Senaryonuzu Kimseye Okutmayın

Bana da senaryo göndermeyin. Bugüne dek senaryo gönderen hemen herkese dönüş yapmaya çalıştım, fikir vermeye çalıştım. Ancak artık tanıdık-tanımadık hiç kimseden “okunmak ve değerlendirmek üzere” senaryo kabul etmeyeceğimi duyurmak isterim. Bunun pek çok sebebi var, hızlıca sıralayayım:

  • Günlük iş temposu içinde zaten elimde okunmak üzere bekleyen çok sayıda senaryo-kitap-makale oluyor. Okuma programımın dolu olmadığı bir zaman dilimi yok. Bana ulaştırılan kısa-uzun senaryoların hepsini istesem de okumam mümkün değil. Hayat kısa, zaman kısıtlı.
  • Ders verdiğim kurumlardaki arkadaşlarım; derslerimizi verimli geçirmeye çalışmak, senaryolarınızı okutup yorumlatarak elde edeceklerinizden çok daha fazladır. Derslerde bildiğim her şeyi anlatıyorum zaten. Sonrası size kalmış.
  • Telif sorunları: Arkadaşlar; senaryolarınızı kimseye okutmayın. Senaryoların telifi vardır ama fikirlerin yoktur. Yazdığı bir tretmanı, -tabi ki başkalarının yazdığı/çektiği- sekiz,on sezon boyunca bir dizi olarak TV’de izlemiş biri olarak söylüyorum bunu. Sizin bana ve birilerine okutmaya çalıştığınız gibi ben de zamanında  o tretmanı birilerine okutmaya çalışıyordum…
  • Telif sorunları 2: Senaryonuzu okuttuğunuz kişi, örneğin yirmi yıl sonra bir gün sizin kendisine okuttuğunuz senaryodaki bir sahneye benzer bir şey yazabilir. Böyle bir şeyin kötü niyetli olmasına gerek yok. İnsan bilinci çoğu zaman alttan altta çalışmaya ve hatırlamaya devam edebilir. Size iyilik olsun diye senaryonuzu okuyan kişiye yirmi yıl sonra “vay hırsız” demeniz hiç hoş olmaz. Hayatını yazarak geçiren biri çok şey yazar. Yazdığı onca şeyden bir tanesi, okuduğu binlerce senaryodaki bir sahneye, bir mizansene bir fikre benzeyebilir. Çoğu zaman da bilinçsiz olarak… Ben kendi adıma kimsenin fikrini çalmak gibi bir niyete sahip değilim, hiç de olmadım. Bende yeterince iyi fikir var 🙂 Ancak birileriyle benzer şeyler düşünmeyeceğimi de iddia edemem. Anlatabiliyor muyum? Her okuduğum senaryo bu bağlamda benim için kısıtlayıcı ve hafızamda rahatsız edici bir çentik açmak demektir. Normal şartlarda bana senaryo gönderen herkesle yazılı bir anlaşma yapmam gerekir. “İleride doğabilecek herhangi bir benzerlik durumunda hak talep etmeyeceğim” deyip altına imza atanların senaryolarını okumam gerekir demek istiyorum. Ancak malesef bu kapıyı da kapatmak istiyorum.
  • Sinema, senaryo yazarlığı; işinizle ortaya çıkmanızı gerektirir. Hobi olsun diye senaryo yazılmaz. Yani, yazıyorsanız yazın ve profesyonel anlamda değerlendirin. En iyi yorumu yapımcılar, oyuncular yani projenize dahil etmek istediğiniz kişiler zaten yapacaktır. Onların yazdıklarınızı kötü bulmasından utanacağınızı düşünüyorsanız, size tavsiyem başka bir alana yönelin.
  • Senaryonuz kötüyse eleştiremiyorum kardeşim! Heves kırıcı olmak istemiyorum. Kibar ve mesafeli bir ilişki bunu gerektirir. İçimden geçen şey, bana gelen senaryoların yüzde doksanında şu şekilde oluyor: “Berbat” “Ne anlatıyor bu?” “Hiçbir şey anlamadım!” “Al bir Tarkovski bozuntusu daha!” “Kendini dev aynasında görmekten vaz geçip bana neden bir öykü anlatmıyorsun?” Buna rağmen sarfettiğim kelimeler ise şuna benzer şeyler oluyor: “Gayet iyi ama biraz daha çalışmalısın” “Bunu seyirci anlayacak mı sence?” Okuduğum çoğu senaryoya okurken bile konsantre olamıyorum, film olduğunda ortaya ne çıkar Allah bilir!

Özetle söylemek gerekirse, hayatım okumak ve yazmakla geçiyor. Senaryo okumak; kısa olsun uzun olsun emek isteyen bir iş. Senaryo doktorluğu yaptırmak istiyorsanız, bu işi yapıp para kazanan insanlar var, duymuşsunuzdur. Bugüne dek yaptığım senaryo doktorluğu için kimseden para istemedim. Ama bundan sonra isteyeceğim haberiniz olsun. Lütfen ne bana ne de bir başka profesyonele senaryolarınızı göndermeyin.

Haberler kategorisine gönderildi | , , , , , , , ile etiketlendi | 4 Yorum

Senaryonuzun Reddedilmesinin 23 Sebebi

Screencraft'tan bir yazı.

Screencraft’tan bir yazı.

 

  1. Senaryonuzu büyük bir ajansa, yapımcıya ya da yapım şirketine istenmeden gönderdiniz.

    Yapımcılar, menajerler, yapım şirketleri ya da TV kanalları size senaryonuzu okumak istediklerini söylemedikçe okumak istemezler, okumazlar. Tanımadığınız insanların sayfalarca senaryoyu okuyup içindeki hazineye aşık olmalarını bekliyorsunuz. Oysa sadece acemiler arada bir talep isteği olmaksızın senaryo gönderir ve okutmaya çalışırlar.

  2. Yaratıcı fikriniz, senaryonuzun kendisinden çok daha iyi.

    Senaryonun konsepti iyi ama senaryonun kendisi, işçliği o kadar değil. Bu çok yaygın, emin olun.

  3. İlk on sayfanızı karakterlerinizin tanıtımına ayırdınız. Hem de bunu hiç bir vaatte bulunmadan ve çatışma kurgulamadan yaptınız.

    İlk on sayfa senaryonuzu okuyan kişiyi etkilemeli. Sıkıcı tanıtımlar, uzun uzun açılımlar buna engel olur. Hemen açılışta, yani filmin ilk dakikalarında seyircinizi koltuğa bağlamalısınız. Senaryonuzu okuyan kişiler acemi değiller, acemiliği çok kolay tespit edebilirler.

  4. Sahne tasvirleriniz fazlasıyla uzun.

    Senaryonuzun acemi işi olduğunu bas bas bağıran bir durum. Bu bir roman değil. Mekanı ya da karakterleri fotoğraf ya da roman sanatı gerçekliğinde tasvir edemezsiniz. Ederseniz reddedilirsiniz. Sinemanın nasıl işlediğini bilmeniz lazım. O tasvirlere ihtiyaç yok çünkü işi bu tasvirleri yapıp uygulamak olan sinema profesyonelleri zaten projede yer alacaklar. Siz dramatik yapıyı, gerilimi, merakı, çatışmayı iyi kurun. Sizin işiniz bu.

