Senaryo Nasıl Yazılır – 8

İnsanların mutlu mesut yaşadıkları dünyanın en sakin
ve huzurlu köyünde, herkes çiftçilikle ve günlük basit
işlerle uğraşmaktadır. Her gün bir öncekinin aynısıdır.
Sabahları erken kalkılır, hayvanlar yemlenir, tarlalar
sürülür, ekinler toplanır, sütler sağılır, akşam olunca
eve yorgun gelinir, yemek yenilip yatılır ve nihayet
uyunur.

Birbirini takip eden böylesi olayların bir anlatı/öykü oluşturmayacağını daha önce belirtmiştik. Değişimsizlik eşittir öyküsüzlük. İşin gerçeği insanların dertsiz oldukları böyle bir köy kadar huzursuzluk veren başka bir şey zor bulunur. Yarın ne olacağını tahmin etmek hiç zor değil. Bir sonraki gün de öyle. Sırf öykü ortaya çıksın diye böyle ‘görünürde mutlu’ bir köyün mutsuzluğunu istemek ahlak dışı bir tutum gibi görünebilir ancak gerçek tamamen farklıdır. İnsanların daha ahlaklı olabilmeleri için bir sorunla, bir musibetle yüzleşmeleri gerekir. Batı dünyası (özellikle aydınlanma sonrası geliştirdiği) ahlak görüşlerinde insanın mutluluğu ile fiziksel konforu arasında bir ilişki kurmuştur. Jeremy Bentham ve John Stuart Mill gibi düşünürlerle birlikte anılan utilitarizm ya da faydacılık, çok sayıda tamamlayıcı ve karşıt görüşleriyle birlikte, bir anlamda insan için ‘konfor’ tesisi üzerine geliştirilen bir etik teorisi olmuştur. Faydacılığın, kişinin -karnının doyması gibi- temel fiziksel ihtiyaçlarının tedarik edilmesi gibi pratik amaçlar ile ahlak arasında somut bir bağ kurmak anlamına geldiğini düşünebiliriz. Oysa doğu toplumlarında kişinin acıları adeta kutsallaştırılmaktadır. Batılılar için bir hintlinin çivilerle kaplı bir yatağa uzanması anlaşılabilir olmadığı gibi karikatür olabilecek kadar gülünç ve saçmadır da. Sadece uzak doğu dinlerinde değil çoğu sufi geleneğinde de bir tür içsel yolculuk hedefleyen öğretiler için ‘çile’ son derece yaygın başvurulan bir yöntemdir. Ne var ki ironik bir şekilde; yirminci yüzyılda batı dünyasının doğu dinlerine büyük bir açlıkla ilgi duyması gibi (bkz. Beatles – Ravi Shankar ilişkisi),

doğu toplumları da en katıksız utilitaryenlerden daha pragmatik olduğu bir dönemden geçiyor. Çünkü acıklı bir şekilde doğu dünyası hariçten bir öğreti yardımıyla acı ve çileye odaklanmak zorunda değil. Acı, uzunca bir süredir, doğunun her yerinde. Bunun sonucu olarak da gelenekten habersiz pragmatik doğulu profili karşısında üç yüz yıllık konfor düşkünlüğü ve pragmatizmden bunalmış içsel yolculuk arayışındaki batılı profili ile karşılaşıyoruz. Bu çok tartışılabilir ve su götürür tasviri yapmamızın bir sebebi var: Acı ile ahlaki olgunlaşma arasındaki ilişkiyi vurgulamak. Mutluluk ve yeknesaklık dolu köyümüze geri dönecek olursak; senaryo yazarı olarak, herkesin dilinden düşürmediği ama çok iyi anlaşılmayan ‘çatışma’ ihtiyacının aslında ahlaki bir ihtiyaç olduğunu sonucuna varıyoruz.

Plot yazarken senaryoda kurmak istenilen değişim dinamikleri mutlaka bu ahlaki temele dayandırılmalıdır. Senaryo yazarlığı bir değişim yazarlığı ise, senaryodaki karakterlerin değişimleri onları etik (ahlaki) kararlar almaya mecbur etmelidir. Karakterlerin doğru bir karar almak gibi bir mecburiyeti yoktur. Hata yapabilirler. Bilakis, karakterler hata yaparsa senaryonun akıbeti için daha iyi olur. Ama hatalı ya da doğru karar vermiş olsa da, karakterler, tanım olarak etik bir düzlemde davranmak mecburiyetindedir. (Yazıda kullandığımız ahlak sözcüğü terminolojik anlamda düşünülmelidir, yoksa günlük dilde yaygın bir şekilde kullanılan terbiye vs. anlamıyla değil

Bu durumda:

Yaklaşık yarım A4 sayfasına sığdırmanız gereken bir plot üzerinde çalışmaktaysanız:

