Tek Boyutlu Karakter

Gerçek hayatta mutlak iyiler ve mutlak kötüler var mıdır?

Ferhunde

Ferhunde

Mutlak kötü; satanik kahkahalar atarak uyanır, sabah kalkınca aklına ilk gelen şey “bugün nasıl bir kötülük yapsam acaba?” olur. Neden kötülük yaptığına dair pek bir ipucu yoktur. Bundan daha önemlisi beş yıl önce ya da on yıl önce ya da beş, on yıl sonra yine aynı özelliklerde aynı kötülükte bir insan olacağına emin olabileceğiniz bir insandır o. O aslında bir insan değildir. Mermer bir heykel gibidir. İntikam almak gibi bir duyguya takılmış kalmıştır. İçindeki duyguları asla bir değişim, dönüşüm geçirmez. Herhangi bir zamanda herhangi bir olay hayal edin, bu kötü karakterin nasıl davranacağı hakkında hiç bir şüpheniz yoktur. Karikatürlerdeki kötü karakterler gibidir. Kendisi de bir karikatürdür aslında. O Gargamel’dir. O Gargamel’den bile daha karikatürdür. O Ferhunde’dir.

Polat

Polat

Mutlak iyi ise meleklerden bile daha masumdur. Kimi zaman mazlumdur kimi zaman iyilerin yılmaz savunucusu. O bizim kahramanımızdır. Asla sarsılmaz. Asla tereddüt etmez. İçinde hiç bir çatışma yoktur. Her insanın belki bir ömür boyu acılar çekerek edindiği erdemler bu karakter için doğuştan kazanılmıştır. Kötülerin korkulu rüyasıdır. Olsa olsa Kripton gezegeninden gelen bir taş parçası onu yolundan alıkoyabilir. Yoksa ne mümkün? Bu muhteşem “iyi”ler içinde sadece Kripton’dan gelenler pelerin, tayt ve renkli çizmeler giyerler ama bu dünyada doğmuş olanlar da sanki O’nun gibi “süper”dirler. Bir dizi filmde başrolü böyle bir “iyi”ye verilmişse, her episodun sinopsisi aslında aynıdır: “Kahramanımız sorunları çözer.” O Polat’tır.

Alien vs. Predator

Bağımsız Film Dağıtımında Yaklaşan Devrim

Geçtiğimiz kasım ayında Los Angeles’ta Güney Kaliforniya Üniversitesi’nin bir konferans salonunda, Peter Broderick adında bir film danışmanı, bir devrimin fitilini ateşledi. Broderick film yapımcılarına pazarda kendilerine yer bulabilmeleri için duygusal ve ekonomik anlamda yol gösteren bir kişi. Bağımsız sinemacılar için bir bağımsızlık bildirgesi kaleme almış. Broderick film distribüsyonu yani film dağıtımcılığı dünyasını eski ve yeni olarak ikiye ayırıyor.

Film dağıtımının eski dünyasında film yapımcıları, filmleri üzerindeki bütün haklarını, çeşitli nedenlerden ötürü açılış haftasındaki kötü hasılat yüzünden ilgisini kaybeden büyük dağıtım şirketlerine devrederler. Sektörün büyükleri tarafından ilk gösterimden sonra hep söylenen bir söz vardır diyor Broderick: “Biz biliriz” Oysa yeni dünyada başlangıçtan sona kadar tüm kontrol film yapımcısnın elindedir. Haklarını daima kendi ellerinde tutarlar, daha da önemlisi, projeleriyle ilgilenen, daha sonrasında patron ve mentorlara dönüşebilen insanları bulurlar. Eski dünyada bilet satın alanlar vardır. Yeni dünyada ise bilet satın alanlar ve Facebook arkadaşları vardır. Eski dünyada tv ve gazete reklamları ve kitlesel seyirci vardır.  Yeni dünyada ise sosyal medya, YouTube, iTunes ve ilgili seyirci vardır. Broderick ekliyor: “Gazete reklamları tam anlamıyla para israfı…”

Yazının devamı:
Declaration of Indies: Just Sell It Yourself!
Ayrıca:
* Dijital dağıtım konusuyla ilgili Wikipedia maddesi.
* Yönetmen Jon Reiss’in konuya değinen kitabı
* Peter Broderick’in kişisel sitesindeki Yeni Dünya tanımlamaları
* Uzunmetraj.com’da sinemanın geleceği üzerine denememiz

The Future of Indie Film Distribution: Peter Broderick from Scott Kirsner on Vimeo.

Bilim değil sihir.

“Mr.Muscle’ın bileşimi bilimsel olarak formüle edildi.” Mr.Muscle
“Sihir değil bilim.” Loreal
“Head and Shoulders teknolojisi, dermatologlarla birlikte geliştirildi. yeditepe üniversitesi eczacılık fakültesi tarafından onaylandı” Head and Shoulders
“geliştirilmiş pro-v bakım kürü formülü” Pantene

Örnekleri çoğaltmak mümkün. Bilimsel olarak formüle edilmek, sihir gibi görünmesine rağmen başarısını bilime borçlu olmak, dermatologlarla beraber gerçekleştirilen teknoloji, bilim kurumları tarafından da onaylı, bakım kürü formülü… Yani hem kür, hem de formül. İksir gibi formül. Bir ürünün “bilimsel” olduğu ifade ediliyorsa o ürün iyidir, gibi bir yargı göze çarpıyor. Daha güzel bir ifadeyle yolu bir şekilde bilimle, bilimadamıyla kesişen bir ürün tüketilmeyi daha çok haketmektedir.