  5. Ya bütün senaryo ya da büyük kısmı diyaloglarla dolu.

    Radyo tiyatrosu değil ki bu? derdinizi sadece konuşan insanlarla anlatabileceğinizi sanıyorsanız acemisiniz demektir. Bir senaryo, sinemanın doğasına uygun, yani görüntünün ana unsur olduğunu unutmadan yazılmalı.

  6. Senaryonuza, senaryo dışında sinopsis, oyuncu önerileri, konsept çizimleri ya da başka materyal koydunuz.

    Bu konu ABD’de geçerli olabilir ama ülkemizde senaryonuzun reddedilmesinin tek sebebi bu olmayacaktır. Hatta çoğu zaman sinopsis iliştirmeniz işinize bile yarayabilir.

  7. Senaryonuzda sahne numaraları vardı.

    Bu konu da ülkemizde senaryonuzun reddedilme sebebi olmayacaktır. Türk sinema geleneğinde sahne numaraları her aşamada kullanılagelmiştir.

  8. BÜYÜK HARF KULLANIMI vs. aracılığıyla önemli(!) bulduğunuz yerleri fazlaca vurguladınız!!!

    Başlığın kendisinde de yapmaya çalıştığımız gibi, anlattığı şeyi fazlaca önemseyen, dikkat çekmek için adeta takla atan satırlar gerçekten de şık durmaz. Acemi duygularınızı temsil etmektedirler. Soğukkanlı olun, iyi yazılmış bir metnin anlaşılmama sorunu diye bir şey olmaz.

  9. Kamera açısı ve insert gibi ögeleri sayfa formatına çok fazla sıkıştırdınız.

    Yönetmen koltuğuna oturmuş gibi kurgu incelikleri ve kamera açılarını tasarlayıp senaryonuza yerleştirmeyin. Senaristler, filmi kendileri yönetecekmiş gibi yazma lüksüne sahip değildirler. Herkes işini yapsın.

  10. Senaryonuz çok uzun (ya da çok kısa).

    Bir sinema filminden bahsediyorsak 80 sayfanın altı ve 120 sayfanın üstü reddedilmenize sebep olabilir. Senaryonuzun içeriği gereği özel bir durumla karşı karşıya değilsek bu böyle. Az ya da çok sayfa sayısında takılıp kaldıysanız bir yerlerde bir hata yapmış olabilirsiniz.

  11. Senaryonuzda çok fazla imla, yazım ve dilbilgisi hatası var.

    Bu kabul edilemez. Yaptığınız işe kendiniz saygı duymuyorsunuz demektir. Şahsen Senaryonun başlığında (yani filmin adında) bile yapılan hatalarla karşılaşmış biri olarak, ne kadar iyi senaryo olursa olsun yazım ve dilbilgisi hataları barındıran senaryolarınız için ‟niye beğenilmiyor” diye daha çok kafa yorarsınız diye düşünüyorum.

  12. Senaryonuz 10 kadar önemli karakterle açılıyor.

    Çok sayıda karakter, çok sayıda karakter ismi demek. Bu da okuyan kişinin kafasının daha senaryonun başında karmakarışık olması demek. Açılışta az sayıda karakter yazın.

  13. Çok sayıda teknik terim ya da sofisitike kelimeler kullandınız.

    Senaryonuzu okuyanlar bir sözlükle okumak zorunda kalmasınlar. Ne kadar kültürlü olduğunuzu göstermenin başka bir yolu olmalı, bu değil.

  14. Çok yumuşak bir giriş yaptınız.

    Ağır aksak başlayan, çatışmadan yoksun başlangıçlar kaybetmenize sebebiyet verebilir. Tamam bir aksiyon filmi yazmıyorsunuz, ancak duygular da önemlidir. Filmin açılışında vaatler, sorunlar, engeller, istekler, güçlü ve çarpıcı özellikleri ile karakterler görmek çok işe yarar.

  15. Senaryonuzda yeteri kadar çatışma yok.

    Lajos Egri’nin deyimiyle mutlu insanların yaşadığı huzurlu bir köydeki sakin bir günü anlatan bir filmi kimse izlemez.

  16. Hangi türde yazdığınızın farkında değilsiniz.

    Bu da ülkemizde çok yaygın bir sorun. Senaryo yazarlığına yeni başlayanlar ya da başlamak isteyenler, genellikle ne sinemaya ne de yazdıkları türe hakim değiller. Fantastik bir film belli bir üslup ister. Polisiye de öyle. Romantik komedi de öyle. Polisiye anlatır gibi romantik komedi üslubu olmaz.

  17. Klasik senaryo formüllere %100 bağımlı olarak yazdınız.

    Senaryo yazarlığını öğreten materyallerin her geçen gün arttığı bir ortamda, bu yazının kendisi gibi maddelerle verilen formüllerden oluşan bilgilerle donanmış acemi ya da kötü bir yazar, bu formülleri senaryosuna kopyalayıp yapıştırır. Kimsenin bunu anlamayacağını zannedebilirsiniz. Ama emin olun anlaşılıyor.

  18. Ana karakterinizin sevilecek bir tarafı yok.

    Bir anti-kahraman bile olsa ana karakterinizin sevilebilir olması zorunludur. Kötü adamlar bile sevilir unutmayın. (Örn. Darth Vader) Burada sevilebilir olmaktan söz ediyoruz. Bu farklı bir şeydir.

  19. Senaryonuzun ortasında hiçbir şey olmuyor.

    Bu senaryonuzun ikinci perdesi, yani asıl hareketin olduğu yer. Karakterlerinizin iç dünyalarında, ya da dış dünyada pek çok şeyin olması gerekiyor. Büyük bir savaşla sonuçlanacak dönüşüm çoktan başlamış olmalı…

  20. Final berbat.

    Başlangıçta ortaya koyduğunuz istekler, çatışmalar, vaatler şık bir finale götürmeli. Aksi takdirde hayal kırıklığı yaratır. Her şey iyi olsa bile final kötüyse film kötü olarak hatırlanır, bunu unutmayın.

  21. Sahneleriniz birbirini takip etmiyor, kopukluk var.

    Bir senaryo yazarı olarak usta satranç oyuncusu gibi olmalısınız. Her hamleniz bir amaca hizmet etmeli ve bu hamleler birbirini destekleyerek gücünüzü artırmalı. Bu da senaryonuz üzerinde, süreklilik-takip edilebilir, bütünsel bir vizyonunuz olması gerektiği anlamına gelir.

  22. Senaryonuz klişe olaylar ve karakterlerle dolu.

    Sinemaya hakim değilseniz, izlediğiniz az sayıdaki filmin size çok orijinal gelmesi normaldir. Daha önce kimsenin yazmadığı şeyler yazdığınızı zannedebilirsiniz. Oysa çok bilindik olabilirler. Klişelerden kaçınmanın en iyi yolu kafanızın içindeki evreni genişletmekten geçer. Çok okuyun çok izleyin. Başka yolu yok.

  23. Finalde bir sürpriziniz var ama sandığınız kadar tahmin edilemez değil.

    6.His gibi final sürprizi üzerine bir senaryonuz varsa sürprizinizin bir sürpriz olarak kalabilmesi çok önemlidir. Unutmayın ki seyircilerin büyük bir çoğunluğu ‟filmin sonunu tahmin etme” oyunu oynarlar.

Bu yazı Screencraft sitesindeki aynı başlıklı yazıdan faydalanılarak ülkemize uyarlanmıştır.