  1. Karakterler üzerinde etik bir dönüşüme zemin hazırlayacak bir yeknesaklık tanımlamanız
  2. Yeknesaklık ile tam bir zıtlık ve çelişki veren bir dönüm noktası, bir tetikleyici olay tasarlamanız
  3. Tetikleyici ve yeknesaklığı bozan unsurlara karşı yeknesaklığı geri getirmeye çalışan bir karakter (protagonist) tasarlamanız
  4. Öykünün evrenini değiştirmek için sözleşmiş gibi art arda patlak veren olaylar zinciri tasarlamanız
  5. Protagonisti, evrenin değişiminde (tercihen) aktif rol oynadığı bir pozisyona taşımanız
  6. Öykü öncesi (yeknesak) evren ile öykü sonrası yeni evren arasında aşikar bir ayrım yapmanız. Eski ve yeni arasında bir ölüm kalım savaşı tasarlamanız
  7. Ne kahramanın eski kahraman, ne de evrenin eski evren olduğu yeni bir durum hazırlamanız

gerekmektedir.

Bu sayede, aslında, öykünüzdeki (senaryonuzdaki) olayların ve karakterlerin değişimlerini mümkün olan en iyi şekilde tasarlamış olacaksınız. Her yerde karşınıza çıkan ve Aristo’ya dayandırılan üç perdeli yapı ve senaryoda karakter ile ilgili söylenebilecek pek çok şey, görüldüğü gibi plot aşamasında çözüme kavuşmuş oluyor. Yazının başında verdiğimiz örnek öykü ile plot çalışmamızı örneklendirelim:

Beowulf ve Ejderha

  1. Sevimli, neşeli, huzur dolu bir köy. Adeta rutin mutluluklar cenneti.
  2. Yakındaki bir dağda bir ejderha bin yıllık uykusundan uyanır ve köylülerin hayatı altüst olur.
  3. Ejderhanın köydeki hayatı yaşanmaz hale getireceğini düşünen, eski sıradan köylü yeni Kahraman (protagonist), gidişata ‘dur’ demek için eylem alır.
    ————— Birinci Perdenin Sonu —————
  4. Kahraman örgütlenir, silahlanır, yardımcılar ve ihanet edenler edinir.
  5. Beklediği yardımı bulamaz ve tek başına (belki komik derecede naif/zayıf bir yardımcısıyla) ejderhayı öldürmek için dağa doğru yola çıkar. Başına gelmedik kalmaz. Onca güçlükle hazırladığı silahlarının ejderha karşısında işlevsiz olduğunu fark eder.
  6. Ejderha ile yüzleşir. Hiçbir şey köyden göründüğü gibi değildir. Ejderha da zannettiği ejderha değildir.
    ————— İkinci Perdenin Sonu —————
  7. Savaş sona ermiştir. Ejderha ölmüştür ancak, ne köy ne de kahraman bir daha eskisi gibi olmayacaktır.
    ————— Üçüncü Perdenin Sonu —————

İnsanların konfor içinde yaşadığı bir evrende kimin iyi kimin kötü olduğunu bilinemez. Sorunlar insanların gerçek değerinin ortaya çıkmasını sağlar. Bir travma ne denli büyükse insanların ahlaki tutumları arasındaki farklılıklar o denli büyük olur. Ejderhadan önce köy halkı ne ihaneti ne de kahramanlığı tecrübe etmemişti. Ejderha ortaya çıktı ve öyküdeki her karakter bir çeşit içsel ve ahlaki yolculuğa da çıkmış oldu.

Ejderha ve mutlu köy benzetmesi çok açıdan öğreticidir. Yaşadığımız hayatlar bize zaman zaman konfor dolu dönemler sağlayabilir. Ama sizi temin ederim, her zaman bir ‘ejderha’ vardır ve köydeki kahramanlardan biri miyiz yoksa hainlerden biri mi yoksa etliye sütlüye karışmayan kalabalıklar içinde miyiz, bu bir şekilde ortaya çıkacaktır.

İnsanı ve hayatı anlamak ve kurmaca yazarlığı arasındaki ilişki çok açık…

Senaryo Yazarlığı kategorisine gönderildi | , , , , , , , , , , , , , , , , ile etiketlendi | 1 Yorum

Senaryo Nasıl Yazılır – 7

Bir resim kursuna gidecek olursanız, ilk dersinizde sizi bir tuvalin önüne oturtup şöyle bir resmin;

Vassily Kandinsky, kompozisyon 7, 1913

Ya da şöyle bir resmin;

Joan Miro, The Smile of the Flamboyant Wings, 1953

nasıl çizildiğini anlatacaklarını sanıyorsanız aldanıyorsunuz. Kalemler ve kağıtlar hakkında kabaca bir bilgi verdikten sonra büyük ihtimalle önünüze bir vazo koyulacak ve gördüğünüz haliyle kağıda çizmeniz istenecek. Picasso olma yolunda attığınız ilk adımın bu kadar basit olması size bir resim kursu öğrencisi olarak ağır geliyorsa kursa devam etmeseniz daha iyi olur zaten.