Mr.Muscle süper bilimadamı

Mr.Muscle süper bilimadamı

Özellikle kozmetik ve temizlik ürünlerine ait reklam görsellerinde gözlüklü beyaz gömlekli bilim insanlarına sürekli tanık oluyoruz. Marketlerde beğenimize sunulan ürünlerin çoğunun son derece gelişmiş laboratuvarlarda gözlüklü ve beyaz gömlekli ellerinde deney tüpüyle “bilim” üreten insanlar tarafından geliştirildiği sonucuna varıyoruz. Üretilen sloganlar ise çoğunlukla popüler bilim algısından ziyade pseudoscience –bu grekoingilizce terim yerine “bilimsi” kelimesi de kullanılabilir– kavramlardan besleniyor. Popüler bilim ile bilimsi arasındaki sınır da son derece zayıf ve ayırdedilemeyecek kadar belirsiz.

Popüler bilim; geniş kitleleri, özellikle genç insanları bilimsel düşünceye çekmeye yarayan, yaşadığımız evrende neler olup bittiğini hakkında fikir vermeye çalışan, kitle iletişim araçlarında yer alan düşünceler olarak tanımlanabilir. Bilimsi (pseudoscience); bilimsel olma iddiasında ya da bilimsel gibi görünen ama herhangi geçerli bir bilimsel metoda bağlı olmadan, destekleyici bir delil ya da akla yatkınlıktan yoksun olarak üretilen metodoloji, inanç ya da pratiktir.(1) Bilimsi, yanlışlanabilmeye açık değildir. Popüler bilim ve bilimsi çoğu zaman birbiriyle karışır. Çünkü her ikisi de kitle iletişim araçlarının oluşturduğu genel gürültü içinde kendilerine varlık alanı bulabilmektedirler. Popüler bilim genellikle işin erbabı tarafından üretilir oysa bilimsiyi hemen herkes üretebilir. Bilimsi üreten kaynakların kaynağı çoğunlukla popüler bilim ürünleridir. Popüler bilim, bilimin sınırlarındaki heyecan verici konuları kendisine konu edinebilir, oysa bilimsi, kendisine metafizikten, efsanelerden, dinden, bilimden, batıl inançlardan ve akla gelebilecek binbir türlü kaynaktan konular yaratabilir.

Anne karnındaki ceninde 120. günden itibaren beynin önemli bir kısmı dış kozmik ışınları değerlendirecek bir düzeye gelir; ve bu düzeydeki faaliyetleri ve kozmik ışın yapıların tesiri ile sizin “RUH” adını verdiğiniz, bedenin halogramik mikrodalga ikizini, bedene yaydığı dalgalar ile oluşturur. Tamamıyla beynin yaydığı bir çeşit özel mikrodalgalardan meydana gelen bu halogramik beden sizden öncekiler tarafından “RUH” kelimesiyle tanımlanmıştır. (2)

“Dış kozmik ışınlar”, “halogramik mikrodalga ikizi” gerçekte hiç bir bilimsel yazıda rastlayamayacağınız ifadelerdir. Bilimsi yazarı, bilimsel görünüşlü bu ifadeleri metafiziğin temel kavramlarından birini “bilimsel olarak” tanımlamak amacıyla kullanıyor. Gerçekte, elmaları armut cinsinden ifade etmeye çalışmaktan başka bir şey değil. Bilimsi; insanlık tarihi kadar eski bir tarzı, aydınlanma çağı sonrasında bilimselliğin domine ettiği bir dünyada bilim üzerinden işletiyor ve bilimi kendisine malzeme ediyor. Bugünün gazetelerinin hemen hepsinde bulunan fal köşelerine bakarsanız güneşin, gezegenlerin ve yıldızların hareketlerinin inceden inceye izlendiğini göreceksiniz. Fakat ne için? İnsan davranışlarının sırlarını ortaya çıkarmak için. Sevgilisiyle kavga edeni bir genç kızın akıl danışmak için kendisine yıldızları seçmesi ve bunu yıldızlara değil de gazeteye bakarak öğrenmesi ironik bir durum.

Kavram kargaşasının önüne geçmek için her şeyi olduğu gibi tanımlamak gerekiyor ve “sokaktaki insan”ın da bu tanımlamalardan haberdar olması gerekiyor.

Her şeyin sebebi aslında bilimin yanlış anlaşılması. Bunda kitle iletişim araçlarının sorumluluğu çok büyük. Bu yanlış anlaşılmanın sonucunda bilimin kendisi bir mitolojiye bir dine dönüşüyor. İnsanlara doğu ve yanlışı söyleme görevi de bilimin sırtına yükleniyor. Peki bilim nedir?

İlk önce açıkça bilinmelidir ki bilim gerçeklerden oluşmaz! Bilimsel bir bilgi “mutlak gerçek” değildir. Bilim modellerden oluşur. Bir bilimsel bilgi, o gün için yapılan deney ve gözlemlerle çelişmiyorsa, fenomenleri açıklamaya, tanımlamaya çalışan bir modelden ibarettir. Bilimsel bilgi her geçen gün kendini güncelleyen modellerden başka bir şey değildir. Bilim, bir balerinin üzerine geçirilen bir çuval bezi gibidir. Bilimadamı, o çuvalın önce beline bir ip geçirerek çuval bezinin balerinin vücudunda bir giysiye benzer bir hal almasına çalışır. Ardından o çuval bezinin uygun yerlerinden kesip biçerek, dikişler atarak mümkün olduğunca vücuda uygun ve tam oturan, hem de dansına uygun bir kostüme dönüşmesini sağlayacak modeller çizer. (3) Kaba bir ifadeyle bilim, “Nasıl?” sorusunun cevabıyla ilgilenir. “Neden?” sorusu çoğunlukla felsefenin alanına girer. İki maddesel kütlenin birbirlerini nasıl çektiği bilimin alanına girmektedir ama iki kütle neden birbirini çekmektedir sorusu daha çok metafiziğin ya da felsefenin alanıdır. Bilimsel düşünce, elbette ki her zaman “neden?” sorusunu sorabilir ancak ardı arkası kesilmeyecek “neden?” soruları nihayetinde bilimsel bilginin alanının dışında kalacaktır. Örneğin “evren nasıl oluştu?” sorusu bilimsel bir sorudur ve bu sorunun cevabı bilim sınırları içinde kalacaktır. Ancak “evren neden oluştu?” sorusuna verilecek cevaplar metafizik ya da felsefi cevaplar olacaktır. Öte yandan güncel bilimsinin en çok beslendiği kaynaklardan biri modern fiziğin zaman zaman flulaştırdığı alanlar olmuştur. Kuantum fiziği ya da izafiyet teorisi çoğunlukla bilimsiye kaynaklık etmektedir. Bilim felsefecilerinin hemen hemen bir yüzyıldır uğraştıkları temel sorun bilimselliğin sınırları olagelmiştir. Çünkü modern fizik bilimin temel kavramlarını sarstığı gibi bilimselliğin sınırlarını da zorlamıştır, zorlamaktadır. Kavramlar havalarda uçuşmakta, bu bilimsel kargaşanın popüler kültüre taşınması sonucunda da tam anlamıyla fizik-metafizik salatası oluşmaktadır. İngiliz felsefeci ve şüphesiz bu alanda yirminci yüzyılın en önemli ismi Karl R. Popper bilimsel olan ile bilimsel olmayanı birbirinden ayırt etmek için bir yöntem geliştirmiştir. Popper’a göre yanlışlanabilir bilgi bilimseldir. Bir bilgi yanlışlanabilmeye açık değilse bilimsel değildir. Yani bilimsi ya da metafizik ya da felsefedir.