İzleyince, Okuyunca kategorisine gönderildi | , , , , ile etiketlendi | 3 Yorum

Arketipal bir tarih (ve gelecek) denemesi

Platon, bizdeki adıyla Eflâtun savaşların bilek gücüyle kazanıldığı bir dönemde yaşıyordu. Daha teknik bir ifadeyle; fiziksel gücün siyasi güçle neredeyse eşanlamlı olduğu bir dünyaydı antik dünya. Bu sebeple Platon’un ideal devlet yöneticisinin filozoflar arasından seçilmesi gerektiği fikrine şaşırmamak gerek. Kaba kuvvetin doğurduğu kötü sonuçları bizzat gözlemlemiş olduğunu varsayarsak hata etmiş olmayız. Fiziksel gücün yerini bir başka güce bırakması Platon’dan sonra gerçek oldu. Ama hemen değil…

Raphael'in yorumuyla Platon

Raphael’in yorumuyla Platon

Derin bir sorgulamaya gerek yok; bugün bile sıklıkla duyduğumuz “Bilgi güçtür” deyişi Francis Bacon tarafından 16.yy’da söylendi. Bu söz Platon’un yaşadığı çağın kapandığını ilan eden bir söz olarak düşünülebilir. Güç artık bilginin kontrolündeydi. Kılıç ve kas gücü yerini bilgi sayesinde kullanılan başka araçlara bırakıyordu. Mesela barutun savaş meydanlarında kullanımının yaygınlaşması bütün dünyadaki savaşların niteliğini geri dönülmez bir biçimde değiştirecekti. Sadece savaş meydanları değildi değişen. İnsanların yaşadığı hayat, iyi-kötü, erdemler değişen dengelere göre

1989 Sovyetler pulunda Azerbaycan'lı Köroğlu efsanesi

1989 Sovyetler pulunda Azerbaycan’lı Köroğlu efsanesi

yeniden tanımlanacaktı. Artık ailenin en çelimsiz çocuğu doğuştan, “en değersiz” olmayacaktı. Çelimsiz çocuğun kafasının nasıl çalıştığı da artık büyük önem arzediyordu. Yiğitlik, cesaret ve daha pek çok erdem, farklı anlamlara gelmeye başladı. Yine 16.yy’da yaşadığına inanılan halk şairi Köroğlu’nun “Tüfek icad oldu mertlik bozuldu” deyişi çok çarpıcıdır. Eskiden iki yiğit arasındaki mücadele kol kuvvetiyle yapılırken Köroğlu’nun zamanında, görme şansına bile sahip olamadığınız bir “düşman” tarafından öldürülebilirdiniz. 16.yy. ateşli silahların, bir çeşit büyü olarak insanoğlunun hayatına yaygın bir şekilde girdiği dönemdir. Köroğlu’nun isyanı aslında doğulu büyük devletlerin siyasi ve askeri gücü ne şekilde batılı devletlere bıraktığını da anlatıyor. Son derece yalın bir o kadar da derin bir görüşle ifade edilmiş bir söz…

Francis Bacon ve René Descartes

Francis Bacon ve René Descartes

René Descartes “Düşünüyorum öyleyse varım” dediğinde Platon; eğer görebilseydi, en büyük hayalinin gerçekleşmekte olduğunu düşünür müydü acaba? Ancak her şey Platon’un öngördüğü gibi gerçekleşmedi. 16.yy.’dan bugüne devletlerin yöneticilerinin eğitim seviyeleri, bilgi ve görgülerine dair istatistiksel bir çalışma yapılsa, dünyanın Platon’un görmek istediği türden filozoflar tarafından yönetildiğini söyleyebilir miyiz acaba? Descartes, düşünmeyi varoluşsal bir düzlemde gördüğünü ifade ettiği sözüyle rasyonel devrimi ilan ediyordu. Rasyonel devrim insanlığın dertlerine çare oldu mu, yoksa bugünün Platon’ları yarının dünyasını başka türlü mü hayal ediyorlar?

Mesela rasyonel devrimden bağımsız düşünülemeyecek bir kolonyalizm, Platon’u memnun eder miydi acaba? Teknoloji. Bilim. Sınıfsal toplum yapıları. Aydınlanma bütün otoriteyi aklın güdümüne verdi. Dünya gezegeni sakinleri olarak sonuç olarak halimizden memnun muyuz? Bütün batılı olmayan toplumlar rasyonel devrimi ne kadar gerçekleştirebildiklerini tartarak gelişmiş oldup olmadıklarını anlamaya çalışadursun, batılı toplumlar ne alemde? Postmodernizm de neyin nesi? Baudrillard gibi “eleştirel” düşünürler Platonvari bir çağrı yapıyor olabilirler mi?

Rasyonel devrimin sonuçları ne oldu? Mesela mertlik gerçekten bozuldu mu? Evet ise, bu önemli mi önemsiz mi? Mesela rasyonel devrimin küresel bir sonucu olarak Şark’ta ipler kurnaz insanların eline mi geçti? Garp ise singularity’nin eşiğinde belki de bütün insanlığın kıyametini hazırlıyor olabilir mi?

Platon’un bir zamanlar yaptığı “ideal devlet yöneticisi filozof olmalı” görüşünün fiziksel erk çağının kapanışını davet etmesi gibi, son yüz yılda sayılarında ve niteliklerinde ciddi bir patlama yaşanan distopik ve post-apokaliptik sanat eserleri de bir başka çağı davet ediyor olabilirler mi? Dünya gerçekten nereye gidiyor?

Eski çağların tipik bir bireyi, fiziksel güç çağının ebediyen devam edeceğini düşünmüş müdür bilinmez ama rasyonel çağın tipik bireyleri olarak bizler, rasyonel devrimin sonsuza kadar süreceğini zannediyoruz. Adının devrim olduğuna aldanılmamalı, rasyonel devrim fiziksel gücü yok saymadı. Fiziksel gücün önemini yeryüzünden silip aklı ikame etmedi. Rasyonel devrimin yaptığı şey fiziksel gücü aklın hizmetine sokmaktı.

Çok uzak olmayan bir gelecekte, kim bilir, akıl arketipi bir başka insan arketipinin etki alanına girer… Bugünün dünyasında olan bitene bakarak geleceğe dair projeksiyonlar yapılabilir. Bilim ve teknolojinin gelecekte neye hizmet edecekmiş gibi göründüğüne, ne tür yönelimler içinde olduğuna iyi dikkat etmek gerek. Yeryüzünde adaleti ve huzuru tesis etmek için fiziksel güce ihtiyaç olduğu kadar akla da ihtiyaç var. Ne var ki her iki arketipal gücün karanlık ve ölümcül bir karakteri de var. Asıl iş orta yolu tutturabilmekte. İnsan bunu ne kadar başarabilir, bugüne dek ne kadar başardı? Tablo karamsar görünebilir, sonuçlarını kestirmek zor. Söylenebilecek şey ise değişimin kaçınılmaz olduğu. Platon, Savaşçı arketipini baskılayıp Büyücü’yü göreve çağırırken Köroğlu, Büyücü’den şikayet etmekte. Aklın zaferleri karşısında büyülenmiş, şaşkın ve belki de acılar içindeki insanoğlu da, tıpkı Platon gibi sıradaki arketipi göreve davet etmeye başlamış olabilir mi?