O halde sinema eğitimine neden Trier, Malick, Tarantino ya da söz gelimi Hitchcock’la başlamanız gerektiğini düşünüyorsunuz? İlk kısa filmini çeken genç bir sinema öğrencisinin, Tarkovski ya da Bresson’la aşık atmaya çalışmasını kötüleyip engellemeye çalışmak değil niyetim elbette ama bir yöntem hatası olduğunu söylemeden de edemeyeceğim. Sinema sanatının öncüleri ve bazı doruk sinemacılar, hem toplumlarının hem de yıllarını verdikleri yoğun kişisel gayretlerinin ürünüdür. Tarkovski’yi Sovyetler Birliği olmadan düşünemeyiz. 17 yaşındaki genç sinemacı adayı neyin ürünüdür? Modern sanat ve modern sinema, özellikle batı toplumlarındaki üç yüz, belki dört yüz yıllık, sayısız çatışma ve dönüşümün sonucudur. Rasyonel devrim olmadan, kolonyalizm olmadan, sanayi devrimi olmadan, iki dünya savaşı olmadan bugünün sanatını düşünemeyiz. Tarihsel, sosyolojik, psikolojik, teknolojik, siyasi, bilimsel sebepler ve sonuçlardır bugünün dünyasının resmini çizen. ‘1850 sonrası İngiltere’ olmadan Marksizm düşünülemez. Hasılı kelam, genç sinemacıların da her şeyden önce sinemasal yeteneklerini geliştirecekleri kendilerine has ‘vazolar’ var. Picasso olmak zaman ister. Çok emek ister. Hitchcock olmak da öyle.

Önce bu, sonra zamanı gelince yukarıdakiler.

Senaryo yazarlığının ilk önemli adımı anlatacak bir fikre sahip olmaktır. Zaman hızla akıyor. Bugün, yaklaşık yüz yıldır alışageldiğimiz sinema dili değişiyor. Online video barındırma siteleri ya da online hizmet veren, adına televizyon diyemeyeceğimiz online platformlar görsel anlatı dilini değiştiriyorlar. Pek çok şey değişebilir. Artık ortalama doksan dakikalık sinema filmi süresi bir öykü anlatmak için standart bir süre olarak kabul edilmeyecek. Bugün görüntülü anlatı bir kaç saniyeden başlayıp yüzlerce saate varan sürelere yayılabiliyor. Bütün sezon bölümleri aynı anda seyircisine sunulan dizi filmlerden bahsediyorum. Teknoloji pek çok şeyi değiştiriyor.

Genel bir tanımlama yoluna gidecek olursak;

40 dakikaya kadar uzunluğa sahip olan filmler türünden bağımsız olarak ‘Kısa Film’ olarak kabul ediliyor. Bazı film festivalleri kısa film kategorisinde 30 dakika sınırı koyuyorlar. Yine genel olarak bir dizi filmin bölümleri 40 ila 60 dakika kadar bir süreye sahip oluyor. Sezon olarak adlandırılan dizi film bölümlerinin oluşturduğu blok yaklaşık 13 bölümden oluşuyor. Film yapımcıları, -eli yüzü düzgün bir dizi filmden bahsediyorsak- bir yıl içinde yukarıda bahsi geçtiği kadar bölüm süreleri olan bir dizi filmin 10 ila 20 bölümünün çekilebileceğini biliyorlar. Tabi buna tek mekanda geçen sit-com’lar dahil değil. İngilizce durum komedisi kelimelerinin kısaltılarak kullanılması sonucu oluşan bu kelime, ortalama yirmi dakikalık bölümlerden oluşan ve hafta içi beş gün yayınlanan, genellikle komedi türündeki bir televizyon kurmacası formatını ifade etmeye yarıyor. Sinema tarihinde bazı film yapımcılarının yedi sekiz saatlik filmler yaptığını biliyoruz. Ne var ki aynı zamanda ticari bir ürün de olan sinema filmi formatı da genel olarak doksan dakika kabul ediliyor. Eğer destansı bir film çekiyorsanız bu süreyi uzatmanıza ne salon sahipleri ne de yapımcılar itiraz etmiyorlar. Braveheart, Ben Hur, ya da Patton gibi filmlerin anlattıkları konu gereği doksan dakikaya sığıştırmalarının uygun olmayacağı düşünülüyor. Öte yandan unutmamak gerekir ki, söz gelimi, dünya tarihini beş dakikada anlatan videolar çağında yaşamaktayız.

YouTube gibi sayısız video barındıran siteler sayesinde çektiğiniz bir filmi çevrimiçi evrende gösterebiliyorsunuz. Üstelik filminizin ne kadar izlendiğini her an görebiliyorsunuz. Bildiğimiz haliyle sinemanın sahip olmadığı bir şans bu. Çevrimiçi dünyanın kendine göre farklı kuralları ve özellikleri var.

Sinemanın yerini mi alacak?