Yapılan en temel hatalardan biri de bilim ve teknolojinin birbiriyle karıştırılmasıdır. Teknolojik ilerlemelerin karşısında gözleri kamaşan sokaktaki insan bilimin çok geliştiğini düşünmektedir. Çünkü kitle iletişim araçlarında bilim ve teknoloji çoğunlukla eşanlamlı gibi kullanılmaktadır. Temel bilimlerde 1930’lardan beri ciddi bir ilerleme olmadığını düşünecek olursak her geçen gün başdöndürücü hızla gelişen – ilerleyen şeyin bilim değil teknoloji olduğu anlaşılabilir. Gelişen teknolojidir, teknoloji geliştikçe, yirminci yüzyılın ilk yarısında son halini alan bilimsel kavramlar daha çok uygulama alanı bulmaktadır, bu sayede bilimin geliştiğine dair eksik bir kanaat oluşur. Kuantum fiziği ya da izafiyet teorisinden bugüne bilimde dikey bir ilerlemeye şahit olmadık. Teknolojinin gelişmesi, ulaşım ve iletişim imkanlarının küreselleşmesi karşısında insanoğlu afallamıştır. Bu başdöndürücü değişim “bilimin zaferi” olarak görünmektedir.

Yüzyılın İnsanı

Yüzyılın İnsanı

Bilimin zaferi ise yan etkilerden arınmış değildir. Her ilacın yan etkisi olduğu gibi küresel teknolojik gelişmenin yan etkileri de bilimin metafizikleşmesi, dinsel bir görüntüye bürünmesidir. Bunun da alt yapısında da tüketim toplumu ile metafizikleşmiş bilim imajının kolkola çok mutlu bir hayat sürebiliyor olmaları yatıyor. Lütfen dikkat ediniz: Einstein artık bir ikonadır. Beyaz dağınık saçları, kırış kırış huzur verici yüzünden eksik olmayan gülümsemesi ile “person of the century” yani yüzyılın insanı seçilmiştir. Kilisenin Meryem - Bebek İsa ikonaları yerine Batı dünyasında bilim adamı ikonları egemenlik kurmaya başlamıştır. Bilimadamları dalgındır. Bilimadamları evrenin sırları ile debelenirken saçlarını taramaya fırsat bulamazlar, düğmelerini yanlış iliklerler, yürürken bir ayakları kaldırımda diğeri sokakta olsa da farkına varmazlar. Azizlerin menkıbeleri yerini bilimadamlarının menkıbelerine bırakmıştır. Hayatının büyük bölümünü akıl hastenesinde geçiren, çatlak ama dahi Walter Bishop, hem fizikten anlar, hem kimyadan, aynı zamanda bilim efsanesinin adeta bir peygamberidir. Ama aslında ürettiği bilgi sadece bilimsidir. Pseudoscience’tır.

Fringe Science - Sınır Bilim azizi Walter Bishop

Fringe Science - Sınır Bilim azizi Walter "Bishop"

“Bilim ne derse doğrudur” diyen biri büyük ihtimalle size bir şey pazarlamaya çalışıyordur. Bu bir diş macunu olabilir, bir şampuan olabilir ya da bir dünya görüşü olabilir. Kitle iletişim araçlarında yer alan “bilim”, bilim değildir. Kitle iletişim araçlarında yer alan bilim, kutsal ve sadece kendi elitleri tarafından üretilebilecek yeni bir dindir. Kitlelere düşen şey sözümona bilimsel düşünceye, ortodoksça bir bağlılıktan başka bir şey değildir. Kısacası kuralları büyük sermaye ve tüketim lordları tarafından konan yeni bir bilimsi ortaya çıkmıştır. Bu yeni bilimsi ne işe yaramaktadır? Tabi ki çok daha iyi tüketiciler olmamıza…

Özetle; gerçekte bilim, bize sadece yaşadığımız evrenin işleyişi hakkında bilgiler verir. Ne dinin yerini alabilir ne de felsefenin. Bilimin, dinin ve felsefenin yerine konduğu yerlerde kavramsal bir hata yapılmaktadır. Milyarlarca dolarlık pazarları yöneten piyasa koşullarının, bilimi kendi safında gösterip dini ve felsefeyi düşman ilan etmesi boşuna değildir. Bilinmesi gereken şey, kitle iletişim araçlarındaki bilim imajının yeni bir bilimsi, yeni bir pseudoscience olmasıdır sadece… O bilim değil, sihirdir.