Post-apokaliptik popüler filmlerde söz konusu davetin izlerini bulabilir miyiz?
Mad Max
Matrix
Maymunlar Cehennemi
28 Gün Sonra
Ben Efsaneyim
12 Maymun
Su Dünyası
Gattaca

Distopik romanlarda/filmlerde böyle bir davet söz konusu olabilir mi?
Biz – Yevgeni Zamyatin
1984 – George Orwell
Cesur Yeni Dünya – Aldous Huxley
Fahrenheit 451 – Ray Bradbury
Gelecekbilim Kongresi – Stanislaw Lem
Otomatik Portakal – Anthony Burgess
Androidler Elektronik Koyun Düşler Mi? – P.K. Dick

Aklın kıyameti nasıl bir şey olacak?

Aklın kıyameti nasıl bir şey olacak?

İnsanın arketipal gücünün yakıcı ve karanlık tarafları kabakuvvet, kurnazlık ve bohemlik olarak basitleştirilirse; gelecekte insanlığın karşılaşacağı en büyük tehdidin, gen teknolojisi, beynin kimyasal işleyişinin çözülmesi, sanal gerçekliğin yaygınlaşması vs. gibi bugünden kendisini göstermekte olduğu anlaşılacaktır.

Düşününce, İzleyince, Okuyunca kategorisine gönderildi | , , , , , , , , , , , ile etiketlendi | 1 Yorum

İdeoloji Olarak Biyoloji

Kolektif Kitap düşünce dünyasına somut katkıda bulunabilecek türden güzel kitaplar yayınlıyor. Kolektif Kitap sayesinde dikkatimi çeken bir başka konu da, yayınevinden kitap olarak çıkan, Massey Konferansları Serisi oldu. Konularında uzman kişilerin güncel ve orijinal çalışmalarının Massey College ve Toronto Üniversitesi işbirliği ile bir konferansta sunulduğu, CBS radyoda da yayınlandığı öğretici dersler bunlar. Günümüzde oldukça popüler olan TED konferanslarının biraz daha ciddi ve akademik versiyonu diyebiliriz sanırım. Daha önce yine Kolektif’ten çıkmış aynı seriden Anlatının Gücü‘nü okumuştum. Okuduğum konferans dökümü iki kitap da, kitle iletişim araçlarının veri bombardımanı altında kafası karışmış modern insana ihtiyacı olan yorumları sunuyor. Derinlerde süregelen felsefi ve bilimsel tartışmalardan haberdar ediyor. Bu açıdan bakılınca her iki çalışma da çok değerli çalışmalar.

İdeoloji Olarak Biyoloj - Kolektif Kitap

İdeoloji Olarak Biyoloji, Kolektif Kitap

İdeoloji Olarak Biyoloji, DNA Doktrini aynı alanda söz sahibi önemli bir bilimadamı R.C. Lewontin tarafından sunulan bir konferansın dökümü. Temel bilim ve mühendislik eğitimi almış bir kişi olarak bilim tarihi ve felsefesi her zaman ilgimi çekmiştir. Kitabın ilk bölümlerinde bilimin meşruiyet üreten bir çeşit sistem olarak siyasi tarihle olan ilgisi tartışılıyor. Şaşırtıcı gelebilir, Lewontin bu bağlamda Lamarck’ın evrim fikrini Darwin’in evrim fikrinden daha tutarlı görüyor ve savunuyor. Darwin’in yaşadığı dönemin bir entelektüeli olarak, modaya uyarak bir çeşit “imalat” yaptığı imasında bulunuyor. Darwin’in çalışmalarında toplumdan bilime nüfuz eden ideolojik etkiden bahsediyor. Tartışma özünde indirgemeci ve atomist görüş eleştirisine kadar iniyor. İnmeli de zaten… Descartes’in ortaya attığı bête machine ve sonrasında ortaya atılan homme-machine fikirlerinin, yirminci yüzyıl biyolojisindeki temel çalışma alanlarından genler üzerinden süreklilik kazandığını iddia ediyor. Lewontin, atomist görüşün modern bir yansıması olarak genlerin insanın bölünemez en küçük parçası olduğu fikrine saldırıyor. Popper ve Feyerabend gibi büyük düşünürlerin alanlarına pek girmeden daha çok kitlesel iletişim araçlarının kurguladığı ve belli bir kitlesel kabul olarak yaratmayı başardığı “insan varlığı DNA tarafından kontrol edilir” savının yaşadığımız toplumun yapılarının meşruiyet kazanmasına hizmet ettiğini vurguluyor. Human Genom Project‘in ideolojik kökenlerini araştırırken biyolojik determinist görüşü ve sosyobiyolojiyi yerden yere vuruyor. Daha sonradan farkettim ki bu tartışma sıcak bir tartışma ve halen taraflar arasında çok da kibar olmayan bir süreç olarak gelişiyor. Kitabı okurken bir sinemacı olarak Yeni Zelanda’lı sinemacı Andrew Niccol’un Gattaca‘sının Lewontin’le aynı tarafta olduğu, hatta etkilenmiş olabileceğini düşünmek beni ziyadesiyle memnun etti. Gattaca, tartışmayı daha iyi anlamama da yardımcı oldu. Gattaca; “çok da uzak olmayan” bir gelecekte, uzaya insan gönderen ama bir yandan da bugünün Human Genom Project’inin ideallerinin gerçekleştiği, adeta tecessüm ettiği ve katı bir şekilde uygulandığı bir kurum olarak karşımıza çıkıyor. Genlerin insanların yaşamlarını kaçınılmaz olarak belirlediğini savunan biyo-determinist görüşe karşı filmde geçen unutulmaz repliği hatırlayalım: “There is no gene for fate (kaderin geni yoktur)”

Kader geni yoktur. Gattaca.

Kader geni yoktur. Gattaca.

Sonuç olarak, batı toplumlarında katolik inancı ya da Vatikan’ın yerine bir meşruiyet aracı olarak ikame edilen bilimin ve bilimsel kurumların, meşru ilan ettikleri siyasi ya da ekonomik kurumlar adına salt bilimden nasıl uzaklaştıklarını görebilmek ufuk açıcı bir deneyim. Çok tartışmalı görüşlerini büyük bir cesaretle dile getirerek eleştirilmekten hatta bir nevi aforoz edilmekten korkmayan R.C. Lewontin’e, kitabı çok düzgün bir dille tercüme eden Cengiz Adanur’a ve Kolektif Kitap’a teşekkür ediyoruz…

Okuyunca kategorisine gönderildi | , , , , , , , ile etiketlendi | Yorum yapın

Yeni bir macera

"Siyah Duvar" dünyaya geldi.

“Siyah Duvar” dünyaya geldi.

Evet, tıpatıp öyle. Bir kaç yıldır kafamda dönüp duran bir fikir, artık sadece kafamda ve silisyum, karbon ve bilumum metallerle çevrili sanal dünyada durmuyor. Dışarı çıktı. Bundan sonrası ne olur, nasıl olur bilemem. Macera olması bundan. Senaryonun 85 sayfalık ilk taslağı hazır. Şimdi sıra yine yazarı tarafından yapılacak sıkı bir revizyonda. Ondan sonra da vira bismillah.