Kaotik bir durumla karşı karşıya olduğumuz düşünülmesin. Pek çok şey değişebilir. Ama değişmeyen çok önemli gerçekler de var. Değişmeyen ve değişmeyecek olan şeyi merak ediyorsanız sizi şuraya, şuraya ve şuraya alalım.

Bir Yaratıcı Fikir, vaatlerle dolu bir tuvaldir. Ya da istediğiniz heykeli yontmanıza müsaade edecek bir mermer bloğudur. Günümüz Türkiye’si için daha kolay anlaşılabilir bir benzetme yapalım: Bir inşaat yapmak istiyorsanız ilk önce arsa seçmeniz gerekir. İyi bir Yaratıcı Fikir üzerine güzel bir senaryo inşa etmek çok daha kolaydır. Bir Yaratıcı Fikre sahip olduktan sonra ilhama açık bir tasarım evresine girmiş olacaksınız. Bir senaryo hocasının dediği gibi bu evrede çok sayıda problem çözmeniz gerekecek. Bazan bir mühendis gibi matematiksel hesaplar yapacaksınız, bazen de bir şair gibi sezgilerin ve duyguların evreninde gezineceksiniz. Nietzsche, sanatın; hem Apollonik hem de Dionizik bir süreç olduğunu söylemiştir. Aynı anda hem mühendis hem de ozan olmanız gerekiyor demektir.

(Hesap-Kitap-Tasarım yapalım)
(Amaan boşver hayal kuralım eğlenelim)

Öykünüz için bir evren kurarken altı temel kavram ve birbirleri arasındaki ilişkiler hakkında üzerinde yoğun kafa yormanız gerekecek.

Temel kavramlar ve birbirleri arasındaki ilişkiler.

Bu temel kavramları tanımlayış ve idrak şekliniz sizin kim olduğunuzla yakından ilgilidir hiç şüphesiz. Her biri ile ilgili derin okumalar yapmanızda fayda var. Tablodaki her bir kavramın tarih içindeki ve farklı coğrafyalardaki kavranışı değişiklik göstermiş. Böylelikle söz konusu temel kavramları da daha iyi anlamaya başlayacaksınız. Neden temel kavramlara dikkat çekiyorum? Çünkü bir senarist olarak siz; yağmur yağmasını isterseniz, filminizde yağmur yağar.

PLOT

Yaratıcı Fikir aşamasından sonra yazmanız gereken metne Plot adını verelim. Bu metni kimse sizden istemez, istemeyecek. Siz öykünüzü kurarken böyle bir metni yazmaya ihtiyaç duyacaksınız, duymalısınız. Senaryonuzla ilgili hayati tasarımlarınızı bu aşamada yapmanız gerekiyor. Bir öykünün iki temel unsuru olduğundan bahsetmiştik;
Karakter ve Olaylar.
Plot’unuz karakterlerinizi ve olaylarınızı nasıl bir düzen içinde anlatacağınızı tasarladığınız ilk aşamadır. Bir vazo çizmeye başlamak üzeresiniz. İlk önce çiziminizin kağıdın neresinde duracağına karar vermeli, vazoyu hangi açıdan resmedeceğinizi tasarlamış olmalı, vazo üzerindeki ışığı, kağıdınızın ve kaleminizin kömürünün cinsini doğru bir kombinasyon olacak şekilde hesaplamalısınız.

Bir öyküde ya da senaryoda, karakterlerin düzenleniş yöntemi derken kastedilen şey, karakterlerin öykü boyunca nasıl bir değişim geçireceklerinin tasarlanmasıdır. Bir karakterin kendisi ve evren hakkındaki düşünceleri, algısı ve idraki (evet bunlar farklı şeyler) öykünün başında ve sonunda aynı ise elinizde bir öykü yok demektir. Demek oluyor ki bir öyküde karakterler değişmek zorunda. Bir karakter nasıl değişir?

Olaylar insanları değiştirir.

Ama bir saniye! Çoğu zaman olaylar insanların eylemleri sonucu ortaya çıkar. Olaylar varoluşsal olarak insanlara bağımlıdır. Şöyle açıklayalım: Kimsenin yaşamadığı bir toprak parçasında deprem olması, bir öykücü için bir anlam ifade etmez. Yani fizikteki olay tanımı, bizim bir öykü yazmamız için yeterli değil. Olaylar karşısında insanların durumu etken ya da edilgen olabilir. Bu bir karmaşa değil. Çünkü değişim halindeki insan, farklı zaman dilimlerinde etken ya da edilgen özelliklere sahip olabilir.

Bir anlatıda insanlar (karakterler) olmadan
olaylardan söz etmek mümkün değildir.

Tablomuzdaki hangi temel kavramları, hangileri arasındaki ilişkileri tartışmakta olduğumuza dikkatinizi çekmek isterim. Değişim kavramı sizce tablodaki hangi kavramlarla ilişkilendirilebilir? Çinlilerin binlerce yıldır evrende olup biten her şeyi anlamak için biriktirdikleri bilgeliklerin toplandığı kitabın adı (I Ching) Değişimler Kitabı’dır. Manidar değil mi?