(1) http://en.wikipedia.org/wiki/Pseudoscience
(2) http://geyiksatosu.blogspot.com/2007/05/dim-bilim-kurgu-ve-bilimsi.html
(3) Füzyon dergisi, sayı 1, 1990. Ahmet Yüksel Özemre, Röportaj Ali Özer, Çetin Kılıç

Clinically Unproven, Pseudo Science In Advertising

That’s my wish…

Hayata dair en dramatik cümlelerden biridir: “İkinci bir şansım olsaydı…”

“Ayışığı” Graham olarak da anılan Archibald Graham, 1905 yılında New York Giants beyzbol takımının kadrosunda yer alan, sadece bir kez sahaya inebilme yani gerçek bir oyun içinde yer alabilme şansını elde eden ama o oyun içinde bir tek vuruş yapabilme şansı yakalayamayan genç bir oyuncuydu… Sonraki sene beyzbolu bıraktı. Minnesota’nın Chisholm kasabasına yerleşti ve hayatının geri kalan kısmında herkesin sevgilisi olan Doktor Graham oldu.

Archibald Moonlight Graham

Archibald "Moonlight" Graham

Archibald “Moonlight” Graham, 1989 tarihli Düşler Tarlası (Field of Dreams) filminde efsane oyuncu Burt Lancaster tarafından canlandırılıyor. “Ayışığı”, Lancaster için muhteşem bir veda gibi düşünebileceğimiz oyunculuğuyla Amerikan ideallerinin bir sembolüne dönüşüyor. Her şey bir yana, dile getirilememiş bir özür, gerçekleştirilememiş bir hayal, hayata dair kaçmış bir fırsat ve ikinci bir şans elde edebilme istekleri üzerine bir film olan Field of Dreams’deki haliyle Archibald Graham, herkesin tanımak isteyebileceği bir kişi oluveriyor.

- İstediğiniz bir şeyi yapabilecek olsaydınız…
bir dileğiniz yerine gelecek olsaydı…
- Sen de benim dileğimi gerçekleştirecek kişi misin?
- Bilmiyorum. Sadece soruyorum.
- Biliyorsun, birinci ligde sopamı hiç kullanamadım. Bu şansa sahip olmak isterdim, sadece bir kez… Büyük lig atıcısının gözlerine bakmak. Ona bakmak ve topu atmaya hazırlanırken ona göz kırpmak. Onu, bilmediği bir şeyi bildiğime inandırmak.
Dileğim bu.
Baktığın zaman gözlerini acıtacak kadar mavi bir gökyüzüne bakmak. Topa dokunduğun anda kollarında oluşan ürpermeyi hissetmek. Sahayı katetmek, ikinci köşeden üçüncüye ulaşmak… ve üçüncü köşede hızla düşmek. Sınır işaretine dokunmak.
Dileğim bu.


Burt Lancaster’in canlandırdığı Ayışığı’yla siz de tanışın…

‘Moonlight’ still a star, 100 years laterThe Field Of Dreams, People will come!

Yalın düşün!

Sanatçı’nın yaptığı şey karmaşıklığı basitleştirerek ya da basitliği karmaşıklaştırarak estetik bir ürün ortaya koymasıdır. Zaten karmakarışık bir dünyada yaşadığımızı varsayarsak karmaşık olay ve fikirleri yalınlaştırabilen bir zihin sanatsal yaratımlar yapmaya en elverişli zihindir. Peki gerçekten karmakarışık bir dünyada mı yaşıyoruz? Bu sorunun cevabını verebilmek için yaşam tarzımızı, çok değil bir kaç yüz yıl önce yaşayan atalarımızın yaşam tarzıyla kıyaslamamız yeterli olacaktır. Basit bir gözlem yaparak tezimizin gerçekliğini araştıralım:

Yalın düşün!

Yalın düşün!

Kullanmayı bildiğiniz kaç tane elektronik cihaz var? Örneğin bu yazıyı yazdığım anda masamın üzerinde üç tane uzaktan kumanda cihazı var. Her kumandanın üzerinde ortalama kırk tane tuş var. Her kumandanın yönettiği bir elektronik cihaz ve her bir tuşun yönettiği kimi zaman bir kaç elektronik fonksiyon var. Uzaktan kumanda cihazlarının hemen yanında bir de cep telefonu duruyor. Üzerindeki tuş sayısı o denli çok olmasa da dijital ekranında ardışık tuşa basım dizilimleri ardından çok sayıda fonksiyonu üretebilecek durumdayım. Sadece elektronik cihazlar mı? Hayata dair o kadar çok sayıda ayrıntı var ki… Akbilimi doldurabileceğim otomatın ya da köprü ve otoyollardan araçlarla geçmemizi sağlayan OGS cihazının nasıl çalıştığını biliyorum. Markette hangi kartları kullanmam gerektiğini ve her birisine ait şifreyi biliyorum.  Markette satılan binlerce ürünün markette dizildikleri rafların konumları dahil ürünlerin kendilerine ait çok sayıda bilgi de hafızamda yer edinmiş durumda. Bir ürün alırken son kullanma tarihine bakmam gerektiğini bilirim. Besin değerleri ve içindeki bileşenleri okurum. Fiyatlarını bilirim. Sık satın aldığım ya da bir şekilde karşıma sık çıkan ürünlerin ambalajları bana tanıdık gelir. Üzerindeki grafik tasarım, renkler, logolar hep tanıdıktır. Gazeteyi ya da televizyonu açtığımda okuduklarım ya da izlediklerim hakkında genel olarak fikir sahibiyimdir. En kötü ihtimalle yüzlerce şarkıcı isimi sayabilirim. Yüzlerce şarkının notaları (melodisi) ve sözleri hafızamdadır. Sadece eğlenceli şeyleri bilmek değil bu… Hayatımı devam ettirebilmek için o denli ayrıntıyı bilmek zorundayım ki. Üstelik yaşam tarzımızın bize öğrettiği bu ayrıntılarla çocukluğumuzdan beri birlikte yaşamak zorundayız.