Hayata geçer mi, geçerse nasıl bir şey ortaya çıkar bilemiyorum. Sayfalarca hayal şu an masamda duruyor. Bence güzel bir şey olabilir. Zaten bu değil midir bizi yazmaya, üretmeye iten şey. Sevdiğimiz filmleri izlerken neler hissediyorsak, başkaları da bu hayallerin filme dönüşmüş halini izlerken benzeri duygular yaşasın istiyoruz.

Şimdilik sadece projenin adını duyuruyorum. Siyah Duvar.

Haberler kategorisine gönderildi | , , , ile etiketlendi | 3 Yorum

Karakoyun. Calvino’dan…

Bir zamanlar herkesin hırsız olduğu bir ülke vardı. Geceleri herkes bir fener ve levye ile silahlanıp komşularının evine girerdi. Tan ağarırken çuvalını doldurmuş geri döndüğünde kendi evinin de soyulmuş olduğunu görürdü.

Böylece herkes uyum içinde yaşardı, kimsenin durumu çok kötü değildi. Biri birini, o öbürünü soyar, böylece son insana kadar gelinir, sonuncu da o birinciyi soyardı. Bu ülkede ister sat, ister al sahtekarlık demekti.

Hükümet insanlardan çalmak için kurulmuş bir suç örgütüydü, insanlar da bütün zamanlarını hükümeti aldatarak geçirirlerdi. Yaşam hiçbir sorun çıkmadan sürüyordu; orada yaşayanlar ne zengindiler ne de yoksul. Sonra bir gün – nasıl olduğunu kimse bilmiyor – dürüst bir adam çıkageldi.

Geceleri çuvalını alıp hırsızlık etmek için dışarıya çıkmak yerine evde oturuyor, piposunu tüttürüp roman okuyordu. Hırsızlar oraya gelip de ışık görünce geriye dönüyorlardı. Ama bu böyle gitmedi. Dürüst adama böyle rahat bir hayat yaşamakla havanın ona göre hoş olabileceğini , ama kimseyi çalışmaktan alıkoymaya hakkı olmadığını söylediler. Evde oturduğu her gece bir aile aç kalıyordu. Dürüst adam verecek yanıt bulamadı. O da tuttu tan yeri ağarana kadar geceyi dışarıda geçirmeye başladı, ama hırsızlık etmeye eli varmadı.

Dürüsttü işte o kadar. Köprüye kadar yürüyor, altından suyun akışını izliyordu. Sonra evine geliyor evini soyulmuş buluyordu. Bir hafta geçmeden dürüst adamın beş parası kalmadı, yiyeceği tükendi; ev soyulup soğana çevrilmişti. Ama kendinden başka kimseyi suçlayamazdı. Sorun dürüstlüğüydü; düzeni alt üst etmişti. Karşılığında kimseyi soymadan kendini soymalarına izin vermişti. Böylece her sabah birisi geri döndüğünde evini soyulmamış buluyordu – dürüst adamın bir gece önce soyması gereken ev-. Çok geçmeden evleri soyulmayanlar kendilerinin öbürlerinden daha zengin olduklarını gördüler elbette, onun için çalmak istemediler, öte yandan dürüst adamın evini soymaya gelenler elleri boş döndüler, yoksullaştılar. Zenginleşenler köprünün üzerinde dürüst adama katılmaya, onunla birlikte akan suyu seyretmeye başladılar.

Bu karışıklığı daha da arttırdı. Zenginleşenlerin de, yoksullaşanların da sayısı arttı. Bu kez zenginler geceleri köprünün üzerinde geçirirlerse yoksullaşacaklarını gördüler.

“Neden yoksullara biraz para verip bizim için çalmalarını sağlamıyoruz” diye düşündüler. Sözleşmeler imzalandı. Maaşlar, yüzdeler belirlendi. Her iki taraf da pek çok sahtekarlıklar yaptı elbette; insanlar hâlâ hırsızdılar. Ama sonuçta zenginler daha zengin, yoksullar daha yoksul oldular.

Zenginlerin bir kısmı öylesine zenginleştiler ki, artık çalmaları ya da kendileri için çaldırmaları gerekmiyordu. Ama çalmayı bırakırlarsa çok geçmeden yoksullaşacaklardı; yoksullar bunu sağlardı. Onun için yoksulların en yoksullarına mallarını öbür yoksullardan korumak için para verdiler.

Böylece polis kuvvetleri kuruldu, hapishaneler açıldı. Dürüst adamın oraya gelişinden birkaç yıl sonra kimse çalmaktan, soyulmaktan söz etmez oldu, artık yalnızca ne kadar zengin ya da yoksul olduklarını konuşuyorlardı. Gene de bir miktar hırsız kalmıştı. Bir de dürüst olan o bir tek adam vardı, o da zaten çok geçmeden açlıktan öldü.

Yazan: Italo Calvino. İlk olarak yazarın 1993 yılında yayınlanan Prima Che Tu Dica Pronto isimli kitabında yer almıştır.

Italo Calvino - 1993

Italo Calvino – 1993

Okuyunca kategorisine gönderildi | , , , , , ile etiketlendi | 1 Yorum

Yirminci Yüzyıl’da Sanat ve Medya

Aşağıdaki infografik yirminci yüzyıl sanatındaki akımları bir tarih çizelgesine yerleştirerek toplu bir bakış imkanı sunuyor. Çoğu sanat akımı ve felsefenin doğuşu, yayılması içsel parametrelerden ziyade dış parametrelere bağlı. Yani, bir felsefi akım ya da sanat görüşü hakikate ve estetiğe yaklaşması nispetinde yaygınlaşmıyor. Ortaya koyduğu estetik değer, düşünce ve disiplin; sosyal hayatta ne kadar karşılık buluyorsa o kadar yaygınlaşıyor ve kalıcı oluyor. Bu da ister istemez mutlak bir felsefe anlayışının -en azından yirminci yüzyılda- mümkün olmadığını, felsefe ve sanatın dünya hallerinden fazlasıyla etkilendiğini gösteriyor. Filozof ya da sanatçı yaşadığı zamana, dünyaya bakarak bir şeyler ortaya koyuyor olmasına rağmen tıpkı bilimde olduğu gibi, filozof ve sanatçıyı bütün zamanları ve olası her durumu kuşatma iddiasında da görüyoruz çoğu zaman. Öte yandan olayları ve dünyayı her şeyi, her zamanı değil de belli bir zaman dilimini kapsıyor gözüyle yorumlamak bir başka felsefi akım olarak karşımıza çıkıyor. Uzun lafın kısası insanoğlunun son üç yüz yılının bizi getirdiği zihinsel durumlar iç içe ve girift bir yapı arzediyor. Politika ve ekonomi teorilerinin fazlasıyla etkisindeki, iki dünya savaşı görmüş sanat ve felsefe akımlarından söz ediyoruz. İşte yirminci yüzyılın felsefi ve sanatsal kakofonisi:

Yirminci yüzyılda felsefe, sanat ve medya

Yirminci yüzyılda felsefe, sanat ve medya

Grafik çalışma Rama Hoetzlein’a ait.