I Ching, Değişimler Kitabı

PLOT(*): Boşluklar dahil 1500 vuruşluk bir metinde öykünüzün, olay ve karakterlerinin özetlenmiş halidir.

Acemi yazarlar, yazmaya oturduklarında çoğu zaman tasarım duygusunu kaybederler ve öyküleri üzerindeki kontrolleri de yok olur. Acemi yazarın zihni durmaksızın çalışır, pek çok iç ses, yazma eylemine müdahale eder, yazar da (acemi olduğu için) hangi sesi ciddiye alıp hangisini duymazdan geleceğine karar veremez haldedir. Ayrıca çok sık yaşanan bir başka sorun da, yazarın öykünün bir yerinde söylenecek bir söze, yazarı etkileyen bir sahneye, bir duruma saplanıp kalmasıdır. Gerçekte öykünün amacına hizmet etmeyen, yaratıcı fikri desteklemeyen bir fikirse bu, bütün öykünün gidişatını olumsuz etkileyecek hatalar zinciri ortaya çıkar. Yazar saplantı haline getirdiği sahneyi, lafı yazabilmek için yapılmaması gereken hamleleri yapar. Öykü üzerindeki kontrolü kaybeder, amaçtan uzaklaşır, öykü bütünlüğü zedelenir. Üstelik yazarın saplanıp kaldığı bu küçük parçalar (büyük ihtimalle) yalnızca kendisi için anlamlıdır. Bu durum şiir için anlamlı olabilir. Ancak (genel olarak) sinema bu kadar kişisel değildir. Sinema seyirci için yapılır, ‘kişisel sinema’ pek çok sebeple sinema eğitiminin bir parçası olamaz. Vazo çizmek kişisel değildir. Vazo nesnel bir gerçekliğin tuvale aktarımıdır. Ressam adayının vazo ile ilgili kişisel deneyimi resim hocasının ilgi alanına girmez.

(*) Plot; öyküyü daha iyi kurabilmek için yazarın kişisel gayretidir. Sinema sektöründe geçerli ve yaygın bir tanımlama değildir. Aynı kelimenin farklı anlamlarda kullanıldığını görebilirsiniz. Karakter – Olay tasarımının ilk etabına ben bu ismi verdim siz kendi seçtiğiniz başka bir isim verebilirsiniz.

Film Yapımı, Senaryo Yazarlığı kategorisine gönderildi | , , , , , , , , , ile etiketlendi | 2 Yorum

Senaryo Nasıl Yazılır – 6

Gurbetten geldim, çok param var, başrol oynamak istiyorum.

Cebi para dolu bir gurbetçi yurda dönmüştür; ancak gençlik
hayalleri ölmemiştir, kendisini eskiden beri dövüş sanatlarında
gösterme arzusuyla yanıp tutuşmaktadır. Güzel kızları kurtarıp
kötü adamları patakladığı bir filmde başrol oynamak
istemektedir. Siz de çıkış yapmak isteyen bir senaristsiniz. Ne
yapardınız?

Bir sinema filminin çıkış noktasının sekiz saniyelik bir fikre indirgenebildiği takdirde ‘iyi’ olması, pek çok tartışmayı beraberinde getirebilir. Böyle bir tartışmada ileri sürülecek bütün fikirler gerçeği bir miktar yansıtacaktır. Sekiz (ya da otuz) saniye kuralının bir dayatma olmadığını, yazarın fikirlerini berraklaştırma açısından faydalı bir yöntem olduğunu belirtmekte fayda var. Yalın düşünebilmek büyük bir beceri. Çocukluktan çıkarken yalın düşünebilme yetimizi de yitiriyoruz. Büyüdükçe, bir şey düşünürken hesaba katmamız gereken çok sayıda çeldirici ortaya çıkıyor. Örneğin bir yazar bir fikri geliştirirken ‘acaba bu şekilde düşünürsem seyirci nasıl tepki verir’diye düşünmekten ya da ‘yapımcı ne der’ kaygılanmaktan kendisini alıkoyamaz ise, yazdıkları bütünüyle bundan etkilenir. Yine örneğin sosyal bir konuda bir tezi olan bir yaratıcı fikriniz varsa, bazı ciddi konulara dokunmak, bazılarına ise dokunmamak isteyebilirsiniz. Bunlara benzer pek çok çeldirici, öyküyü kurarken, hatta daha henüz yaratıcı fikir aşamasındayken bile, yazarın bocalamasına sebep olur. En güzeli, bütün çeldiricileri susturabilmektir. Yaratıcı fikri, sadelikten ve yalın olmaktan alıkoyan, yazarın kafa karışıklığıdır. Bir yazar hayatı sade okuyamıyor ve yaşayamıyorsa, hayatın gerçek çeldiricilerine karşı uyanık değilse, yeterince yalın fikirler de üretemez.