Üç yüz yıl önce, Anadolu’nun bir köşesinde, ırmak kenarındaki bir köyde yaşayan bir çiftçi olduğunuzu düşünün şimdi de… Çocukluğunuzdan itibaren, hayatınızı devam ettirmek ya da kolaylaştırmak için öğrenmeniz gereken şeylerin bir dökümünü yapmaya çalışın. Hangi tohumu hangi mevsimde ekmeniz gerektiği, güneşin, bulutların durumundan yağmurun yağıp yağmayacağı, hangi çapanın hangi toprakta daha etkili olduğu ya da bunun benzeri şeyler… Bir cep telefonunu kullanabilme becerisiyle kıyaslandığında çok daha dinamik ama az “data” gerektiren bilgiler bunlar… Hayatımız (beynimiz) kesin ve acımasız bir şekilde “data” işgali altında. Çok şey biliyoruz ama bu bilgiler hayatın anlamı üzerine edindiğimiz tecrübelerden oluşmuyor. Bu bilgiler sadece bir elektrik düğmesini açıp kapamak gibi beynimizin kıvrımlarında 0 ve 1 değeri ile ifade edilebilecek türde… “Bilmek” kelimesini bu mekanik “data kazanımlarının” karşılığında kullanmak zorundayız. Asıl sahip olmamız gereken şey için bir kelime aradığımda aklıma ilk gelen şey “irfan”. Arif olmak ya da irfan sahibi olmak kesinlikle “dataları bilmek” değil. Fenomenler evrenine ait bilgi değil de, anlamlar evrenine ait bilgi karşılığı olarak başka bir kelime halihazırda aklıma gelmiyor (1).

Alvin Toffler‘in de başka türlü ifade ettiği, modern insanın dramıdır bu. Belki de bu yüzden her şeyden korkuyoruz. Hayatı anlayamadığımız için ölümden bu denli korkuyoruz. Hastalıklardan korkuyoruz. Fakirleşmekten korkuyoruz. Yaşam tarzımızın kötüleşmesi ihtimalinden korkuyoruz. Terörden, savaştan, kuyrukluyıldızlardan, meteorlardan, her şeyden korkuyoruz.

Evet, bu hala senaryo yazarlığı ile ilgili bir yazıdır. Çünkü senaryo yazarlığı hayata dair bir şeyler yazmakla ilgilenir. Senaryo yazarları da diğer tüm insanlar gibi hayatı ve anlamını kavramaya çalışan insanlar olmalıdır.

İşte bu yüzdendir ki yalın düşünmeyi becerebildiğimiz sürece dataların arkasındaki anlamları yakalayabiliriz. İşte bu yüzdendir ki senaryo yazarken olabildiğince basit düşünebilmeliyiz. Tıpkı bir çocuk gibi… 14.yüzyıldan bugüne gelen bilimsel düşünce prensibinin bir senaryo yazarına da faydası dokunabilir: Occam’ın usturası. Bu ustura, bir fenomene ait olası açıklamalardan en basitinin tercih edilmesini önerir. Bir senaryo yazarı da anlatmak istediği şeyleri anlatmak için en yalın yolu seçmelidir. Yalın, basit demek değildir. Karakterlerin ve olayların temsil ettiği anlamlar, bir senaryo yazarının yalınlaştırma çabaları sonucunda yalınlaşır. Yoksa her ilişki, her olay yalınlaşma eğiliminde değilse karmaşıklaşma eğilimindedir ve bu bizi kaosa götürür. Bir senaryo bulmaca gibi olabilir. Ama fenomenolojik ve ontolojik açıdan son derece yalın olabilir. Amaç da bu olmalıdır zaten.

Böylelikle senaryo yazarlığı ile ilgili en temel ilkelerden birine ulaşmış oluyoruz: Yalın düşün! (2)

(1) sözlük karşılığı: “irfan; gerçeği anlama hususundaki güçlü seziş yeteneği, görgü ve sezişten gelen ruh uyanıklığı”
(2) ingilizcesi: think simple!

İvedik vs. House

İvedik - House

İvedik - House

Recep İvedik’le ilgili hep yazılıp söyleniyor: “İnsanların yapmak isteyip de yapamadıkları bir anti kahraman olduğu için çok sevildi” Aynı şeyi Dr.House için de söyleyebiliriz. Peki Recep İvedik ile House M.D. gerçekten aynı / benzer / özdeş mi?

Mesele özdeşlik meselesi değil, hedef kitle meselesi. Birinde hedef kitle 8-15 yaş (ancak  buna rağmen filmin reytinginin “R” - yani 18 ve üstü seyirciye uygun olması gerekiyor) diğerinde hedef kitle 18 ve üstü, reytingi olsa olsa “PG” olabilecek seviyede. House, entelektüel seyircinin yapmak isteyip de yapamayacağı şeyleri özgürce yapan bir karakter. Senaryo son derece zekice yazılmış. İvedik ise başka türlü. Kısacası House; okumuş insanların Recep İvedik’i. İtiraf etmeliyim; House çok iyi. Bu durumda İvedik de iyi oluyor mu? Malesef hayır. Çünkü limbik seviyede tatmin edici olmak bizi “iyiye” götürmüyor.

İlginç değil mi?

Beyaz Gemi

… Oğlanla kız hıçkıra hıçkıra ağlıyorlardı. Uçurumdan aşağı bakınca gözleri kararıyor, irkiliyorlardı. Bu durumda ihtiyar kadının söyledikleri kulaklarına girer miydi hiç! Nehrin dalgaları çağıl çağıl, uğul uğul akıyordu.

