin adını duyuruyorum. Siyah Duvar.

Haberler kategorisine gönderildi | , , , ile etiketlendi | 3 Yorum

Karakoyun. Calvino’dan…

Bir zamanlar herkesin hırsız olduğu bir ülke vardı. Geceleri herkes bir fener ve levye ile silahlanıp komşularının evine girerdi. Tan ağarırken çuvalını doldurmuş geri döndüğünde kendi evinin de soyulmuş olduğunu görürdü.

Böylece herkes uyum içinde yaşardı, kimsenin durumu çok kötü değildi. Biri birini, o öbürünü soyar, böylece son insana kadar gelinir, sonuncu da o birinciyi soyardı. Bu ülkede ister sat, ister al sahtekarlık demekti.

Hükümet insanlardan çalmak için kurulmuş bir suç örgütüydü, insanlar da bütün zamanlarını hükümeti aldatarak geçirirlerdi. Yaşam hiçbir sorun çıkmadan sürüyordu; orada yaşayanlar ne zengindiler ne de yoksul. Sonra bir gün – nasıl olduğunu kimse bilmiyor – dürüst bir adam çıkageldi.

Geceleri çuvalını alıp hırsızlık etmek için dışarıya çıkmak yerine evde oturuyor, piposunu tüttürüp roman okuyordu. Hırsızlar oraya gelip de ışık görünce geriye dönüyorlardı. Ama bu böyle gitmedi. Dürüst adama böyle rahat bir hayat yaşamakla havanın ona göre hoş olabileceğini , ama kimseyi çalışmaktan alıkoymaya hakkı olmadığını söylediler. Evde oturduğu her gece bir aile aç kalıyordu. Dürüst adam verecek yanıt bulamadı. O da tuttu tan yeri ağarana kadar geceyi dışarıda geçirmeye başladı, ama hırsızlık etmeye eli varmadı.

Dürüsttü işte o kadar. Köprüye kadar yürüyor, altından suyun akışını izliyordu. Sonra evine geliyor evini soyulmuş buluyordu. Bir hafta geçmeden dürüst adamın beş parası kalmadı, yiyeceği tükendi; ev soyulup soğana çevrilmişti. Ama kendinden başka kimseyi suçlayamazdı. Sorun dürüstlüğüydü; düzeni alt üst etmişti. Karşılığında kimseyi soymadan kendini soymalarına izin vermişti. Böylece her sabah birisi geri döndüğünde evini soyulmamış buluyordu – dürüst adamın bir gece önce soyması gereken ev-. Çok geçmeden evleri soyulmayanlar kendilerinin öbürlerinden daha zengin olduklarını gördüler elbette, onun için çalmak istemediler, öte yandan dürüst adamın evini soymaya gelenler elleri boş döndüler, yoksullaştılar. Zenginleşenler köprünün üzerinde dürüst adama katılmaya, onunla birlikte akan suyu seyretmeye başladılar.

Bu karışıklığı daha da arttırdı. Zenginleşenlerin de, yoksullaşanların da sayısı arttı. Bu kez zenginler geceleri köprünün üzerinde geçirirlerse yoksullaşacaklarını gördüler.

“Neden yoksullara biraz para verip bizim için çalmalarını sağlamıyoruz” diye düşündüler. Sözleşmeler imzalandı. Maaşlar, yüzdeler belirlendi. Her iki taraf da pek çok sahtekarlıklar yaptı elbette; insanlar hâlâ hırsızdılar. Ama sonuçta zenginler daha zengin, yoksullar daha yoksul oldular.

Zenginlerin bir kısmı öylesine zenginleştiler ki, artık çalmaları ya da kendileri için çaldırmaları gerekmiyordu. Ama çalmayı bırakırlarsa çok geçmeden yoksullaşacaklardı; yoksullar bunu sağlardı. Onun için yoksulların en yoksullarına mallarını öbür yoksullardan korumak için para verdiler.

Böylece polis kuvvetleri kuruldu, hapishaneler açıldı. Dürüst adamın oraya gelişinden birkaç yıl sonra kimse çalmaktan, soyulmaktan söz etmez oldu, artık yalnızca ne kadar zengin ya da yoksul olduklarını konuşuyorlardı. Gene de bir miktar hırsız kalmıştı. Bir de dürüst olan o bir tek adam vardı, o da zaten çok geçmeden açlıktan öldü.

Yazan: Italo Calvino. İlk olarak yazarın 1993 yılında yayınlanan Prima Che Tu Dica Pronto isimli kitabında yer almıştır.

Italo Calvino - 1993

Italo Calvino – 1993

Okuyunca kategorisine gönderildi | , , , , , ile etiketlendi | 1 Yorum

Yirminci Yüzyıl’da Sanat ve Medya

Aşağıdaki infografik yirminci yüzyıl sanatındaki akımları bir tarih çizelgesine yerleştirerek toplu bir bakış imkanı sunuyor. Çoğu sanat akımı ve felsefenin doğuşu, yayılması içsel parametrelerden ziyade dış parametrelere bağlı. Yani, bir felsefi akım ya da sanat görüşü hakikate ve estetiğe yaklaşması nispetinde yaygınlaşmıyor. Ortaya koyduğu estetik değer, düşünce ve disiplin; sosyal hayatta ne kadar karşılık buluyorsa o kadar yaygınlaşıyor ve kalıcı oluyor. Bu da ister istemez mutlak bir felsefe anlayışının -en azından yirminci yüzyılda- mümkün olmadığını, felsefe ve sanatın dünya hallerinden fazlasıyla etkilendiğini gösteriyor. Filozof ya da sanatçı yaşadığı zamana, dünyaya bakarak bir şeyler ortaya koyuyor olmasına rağmen tıpkı bilimde olduğu gibi, filozof ve sanatçıyı bütün zamanları ve olası her durumu kuşatma iddiasında da görüyoruz çoğu zaman. Öte yandan olayları ve dünyayı her şeyi, her zamanı değil de belli bir zaman dilimini kapsıyor gözüyle yorumlamak bir başka felsefi akım olarak karşımıza çıkıyor. Uzun lafın kısası insanoğlunun son üç yüz yılının bizi getirdiği zihinsel durumlar iç içe ve girift bir yapı arzediyor. Politika ve ekonomi teorilerinin fazlasıyla etkisindeki, iki dünya savaşı görmüş sanat ve felsefe akımlarından söz ediyoruz. İşte yirminci yüzyılın felsefi ve sanatsal kakofonisi:

Yirminci yüzyılda felsefe, sanat ve medya

Yirminci yüzyılda felsefe, sanat ve medya

Grafik çalışma Rama Hoetzlein’a ait.

Düşününce, Okuyunca kategorisine gönderildi | , , , , , , ile etiketlendi | Yorum yapın