Hayatın çeldiricileri nelerdir?

Günlük hayatınızda nelerle uğraştığınıza bir bakın. Hangimiz, bir gün içerisinde doğanın, insanın, hayatın, tanrının, sanatın birbirleriyle ilişkileri üzerine kafa yorabiliyoruz? Ne kadar mümkün oluyor? Daha çok ulaşım, beslenme, politika, geçim derdi gibi, beynin daha ilkel dürtülerinin modern karşılıklarıyla cedelleşiyoruz. Kendimizi diğer bütün çeldiricilerden soyutlayıp en yalın halimizle, en son ne zaman baş başa kaldık? Üstelik modern insan, geçmişteki insanlara oranla çok daha karmaşık bir dünyada yaşıyor. Hayat geçmişe oranla çok daha ayrıntılı. Modern hayatın getirdiklerinden sadece biri; bir akıllı cep telefonunu kullanabilmek için, çok fazla ayrıntıyı öğrenmek gerekiyor. Bu ve benzeri pek çok şey, insan beyninin daha ciddi ve gerçek sorunlarla uğraşmaması için bir bahane oluyor. Ne yazık ki modern insan; ancak zorlu bir iç eğitimle hayatın gerçek değişkenleri hakkında düşünmeye başlayabilir. Yazarlık insana bu imkanı veren nadide mesleklerden biridir. Bir yazar, ister istemez insan, doğa ve tanrı üzerine kafa yormak zorundadır. Karakterleriniz nasıl davranmalı? Nasıl tepkiler vermeliler? Olaylar birbirini nasıl takip etmeli? Bu sorulara cevap verebilmek için hayatı, diğer insanlardan daha ayrıntılı okuyabilmek ve sadeleştirici bir zihne sahip olmak çok işe yarar. Sanayi toplumlarında yetişmiş sanatçıların eserlerine yansıyan depresyon, çoğu zaman sadeleştirici olmaktan çok karıştırıcı olmakta. Sanatın her alanındaki sansasyon düşkünlüğünün ve şaşırtıcı olma çabasının arkasında yatan dürtü bu olsa gerek. Oysa Binbir Gece Masalları’ndaki hayat çok basittir.

Anlat Şehrazat

Gözden kaçırmamak gerekir ki, basitlik ya da yalınlık, ilkellik demek değildir. Binbir Gece Masalları yalındır ama ilkel (primitif) değildir. Şehrazat’ın anlattığı her öykü, bilgelikle kuşatılmıştır.

Yeni öykü, hiç anlatılmamış öykü değildir. Yeni bir öykü, daha önce hiç olmadığı gibi anlatılmış bir öyküdür. Yazarlar yalın ve özgün bir içsel hayat yaşamalıdırlar ki yazdıkları da sade ve evrensel olsun.

Somutlaştıracak olursak, sırasıyla:

  1. Bir senaryo yazmak istiyorsunuz. Bu isteği eyleme dönüştürme kararının ciddi bir karar olduğunu bilmelisiniz. Yoksa siz de pek çokları gibi, iki üç sayfa yazılmış ama bitirilememiş senaryolar çöplüğünde yaşamaya başlarsınız.
  2. Kafanızdaki fikirleri gözden geçirerek henüz kalem oynatmadan önce, sezgilerinizle, içlerinden bir tanesini seçin.
  3. Seçtiğiniz fikri, en sade haliyle ifade etmeye çalışın.
  4. İstediğiniz sadelikte ya da etkileyicilikte ifade edemiyorsanız 2 numaralı maddeye geri dönebilirsiniz. Her şeyden önce kendiniz tatmin olana kadar iyi ve sade fikir üzerinde çalışmalısınız. Nihayet iyi ve sade bir fikre ulaştınız.
  5. Yakın çevrenizdeki güvendiğiniz kişilerle fikrinizi paylaşın. İyi bir fikir, doğru bir şekilde ifade edildiğinde kendini belli eder. Fikrinizi paylaştığınızda yakınlarınızın tepkilerini iyi gözlemleyin. ‘Fıkrasına gülünmeyen insan’ durumunda kaldıysanız sizi tekrar 2 numaralı maddeye alabiliriz. Bir önemli nokta: senaryoların telif hakkı vardır ama fikirlerin yoktur. Değerli fikirlerinizi mutlaka paylaşın, tepkiler önemlidir ama paylaştığınız kişilerin güvenilir olmalarına da dikkat edin.
  6. Fikrinizi sade bir şekilde ifade ettiniz, aldığınız tepkiler de olumlu… O halde bir sonraki aşamaya geçebilirsiniz. Olumlu geri dönüşler alamadıysanız o noktaya kadar kendinizi kandırıyor (gaza getiriyor) olma ihtimaliniz çok yüksek. Bir ihtimal daha var; fikriniz o kadar iyi ki, yakın çevrenize; duruma has bir körlük yaşattınız. Bazı aykırı fikirler çok çok iyiyse, ancak konunun uzmanları tarafından anlaşılabilirler. Kariyerinizin başında böyle fikirle var olmaya çalışmayın, çok çok iyi fikrinizin kıymetini bilecek uzmanlara ulaşmak zaman alır. Daha mütevazi iyi fikirlerle başlangıç yapın. (Yazarlar kendilerini pohpohlamayı çok sevdikleri için genellikle çok iyi ama aykırı bir fikirleri olduğu inancına, bu iddialı ve pırıltılı ihtimale dört elle sarılmayı tercih ederler. İyi bir yazar olmak demek, yazarın kendisini ve başka insanları iyi tanıması zorunluğu demektir. Günlük hayatta her fırsatta kendisini pohpohlayan insanlara ne gözle bakıyorsanız, yazdıklarını aşırı beğenen, başkalarının fikirlerine değer vermeyen yazara da aynı gözle bakabilirsiniz).