Çopur Topal Nine çocuklara:
- Haydi yavrularım, son bir defa kucaklaşıp vedalaşın, dedi. Böyle derken ikisini birden kolayca itebilsin diye kollarını sıvıyordu. Konuşmaya devam etti: Beni bağışlayın sevgili yavrularım… Ee, ne yapalım, kaderiniz böyleymiş… Bilesiniz ki, isteyerek yapmıyorum bu işi… Ama sizin iyiliğiniz için böylesi…

İhtiyar kadın cümlesini bitirmeden yanıbaşlarında bir ses duyuldu:
- Bekle ey ulu bilge kadın! Bu günahsız yavruların canına kıyma!

Topal Çopur Nine ardına baktı ve gözlerine inanamadı. Şaşakalmıştı. Çünkü orada durup konuşan bir ana maral idi. Hüzün dolu kocaman gözleriyle sitemli sitemli bakıyordu ona. Süt gibi beyazdı. Karnının altı ise yavru deveninki gibi saçak saçak boz yünlerle kaplıydı.

- Sen de kimsin? Niçin insanların diliyle konuşuyorsun? dedi Topal Çopur Nine.
- Ben Ana Maral’ım. Maralların anası. İnsanların diliyle konuşmasam ne dediğimi anlamaz, beni dinlemezsin. …

Cengiz Aytmatov

Cengiz Aytmatov (1928 - 2008) evinin çalışma masasında. Fotoğraf M.Akif Malatyalı.

Beyaz Gemi’den. Cengiz Aytmatov.

Senaryo ve Kurallar

Bütün başarılı senaryoların belirgin kurallara göre yazıldığı sıklıkla söylenir. Bu fikir son yıllarda hızla yayıldı çünkü rahatlatıcı bir sonuç doğuruyor: Eğer kurallara uyarsam, nihayetinde başarılı bir senaryo yazabilirim.

Nuovo Cinema Paradiso

Nuovo Cinema Paradiso

Eğer çok basit senaryolar yazacaksanız bu doğru. Ancak yazma işini gerçekten ciddiye alıyorsanız, senaryo yazmak trafik kurallarına uyarak araba kullanmak gibi değildir. Senaryo yazmanın asıl güçlüğü gerçekten çok sayıda iyi fikre, çok iyi fikre ihtiyacınız olmasıdır. Diğer insanlardan çok daha fazla iyi fikriniz olmalıdır. Bu; herkesin iyi senaryolar yazamamasının temel sebebidir.

Güçlü bir iç sese ihtiyacınız var. Bu iç ses doğuştan gelmez. Tıpkı müzisyenlerin kulaklarını eğitmeleri gibi yoğun bir şekilde ve ısrarla kendinizi geliştirmeniz gerekiyor. Bu yaklaşım iyi fikirle kötü fikir ayrımına varıp sıradan olmayan işler üretmenize yarar. Yaratıcı faaliyetle analitik düşünceyi, yıllar süren eğitimden sonra birlikte yönetebilmenizle sonuçlanan bu karmaşık süreç, sizin iyi senaryolar yazmanızı sağlayacaktır.

Çok sabırlı olmaya, yazmaya karşı büyük bir sevgiye ve buruşturup atacağınız kağıt çöpleriniz için kocaman bir çöp sepetine ihtiyacınız var.

Hochschule für Fernsehen und Film München websitesinden…

Drama Yazarlığı ve Arketipler

Arketip Kavramı

Bir drama yazarının karakterlerini oluştururken ilham alacağı ya da referans olarak kullanacağı arketipler daha çok C.G. Jung’un takipçileri tarafından ayrıntılandırılmış ve listeler halinde ortaya konmuştur. Bu arketiplerin tanımlanması aşamasında mitolojiden, dinden ve klasik edebiyat örneklerinden ciddi bir şekilde faydalanılmıştır. Arketip vikipedi’de “kalıp, şablon, ilktip şeklinde ifade edilir ve gerçekte insan kültürünü oluşturan yapı taşlarıdır” şeklinde tanımlanıyor (1).  Biyoloji Terimleri Sözlüğü, arketipi “Bir tür ya da türler grubunun varsayılan atasal tipi” olarak tanımlamış. Arketipler, Jung’un ifadesiyle, kolektif bilinçaltının içerikleridir. Bir tür ilkel ya da daha doğru bir ifadeyle “ilksel”, atalarımızdan alınan imajlar da diyebiliriz (2). Jung’a göre zihnimizin biçimlenmesine yardım etmiş ve ana ruhsal koşullarımızı saptamış, belirli bir dünyada yaşamaktayız. Doğuştan getirdiğimiz sınırlarımız içinde kalmak zorundayız. Bu nedenle dünya, benliğimizi şekillendirmekte, biz de dışımızdaki dünyaya bu kalıplarla bakabilmekteyiz.(3)

Drama yazarının stereotipler (basmakalıp karakterler) yerine arketiplerle çalışması gerekliliği de aşikar. Bir stereotipin ne yapacağı önceden kesin olarak tahmin edilebilir. Statik bir ruh yapısına sahiptir. Karşılaştığı her güçlüğü aynı ruh haliyle karşılar ve tepkisi de her duruma karşı hemen hemen aynıdır. Bu nedenle arketip yazmak, drama yazarının elindeki en güçlü silahtır.

Eril Arketipler:

Bir arketip yazmak...