Düşününce, Okuyunca kategorisine gönderildi | , , , , , , ile etiketlendi | Yorum yapın

Senaryo yazarken merak ettikleriniz…

SORU 1: Karakterlerin kıyafet tarz ve şekillerine değinilir mi? Değinilirse, hangi aşamada değinilir? ( Sinopsis, Tretman, Senaryo)

CEVAP: Her şey kurduğunuz öykü ile ilgili. Eğer öykünüzü, mesela karakterinizin duygu durumunu, karakter gelişimini vs. anlatabilmek için seçtiği kıyafetlerin değişimini gözetiyorsanız kıyafetler yazılır. Yoksa hiç bir gerekçesi olmadan karaktere bir kıyafet giydiriliyorsa bunu yazmaya gerek yoktur. Sanat Yönetmeni’nin görevi bu gibi durumlarda tercihler yapıp karalara varmaktır. Bu sebeple yazar gerçekten anlamlı bulduğu kıyafetleri yazmalı. Senaryo ve tretman aşamasında.

Senaryo yazarken merak ettikleriniz

Senaryo yazarken merak ettikleriniz

SORU 2: Jenerik te, filmin önemsediğimiz bölümlerinden ipucu veren görüntüler verebilir miyiz?

CEVAP: Verebilirsiniz ama filmin sırlarını açık etmeyiniz.

SORU 3: Senarist film müziğine ne derece tavsiye ve müdahalede bulunabilir?

CEVAP: Fazla detaya girmeden her türlü tavsiyede bulunabilir. Filmde özellikle kullanılmasını istediği parçalar varsa senaryoya yazabilir. Ama bu istekleri yazarken işi sadece müzik olan filmin müzik sorumlusuna da iş bırakmalı. Herkesin kendi işini yapması önemlidir. Senaristin işi öyküyü iyi kurmaktır. Bir müzisyen kadar müzik dünyasına hakim olmayabilir. Olsa da isteklerini son söz olarak senaryoya yazmamalıdır. İşin profesyonellerine de çalışma alanı bırakmalıdır. Zaten film yapım aşamasına geldiğinde senaristin fazla müdahil olduğu noktalar varsa yetkili kişiler tarafından devre dışı bırakılacaktır.

SORU 4: Tretmanda, bir maddede anlattığımız (iç-dış) görüntüyü, senaryoda ayrı ayrı sahnelere ayırabilir miyiz, yoksa bir Tretman her maddesi bir senaryo sahnesi olmak zorunda mıdır?

CEVAP: Tretmanı sahne sahne yazmak zorunda da değilsiniz. Size kalmış. Sahne sahne yazmak işinize yarayacağı için öyle önerilmiştir. Yoksa bu konuda herkesçe kabul edilmiş bir standart yoktur.

SORU 5: Tretman ile senaryonun açıklama kısmı arasındaki farklar nelerdir?

CEVAP: Senaryodaki açıklama kısmında (aksiyon, devinim), mizansen adını verdiğimiz, sahne içinde karakterlerin davranışlarının tasviri bulunur. Bu tasvir tretmanda senaryoda olduğu kadar detaylı olmak zorunda değildir. Tretmanda asıl amaç dramatik yapının detaylı bir şekilde kurulmuş olmasıdır. Senaryoda ise film bittikten sonra, perdedeki halinin nasıl olacağına karar vermektir. Bu anlamda tretman daha içeriksel, senaryo daha biçimseldir.

SORU 6: Aynı sahnede uzak ve yakın çekimler aynı sahne başlığı altında mı olmalı, yoksa ayrı sahne ve başlık mı kullanılmalı?

CEVAP: Sahneleri ayırmak için asıl belirleyici şey mekandır. Mekan değişmediği sürece bir sahne içinde çok sayıda farklı çekim ölçeği kullanılabilir.

SORU 7: Filmin başında diyalog başladıktan sonra kisiler akmaya devam edebilir mi?

CEVAP: Ülkemiz sinemasında başlangıç jeneriğinin olması-olmaması ya da biçimi ile ilgili sınırlandırmalar ve standartlar yoktur. İstediğiniz gibi bir açılış tasarlayabilirsiniz.

SORU 8: Toplu ekiplerle oluşan sahnelerde her kişiye ayrı ayrı isim vermemiz gerekir mi? Yoksa diyalogda bulunacak olan önemli kişilere mi isim vereceğiz? Komutan, Doktor, Hoca gibi…  Örnek: Olay yeri inceleme ekibi, sağlık ekibi gibi.

CEVAP: Birden fazla sayıda insanın tek bir diyaloğu hep bir ağızdan söylemesi çok sık rastlanan bir durum değildir. Böyle bir durumda (mesela bir futbol stadyumunda taraftar kitlesi) kitleyi tek bir karakter gibi yazmalısınız. (mesela, TRİBÜNLER: Gooooool!) Birden fazla insan farklı farklı diyalogları aynı anda seslendiriyorlarsa buna tiyatro ve sinemada RABARBA adı verilir. Rabarba söz gürültüsü demektir. Tek seslilik değil çok sesliliktir. Rabarba arasında duyulmasını istediğiniz kelimeleri sıkıştırabilirsiniz. (mesela, TRİBÜN:  Rabarba; Gooool! Yuuuuh! Helaaal! Yaşaaa!) Ancak farklı karakterler, kimin ne söylediği belli olacak şekilde hep bir ağızdan konuşuyorlar ve hepsinin de seyirci tarafından duyulması gerekiyorsa, karakterler tek tek yazılıp, diyalogları da diğer karakterler gibi uygulanır.

SORU 9: Bir otomobilin arka koltuğunda oturan iki kişi diyalogda bulunacaksa, bu durum da şoföre de yer vermemiz gerekir mi? Gerekirse hangi aşamada yer veririz. Tretman, Senaryo…

CEVAP: Şoförün kurguda görülmesini istiyor musunuz? Şoförün hikayenin akışında bir yeri var mı? Şoför hikeyede hiç önemi olmayan sıradan bir şoför ise hiç bir aşamada yazmanıza gerek yok. Yönetmen isterse şoförden detay alır ve kullanır. Hikayede yeri var ise, onun orada olmasının bir anlamı var ise tretman, senaryo hatta duruma göre sinopsiste bile yazmalısınız.

SORU 10: Doğrusal zaman gerçek zaman akışına çok yakın ise, mesela olaylar 3-5 ay veya 2-5 yıl da, başlar biterse bu değerli midir?

CEVAP: Zamanın ileri ya da geriye doğru kesintiye uğraması (Flashforward ya da Flashback) bir filmi kendi başına değerli ya da değersiz yapmaz. Nasıl kullandığınız önemlidir. Her iki şeklin pespaye kullanımları olabileceği gibi son derece estetik (yani değerli) kullanımları olabilir.

SORU 11: Doruk noktası birden fazla olabilir mi? En son da olabilir mi?

CEVAP: Olabilir, şöyle ki: Senaryonuzda birden fazla öykü ekseni varsa her eksen için ayrı bir doruk notası olabilir. Bazı eksenlerin ucu açık da kalabilir. Doruk noktasının yeri değişkendir en sonda da olabilir. Bu, öyküyü nasıl kurguladığınıza bağlıdır.

SORU 12: Anlamının, herkes tarafından bilinmeyeceğini düşündüğümüz, kelimeleri ve nesne isimlerini kullanmak risk midir? Mesele: Kelik, azık vb.

CEVAP: Karakterlerin diyaloglarında, gerekiyorsa kullanmanızda hiç bir sakınca yoktur. Ancak sadece yapımcı yönetmen ve oyuncular gibi, film insanlarının okuyacağı, aksiyon yazdığınız kısımlarda kullanırsanız, herkes anlamayacağı için sakıncalı olabilir.