Bir kurmaca fikrini, artık buna sadece Yaratıcı Fikir diyeceğiz, ufak çaplı bir analize tabi tutalım. Bir yaratıcı fikir, iki türlü (ya da iki farklı görünüşü) olabilir:

A- LOGLINE: Daha çok olay ve karakterlerin sade bir şekilde tarif edildiği durum.
B- PREMISE (Önerme): Daha çok ana fikir gibi mesajı ya da öykünün-yazarın amacını temsil eden durum.

Asansördeki hayali muktedir yapımcı, genel olarak sadece Logline ile ilgilenir. Önermenizle ilgilenecek yapımcılar da olabilir, siz onları zaten bilirsiniz, onlar da niyetlerini hemen belli ederler.

İyi bir yaratıcı fikir;

  • Ana karakterinizin(*) durumunu ortaya koyar.
  • Ana karakterinizin yapacağı eylemleri açığa çıkarır
  • Hikayedeki zorluk ve karmaşayı açığa çıkartır
  • Doruk noktası(**) hakkında ipucu verir.
  • Ana karakterinizin potansiyel dönüşümüne dair ipucu verir.
  • Aşk, hırs, espri, tehlike, mücadele ve tatmin duygusunu hissettirir.
  • Filmin türünü belli eder. (komedi, romantik, polisiye, gerilim, gizem, suç vs.)

Bir yapımcıyla yüz yüze konuşuma fırsatınız olduğunda ona seyirciyle barışık bir film önermelisiniz. Yapımcılar genellikle gişe gelirlerini düşünürler. Ülkemizde seyirci için çekilmeyen filmlere de rastlayabiliyoruz. Film festivallerini hedefleyen yapımcılar olabileceği gibi kendilerine sosyal ya da politik bir statü kazanmayı hedefleyen yapımcılarla da karşılaşabilirsiniz. Tek atımlık yapımcılar da mevcut. Eğer film piyasasında tanıdıklarınız varsa benzeri hikayeler duymuşsunuzdur: Cebi para dolu bir gurbetçi yurda dönmüştür, gençlik hayalleri ölmemiştir, kendisini eskiden beri dövüş sanatlarında gösterme arzusuyla yanıp tutuşmaktadır, güzel kızları kurtarıp kötü adamları patakladığı bir filmde başrol oynamak istemektedir. Ya da sinema tutkusu olup birikmiş parası olan, işten de kendince ‘anlayan’ ilk filmiyle şan şöhret yakalamayı hayal eden ‘entelektüel’ yapımcılar… Bir filme para koyan insanlar en azından paralarını kaybetmemek isterler. Dolayısıyla film izlenebilecek bir film olmalıdır ki ‘bir şekilde’ satılsın ve para kazansın. Yapımcılar bu sebeple minimum risk ortamı yaratmaya çalışırlar. Denenmiş ve başarılı olmuş formüllerin tekrar tekrar karşımıza çıkması bundandır. Bol cinli, afişinde ağır, korku makyajlı kızların ölü gibi baktığı korku filmleri, aykırı maganda karakterleriyle seyirciyi gülmekten ‘yaran’ komedi filmleri, dizi film yıldızlarının birbirlerini bolca süzdükleri bol üçgenli, dörtgenli, çokgenli ‘romantik’ filmler bir süredir Türkiye’de iyi gişe yapıyor. Yapımcıların beklentileri genel olarak o günlerde popüler olan, para kazandıran yapımlara göre şekillenir. Denenmemişi denemek isteyen yapımcı bulmak kolay değildir. Yaratıcı fikrinizin çok iyi olması bütün bu dengeleri altüst edebilir. Ama hemen hayallere kapılmayın.

Yaratıcı fikriniz filmi izleyen seyircide nasıl bir duygu durumu bırakacağına dair ipucu vermelidir. 8 ila 30 saniye içinde ne kadar çok vaatte bulunmanız gerektiğini düşünecek olursak hiç de kolay bir iş değil! Ama mümkün. İyi fikirler var olmak isterler. Bir kere ortaya çıkınca da yayılırlar ve durdurulamazlar.