Lider, Şef: Doğuştan gelen bir lider olabileceği gibi liderliğe giden yolunu kendi de çizmiş olabilir. Serttir, kararlıdır, sonuç odaklıdır. Sonuç odaklı olması sebebiyle pek esnek değildir ve otoriterdir. Tıpkı Uzay Yolu’ndaki William Shatner, Godfather’daki Marlon Brando gibi.
Kötü Çocuk: Tanıması zordur, sınırlarda yaşar. Asidir ya da yolun akış yönünün tersine gider. Keskindir, değişken ve istikrarsızdır. İdeallerini kaybetmiştir ve uyanıktır. Rebel Without a Cause’daki James Dean ya da Good Will Hunting’deki Matt Damon gibi.
En İyi Arkadaş: Sevimli ve güvenlidir. Kimseyi yüzüstü bırakmaz. Naziktir, sorumludur, kibardır. Kimi zaman pasiftir çünkü hiçkimsenin duygularını incitmek istemez. varlığını her zaman hissettirir. The Wedding Singer’daki Adam Sandler, Lord of the Rings’deki Samwise Gamgee gibi.
Cazibeli: Neşeli, dayanılmaz, baştan çıkarıcıdır. Bağlılık duygusundan yoksun ve sorumsuzdur.  Çapkın olabilir ama kolay kolay kendini bir kadına adamaz. Titanic’teki Leonardo DiCaprio, Maverick’teki Mel Gibson gibi.
Kayıp Ruh: Duyarlıdır. Çilekeş, ağzı sıkı, derin düşünen ve bağışlayıcı biridir. Aynı zamanda saldırıya açıktır. Başıboş bir gezgin ya da toplumdan dışlanmış bir kimse olabilir.  Çalıştığı zaman yaratıcı olabilir ama büyük ihtimalle yalnızdır. Lethal Weapon’daki Mel Gibson, Beauty and the Beast’teki Beast gibi.
Profesör: Her soruya cevap veren analitik bir zihin. Mantıklı, içe dönük, katı fikirli ve kendi duygularını ifade ederken samimidir. Soğuk, gerçekçi ama aynı zamanda dürüst ve inançlıdır. Sizi yüzüstü hiç bırakmaz. Star Trek’deki Leonard Nimoy gibi.
Afili Delikanlı: Cesur, korkusuz ve kaşiftir.  O bir maceradır. Devamlı hareket halindedir.  Bir kovalayan ve heyecan olmazsa mutlu olamaz. Star Wars’taki Harrison Ford, The Mask of Zorro’daki Antonio Banderas gibi.
Savaşçı: Onurlu ve asil şampiyondur. Şovalye ruhlu bir kurtarıcıdır. Durmak nedir bilmez ve asla pes etmez. Dirty Harry’deki Clint Eastwood ve Gladiator’daki Russell Crowe gibi.

Dişil Arketipler:

İş Kadını: Bir sonuç insanı olarak başarı basamaklarını adım adım tırmanır. Bunu yaparken dışarıdan kabul edebileceği tek şey saygıdır. Amacı onun için dünyadaki yegane önemli şeydir. Bu uzun yolda önüne çıkan küçük engellerin pek önemi yoktur.
Baştançıkarıcı: Bir salona, bir mekana girdiğinde istisnasız herkesin dikkatini çeker. Gizemli ve numaracıdır. Yolu ne kadar uzun olursa olsun güvensizliğini gizler. Onun için hedefe götüren her yol mübahtır, bu sebeple müthiş bir hayatta kalma içgüdüsü vardır.
Sevimli Yaramaz Çocuk: Gözü en yüksekte değildir. Kendi küçük dünyasındaki mutluluk ona yetmektedir. Cesur ve dürüsttür. Takım oyuncusudur. Sister Act’deki Whoopi Goldberg, Shrek’deki Prenses Fiona gibi.
Özgür Ruh: Müthiş iyimser, hiç duyulmamış ezgilerle dans eder, oyuncu ve eğlence düşkünü, bir çiçeğin kokusu ve rengine duyduğu hayranlığın gereği her zaman mola verebilir, kafasıyla değil kalbiyle hareket eder. Dharma & Greg’teki Jenna Elfman ve Clueless’taki Alicia Silverstone gibi.
Sahipsiz Çocuk: Eli kolu bağlı kurtarıcısını bekleyen, rüzgarda sürüklenen bir kuru yaprak, çocuksu bir masumiyet. Kahramanları kurtarma görevine çağıran bir acziyet hali. Aptal değildir, asla düşmanlarına saldırmaz, sadece inanılmaz bir dayanma gücüne sahiptir. Görevi, kurtarılmaktır.
Kütüphaneci: Kontrollü ve akıllı. Dikkatli ve kuralcıdır. Fakat o kalın gözlüklerinin ya da görünmeyen zırhının altında tutkuludur.  Ya sınıfında her zaman birinciliği garantide olan bir öğrenci gibidir ya da kütüphanede gizlenen utangaç bir fare gibi. The X-Files’daki Gillian Anderson gibi.
Dişi Şovalye: Sahipsiz çocuğun tam tersi kurtarılmayı bekleyecek değildir. Görev insanıdır. Çözüme kendi bildiği gibi ulaşmaya çalışır. Amacına ulaşma yolundaki her şeyi süpürür geçer. Alien serinideki Sigourney Weaver gibi.
Besleyici, Anaç: Yetenekli, sakin. Ruhu besler. Çevresindeki herkesle ilgilenir, mükemmel bir dinleyicidir ve etrafına neşe saçar. Ladyhawke’taki Michelle Pfeiffer, A Beautiful Mind’daki Alicia Nash gibi.