SORU 13: Olaylar eğer bir köy veya yörede geçiyorsa, karakterleri o yörenin ağzı ile konuşturmak, daha gerçekçi olur mu? Her karakterin İstanbul Türkçesi ile konuşması gerçekçi olur mu? Eğer yöre ağzı tercih edilecekse bu senaryoya nasıl yansır. Nasıl telaffuz edilecekse öyle mi yazılır?

CEVAP: Bu konuda bir uzlaşı yok. Piyasada her iki türlü senaryoya da rastlayabiliyoruz. Ancak doğrusu senaryo metninde karakterlerin diyaloglarının düzgün bir dille yazılmasıdır. Aksiyon, açıklama kısımlarında ise sözgelimi şöyle bilgiler yazılmalıdır: “Hasan Adana yöresine has bir aksanla konuşmaktadır.” Bunu okuyan oyuncu, canlandıracağı karakterin aksanının hangi yöreye ait olduğunu öğrenecektir. Konuyla ilgili gerekli bilgiye sahip değilse araştırır ve öğrenir. Aksanlı konuşan bir karakterin diyalogları düzgün bir dille yazılırken karakterin olmadığı bir karaktere dönüşmesi de önemli bir risktir. Sözgelimi eğitimsiz bir karakter eğitimli bir karakter gibi görünmemelidir. Bunun için diyalogların düzgün bir türkçeyle ama karaktere uygun bir tarzda yazılmaları gerekir.

SORU 14: Figüranlara nasıl yer verilir? Mesela: Sınıfta başka öğrenciler de vardır, olayı çok sayıda meraklısı izlemektedir, düğünde çok sayıda davetli vardır gibi mi olmalıdır?

CEVAP: Sahne başlığına FGR harflerini ilave etmeniz durumunda sahnede arkaplanda sorudaki gibi yardımcı oyuncuların var olduğunu belirtmiş olursunuz. Aksiyon yazdığınız yerlerde de bu FGR’nin kim olabileceğine dair bilgi olmalıdır. Dolayısıyla sahne başlığına yazacağınız FGR sadece kolaylık sağlamak içindir. Yazmasanız da yapımcı sahneyi okuyunca sahnede FGR olduğunu anlayabilmelidir.

SORU 15: Jeneriğin detayları yazılır mı? Yazı karakteri, akış şekli gibi.

CEVAP: Yazabilirsiniz ama riskini göze alıyorsanız. Çokbilmiş bir senarist gibi görülebilirsiniz. Jenerik yazıları başka uzman kişilerin sorumluluğundadır. Ancak özel bir font seçtiyseniz ve bunun öykü için bir anlamı varsa bir öneri olarak bunu belirtmenizde sakınca yoktur.

SORU 16: Önemsediğimiz bir sözümüzü, örneğin kendi sinema tanımımızı, nereye yazabiliriz, senaryonun başına, sonuna…

CEVAP: Sinema hakkındaki görüşlerinizi filminizin başında sonunda bir özdeyiş olarak sunmanız doğru olmaz. Bunun yeri filminiz değildir. Ancak alıntı sözleri istediğiniz her yerde kullanabilirsiniz.

SORU 17: İntihara teşebbüs eden bir karakteri anlatırken, bir, (Irmağın – denizin- oto yolunun …)  kenarında düşünceli bir şekilde bekler. Diyebilir miyiz, yani; ırmak, nehir, yol vb. seçenekleri yazarsak çekimin duruma göre kolay olması açısından iyi olur mu?

CEVAP: Senarist olarak karakterin nasıl intihar edeceği tercihini siz yapmalısınız. Aksi takdirde en ucuz intihar yöntemi tercih edilir ve bu da doğal olarak iyi sonuç vermez.

Sorular İbrahim Özer’e cevaplar bana ait. Güzel şeyler yazın!

Düşününce, Okuyunca kategorisine gönderildi | , , ile etiketlendi | 6 Yorum

Yazmanın yöntemi olur mu?

Olmaz olur mu?

Öncelikle yazmak, yazar olmak, senaryo yazarı olmak dışarıdan (ya da henüz başlamamış olanlar tarafından) pek doğru anlaşılmıyor sanki…

Salvador Dali gibi çılgın saç, bıyık artık her neyse, öyle bir görüntüye sahipsiniz, bohemsiniz, o kadar hassas ve duyarlısınız ki -erkekseniz tabii- bu sizi feminen kılmakta, ilham yağmuru altındasınız, ilham geldikçe kelimeler, satırlar, sayfalar yağmur gibi yağıyor, derin nefes alıp veriyor, kalbiniz pır pır atıyor, müthiş gözlemci bir insansınız, çevrenizdeki herkes bir malzeme sizin için, kuşlar böcekler falan arkadaşlarınız.

Yazar dediğin böyle olur değil mi? Hiç de değil!

Evet ilham diye bir şey var, evet duygularınız var, belki gerçekten pek çok kişinin düşünmediği ve hissetmediği şeyleri düşünüyor ve hissediyorsunuz ama yukarıdaki paragrafta resmettiğim kadar lirik, tozpembe bir manzara yok, kolay kolay olmaz da…

Nietzsche sanatçının sanat eserini üretme sürecini de kapsayacak şekilde Apollon ve Dionysos etkisi altında olduğunu söylemişti. Yunan tanrılarını işin içine karıştırmak istemiyor olabilirsiniz ama müthiş bir saptama bu! Yukarıdaki tozpembe paragraf dışarıdan bakınca sanat eserinin ortaya çıkma sürecinin sadece Dionizik olduğu yanılgısını resmediyor. Oysa sanatçılar gerçekte Dionysos gibi bohem, hassas falan oldukları kadar Apollon kadar mühendis ve hesapçı da olmak zorundalar. Şiirindeki tek bir kelime için yıllarca okumalar yapan, kafa patlatan şairlerin varlığını başka türlü açıklayamazsınız. Çünkü ilham denilen şey “geldiğinde” işe yarar halde değildir. İfade etmek demek, ilhamı yazılı-görsel, herhangi bir dile dönüştürmek demektir. İfade edilemeyen ilham/duygu var olmuş kabul edilemez. Dil dediğinizde ise mecburen beyninizin analitik gücüne başvurmak zorunda kalırsınız. Hesabı, hendesesi olmayan sanat eseri yoktur.

Sanatçı Leonardo! Ne tür hesapların peşindesin! (*)

Sanatçı Leonardo! Ne tür hesapların peşindesin! (*)

Heykeltraş; önünde duran mermer bloğun fiziksel özelliklerini tartıp biçmeden, çekicinin vuruş açısını, yontmak için kullandığı kazığın şeklini hesaplamadan Düşünen Adam’ı oradan çıkartabilir mi? İmkansız. Öykücü, romancı, senarist balık avına çıkar gibi sayfa bir deyip aklına estiği gibi yazmaya başlayabilir mi? Balıkçı da hangi balığın hangi havada, denizin neresinde olacağına dair hesap yapar. Bir öyküde karakterleri, olayları hesaplamadan “Mevla ne verirse” yazmaya oturulur mu? Bu kadar mı bohemdir sanatçı? Hayatının her anını aşk sarhoşu yaşayan, ilham yağmurlarında sırılsıklam olmuş bir insan mı olmalıdır? Hayır. Zaten böyle biri -varsa eğer- yazı falan yazamaz. Yazı yazmak değersiz hatta iğrenç bir şeydir. Duygular ifade edilince ölürler bu insana göre.