Kötüler:

Zorba: Bedeli ne olursa olsun güç sahibi olmak ister. Kuralsız savaşır ve düşmanlarını ayakları altında ezer. Bütün denetimi elinde tutmak ister, onun yolunda durmamalısınız.
Alçak: Öfkesiyle yakan sahipsiz evlat. İstediklerine sahip olamaz, çevresindeki herkesi bağlayarak acı çektirir. Başkalarını harekete geçirmeyi sever. Kendi aykırı isteklerini açıkça ifade etmeyi sever. Bu şeytani numaracı tarafından sakın kandırılma! Çünkü o nefret yumağıdır.
Şeytan: İnsanlara hakettiklerini verir, cazibesiyle büyüler ve yıkımlarını getirir. İnsanların ahlaki zayıflıklarını keşfetme konusunda çok yeteneklidir.
Hain: İkili oynar ve kendisine en çok güvenen kimseye ihanet eder. Kimse onun içindeki kötülüğü farkedemez. destekleyici gülümsemelerine, samimi görünüşüne rağmen arkadaşlarının felaketine sebep olur. Arkanı dönme, sana zarar verebilir.
Dışlanmış: Başkalarının yanından eziyetleve çoğu zaman da haklı bir sebeple sürgün edilmiş uzaklaştırılmış olmasına rağmen içinde müthiş bir aidiyet isteği vardır. Kurtarılmayı çok ister ama bunu başkalarının kurban olmasıyla kazanmayı da göze alır.
Sadist: Şiddet ve psikolojik zalimlik bu adamın oyunlarıdır. Kendi hatırı için acı çektirmekten zevk alır. Ve bu oyunları beceri ile oynamaktan hiç çekinmez.
Terörist: Bu kara şovalye çarpıtılmış bir ideale göre hareket eder, kendini haklı görür ve kendi erdemine inanır ve çevresindeki herkesi buna göre yargılar. Ahlaki açıdan ikna edilemez bir durumdadır.
Şıllık: Aldatır, yalan söyler, çalar. Onun başarıya yükselişi etrafındaki pek çok insanda kötü izler bırakmıştır. Etrafındaki kimseyi umursamaz. Önemli olan sadece kendi hayalleridir.
Kara Dul: Kurbanlarını ağına çeken örümcek gibidir. İstediği bir şeye sahip olan birinin ardından koşar, yaptığı en iyi şey insanların kandırılmayı istemesini sağlamaktır. Baştan çıkarmanın her yolunu en ince ayrıntısına kadar bilir.
Sırttanbıçaklayan: Bu iki yüzlü “dost”, kendisinden şüphelenilmemesini bir şekilde sağlar. Sevimli bir gülümsemeyle kurbanlarının sırlarını öğrenir ve zamanı geldiğinde bu sırrı onların aleyhinde çekinmeden kullanır. Yardımsever görüntüsü vardır.
Çıldırmış: Bu dengesiz çılgın kadın çevresindekileri de bu çılgınlığın içine çekebilir. Bütün dünya uygun adım yürürken adımlarını şaşıran o olsabile ona göre bütün dünya yanılmaktadır.
Parazit: Bu zehirli içki, sadece kendi rahatı için işbirliği yapar. Kendi güvenliği devam ettiği sürece bu davranışına devam edebilir, devamlı kendini seçeneği olmayan bir kurban gibi görür, ondan merhamet beklemek yanlış olur, hiç kimse için parmağını bile kıpırdatmaz.
Düzenbaz: başkalarını mahvetmek için devamlı planlar yapar. Bir kedinin fareyle oynaması gibi insanların hayatları ile oynar. Karmaşık tuzakları sabırla kurmak onun en büyük zevkidir.
Fanatik: Aşırı fikirlerinde ısrarcı olan bu kişi iyilik adına her kötü işi yapabilir. Hiç kimse dost ya da düşman değildir. Kendi fikir ve davranışlarını hep haklı çıkarır, bir başarısızlık varsa bu hiç bir şekilde onun suçu değildir.
Baskıcı Anne: Kontrolü tamamen elinde tutan bu kadın, çevresindeki hayatlar için her zaman en doğrusunu bilir. Her şey onların kendi iyiliği içindir. “Çocukları” onun kurallarına uygun davrandıkları sürece onlara karşı son derece korumacıdır, asla toz kondurmaz. (4)

Büyücü, Kral, Aşık, Savaşçı

Asıl Mesele:

Asıl mesele, yukarıda yazılan kişilik özelliklerini, sınıflandırmaları bir kalıp gibi birebir alıp uygulamak değil. Eğer bu özellikler drama içinde statik, değişmez özellikler ve durumlar olarak yazılırsa arketip olmaktan çıkar. Stereotip olur. Her durumda aynı, değişmez, şaşmaz, nasıl davranacağı önceden bilinebilir, iç çatışması olmayan; yani gerçek olmayan bir şeye dönüşür. Bir heykelden farksızdır. Stereotip deyince TV’lerimizde örneklerini sıklıkla görebileceğiniz karakterler gözünüzde canlanacaktır. İşi gücü kötülük olan, sabah akşam durmaksızın kötülük yapmak isteyen bir karakter arketip yazarının yapacağı iş değildir. Ya da tam tersiyle hiç iç çatışma yaşamayan bir iyi karakter olabilir mi? Gerçekçi mi? Asıl mesele, karakteri bir varoluş sürecinde yazabilmektir. Arketip yazarı dinamik karakterler yazar. Onun karakterleri devamlı bir değişim içindedir.

(1): Arketip - Vikipedi
(2): Sosyal Psikoloji Sözlüğü, Nuri Bilgin, Bağlam Yayınları sf. 32
(3): Dört Arketip, Carl Gustav Jung, Metis Yayınları, sf.12
(4): Heroes & Heroines, Tami Cowden

The Prisoner

Çok yakından baktığında, Dünya güzel görünmüyor. Vahşete aşık oluyoruz. Pornografi yapıp adına haber diyoruz. Günlük korku dozları… Gelen felaketin ekolojik olduğunu sanıyoruz, ama, hayır…  Sorun politik… En büyük savaş psikolojik olandır.

Hayır... Sorun burada...

Hayır... Sorun burada...

Burada.

Kendimizi şişmanlatıyoruz ve nefes almakta zorlanan solgun hayvanlar oluyoruz duygudan yoksun yetişiyoruz, acımasızlık bizi eğlendiriyor. Yani “sanki, insana ait olan” yeni bir dünya yaratıyoruz..

Altı

Altı

Bir fısıltı duyuyorum benim yanıldığımı, onların ise haklı olduğunu söylüyor ve başından beri vahşiler doğru olanı yapıyordu…

Last.fm