Hesap, hendese dediğimizde ise karşımıza bir yığın aşama çıkar. “Bilgi” adındadki kaçınılmaz bir şeyin varlığı ile karşılaşırsınız. Artık ifade etme süreci, sanatsal yaratım sürecidir ve bu bağlamda bir yöntemden bağımsız olamaz. Mazeretleri sadece vakit darlığı olan ve bu sebeple şiir yaz(a)mayan şairlerle dolu bir toplumda yaşıyoruz. Vakti olsa “hayatı romandır” böylelerinin. Zaten şiir, sanat falan bunlar hep vakti bol, tuzu kuru insanların işidir, değil mi?

Oysa gerçekte sanatçının vakti genellikle dardır. Çünkü genellikle sanatçı fakirdir. Açlıktan ölmemek için vaktini genellikle sanat dışı faaliyetlerle para kazanmaya ayırmak zorundadır. O halde yönteme ihtiyacı olan kişidir sanatçı. Tıpkı bir heykeltraşın çok iyi malzeme bilgisine, insan-hayvan ya da nesnelere ait anatomik, morfolojik bilgilere sahip olması gerektiği gibi öykü-roman-senaryo yazarı da yazma işinin tekniklerine vakıf olmalıdır. Bir yazar adayı, az bir çabayla bu konuda ne çok yaklaşım ve teknik bilgi olduğunu görebilir. Bir sanat eseri (bilgi + yöntem) sayesinde ortaya çıkar.

Malesef yöntem, mühendislik bir konudur, şairane değildir. İlhama her an açık olup da bir mühendis gibi yöntem üzere davranış ve tutum içinde olmayı başarabilen sanatçılar, ilhamlarının ve yöntemlerinin gücü yeterse ortaya gerçek ve “bir şekilde” takdir edilecek sanat eserleri ortaya koyabilirler.

Yönteme ihtiyacınız olmadığını, kendinize has bir yoğurt yiyişiniz olduğunu düşünüyorsanız “yiğit” olabilirsiniz ama sanatçı olamazsınız.

(*) Leonardo Da Vinci, sanatçı, mühendis, girişimci

Düşününce kategorisine gönderildi | , , , , ile etiketlendi | 7 Yorum

Suç Duyurusu

Nefret dilini ne kadar kolay kullanıyorum. Medeni ve gelişmiş bir toplumun gelişmiş bir ferdi olmadığımın göstergelerinden biri daha. Ben de okumuş koca bir adam olarak sokak çocukları gibi kin kusuyorum. Seçimi, oy vereceğim partiyi, kısacası demokrasiyi de içimdeki nefreti dışa vurmak için araçsallaştırıyorum. Bu şekilde hiç bir soruna çare bulamayacağımı biliyorum. Sözlerime bakacak olursam eğer, birileri, bir diğerleri büsbütün yok olmadan sakinleşmeyecek gibi görünüyorum. Oysa aslında öyle de değil, biliyorum. Nefret yöneleceği mecrayı bulur. Nefret bir kere kalbime girdiyse eğer, olmadı en son kendimden nefret ederim.

Nefretini yönelttiği kişilerin ölmesini, yok olmasını istiyor olup da bu durumdan utanmayan bir insan, “insan” olabilir mi? İnsanlığı kendine yakıştırabilir mi? Ben gayet güzel yakıştırıyorum. Benden daha “insan” kimse yok. Kin, eski deyimiyle adavet, düşmanlık bir insanı ele geçirdiyse o insandan her şey beklenir. Artık o, insan değildir. Bu satırları okurken haklı bulsam da bulmasam da bu kusuru hep başkalarında göreceğim, biliyorum. Bütün kötülükler hep benim dışında zaten.

Kabullenmekte güçlük çekiyorum ama bu dünyada başka insanlar da var. Yine inanmak istemesem de galiba onların da hakları var. Filanca özelliği yüzünden o insanları hakir görebilirim. Ama gerçekte kimin üstün olduğunu bilemeyeceğim. Asla bilemeyeceğim. Hiç bir şekilde de bilemeyeceğim. Son sözü de ben söylemeyeceğim zaten ama, bunu biliyor gibi davranırsam insanlar zayıf biri olduğumu düşünebilirler.nefret

Açıkgöz ve kurnaz olmak üzere yetiştirildim. Başkaları benim için hep rakipti. Beni bu denli kurnaz olmaya iten şey belki de kafamın aç olmasıydı. Midem doluydu oysa. Ama beynim doymak bilmiyordu. Bilgiye mi? Ah, keşke! Sahip olma duygusuna aç bir beyin beni bu hale getirdi. Sahip oldukça daha çok sahip olmak istedim. Bu yüzden başkaları hep rakibim olacak. Bu dünyada huzur nedir bilemeyeceğimi hissediyorum. Neden? Çünkü bana da çocukken “sakın başkalarına hakkını yedirme, hep bir adım önde ol” diye öğüt verildi. Üstelik kendimden de çok eminim. Hata yapıyor olma ihtimalim sıfır.

Oysa okumadığım, küflenmiş o cilt cilt kitaplarda böyle yazmıyordu, biliyorum.

Nefret eden kaybetmiştir. Ben çoktan kaybettim. Oy vereceği parti yüzünden bizzat tanıdığı bir insandan nefret eden insan, insan değildir. Gazete ve televizyon haberlerine bakıp bizzat tanımadığı insanların hatrına bizzat tanıdığı ve sevdiği insanlara bakışını değiştirerek öfkelenen, nefret eden, yok olsun isteyen kişi yontulmamıştır. Hamdır. Hominiddir. Primattır. Az gelişmiş bir yaratıktır. Ve zaman, ara sıra geçici zaferler kazanan ve unutulmaya mahkum bu yaratığı ya silip süpürecek ya da yonta yonta adam edecektir. Nefret ettiğim için ben de unutulup gideceğim.

Nefret beni nereye götürecek biliyorum ve korkuyorum. Zamanı gelince “göze göz, dişe diş” diyeceğim. Sırf nefretim yüzünden hakaret edeceğim, gasp edeceğim ve sonunda öldüreceğim. Üstelik hep “haklı” olacağım. Kendime her fırsatta kılıf uyduracağım. Nefret etmek için bir milyon “makul” gerekçem olacak. Ama biliyorum ki nefret eden her insan çoktan zalim olmuştur. Beni işgal eden nefret, başıma gelen belki de en gerçek musibettir. O, gerçek salgındır, kıtlıktır, gerçek depremdir. Ben zalim oldum. Çünkü nefret ediyorum.

Bu yazıyı sana yazmaya hakkım yok. Kötülük varsa kendi dışımda değil çünkü. İçimde. Sen istersen kendini konunun dışında tutabilirsin. Ama ben suçu üzerime alıyorum. Bu nefretin sebebi benim bencilliğim. Benim kurnazlığım. Benim sahip olma duygusuna, mülkiyet duygusuna, temellük hissine duyduğum açlık. Gemilerin ambarlarına istiflenmiş o mültecilerden ben sorumluyum. Komşuma, kardeşime, arkadaşıma aynı havayı soluduğum, aynı gezegende yaşadığım diğer yolculara karşı hissettiğim nefretin sorumlusu benim.

Bu bir suç duyurusudur. Ben suçluyum.

Düşününce kategorisine gönderildi | , , , ile etiketlendi | 2 Yorum