BAŞARILI YARATICI FİKİR (logline) ÖRNEKLERİ

  • Doğumundan itibaren yaşadığı her şeyin, her an TV’de canlı
    yayınlandığını bilmeyen bir insan, bir gün gerçeği öğrenir…
    (gizem-gerilim-komedi)
  • Ayrılmak isteyen iki sevgili, ilişkilerinden kalan anıları
    sildirebilecekleri bir klinikte anılarını temizlerken aşkı
    yeniden keşfeder. (romantik komedi)
  • Gelecekte, polis gücü bilimsel bir kehanet yöntemiyle
    henüz suç işlenmeden suçluları tutuklayabilme imkanına
    sahiptir. Bir gün kehanet; teşkilatın en iyi polisinin henüz
    işlemediği bir cinayetin faili olduğunu ilan eder.
    (bilimkurgu-gerilim)
  • Bir şekilde yalan söyleyemez hale gelen bir avukat.
    (dram-komedi)
  • Engelli kızının masrafları için ilk kez banka soymak
    isteyen şanssız ve sakar babanın rehineleri arasında hapisten
    yeni çıkmış azılı banka soyguncusu da vardır.
    (komedi-polisiye)
  • Karısından ayrılan bir aktör, çocuklarından uzak
    kalmamak için kendisini yaşlı, becerikli bir dadıya
    dönüştürür. (komedi-dram)
  • Fakir göçmen genç erkek ve birinci sınıfta yolculuk eden
    güzel kız aşık olurlar. Yolculuk yaptıkları geminin adı
    Titanik’tir. (dram-romantik)
  • Bir cinayetin iki görgü tanığı vardır. Ne var ki bu görgü
    tanıklarının biri kör diğeri sağırdır. (komedi)
  • Yüzme bilmeyen bir kanun adamı, ailesini ve yaşadığı sahil
    kasabasını korumak için dev bir köpekbalığını öldürmek
    zorundadır. (gerilim)
  • Ailesiyle tatile giderken evde yanlışlıkla mahsur kalan bir
    çocuk eve girip hırsızlık yapmak isteyen iki kişiyle bütün
    bir tatil boyunca amansız bir mücadeleye girişir. (komedi)
  • Roma’nın bilge imparatoru, kendisine varis olarak oğlunu
    değil de en yetenekli komutanını seçer. (tarihi-macera)
  • Orklar, troller ve binbir türlü kötülükle dolu fantastik bir
    dünyada kötülüğü yok edebilecek tek kişi
    yeme- içme
    eğlence dışında ilgi alanı olmayan genç hobbit Frodo’dur.
    (fantastik-macera)(***)

Harika fikrinizi; kısa sürede anlatmak için, asansörde karşılaşmak isteyebileceğiniz kişiler, hemen hemen bu şekilde görünüyorlar.

Antalya Film Festivali’nde karşılaştığınız muktedir yapımcıyla asansörde geçirdiğiniz 30 saniye içinde yukarıdaki fikirlerden bir tanesini ifade edebilmiş olduğunuzu hayal edin. Size ‘yarın kahvaltıda ne yapıyorsunuz, görüşelim mi?’ der mi? Olur mu, olur!

Hayallerine başkalarının da inanması ve aynı hayali görmesini isteyen yazar milletinin iki şeye çok ihtiyacı var: Sabır ve odaklanma.

(*) Ana karakter: Filminizin öyküsünü sürükleyen karakter. Kahraman. Esas oğlan (ya da esas kız). Protagonist.
(**) Doruk Noktası: Senaryo yazarlığında kullanılan teknik bir terimdir. Sonraki yazılarda üzerinde ayrıntılı bir şekilde duracağız.
(***) Bu yaratıcı fikirler bir yapımcıya bir asansörde(?!) sunulmuş olmalılar ki başarılı filmlere dönüştüklerini biliyoruz. Peki hangi filmler bunlar? Bulabildiyseniz cevaplarınızı yorum kısmına alalım 🙂

Senaryo Yazarlığı kategorisine gönderildi | , , , , , , , , , , , , , , , ile etiketlendi | 1 Yorum

Senaryo Nasıl Yazılır – 5

 

Çok büyük paralarla su içme rahatlığıyla oynayabilen dünyanın en muktedir film yapımcılarından biriyle Antalya Film Festivali’nin yapıldığı otelin lobisinde karşılaştınız. Adam (ya da kadın) odasına çıkmak için asansöre biniyor. Odası otelin beşinci katında. Hemen asansöre siz de atlıyorsunuz. Elinizde asansörün beşinci kata yapacağı yolculuğun süresi kadar zaman var. Büyük bir fırsat. Kafanızdaki fikri anlatacaksınız, beğenirse filmi çekiyorsunuz!


***

Dramatik yazarlığın kara kitabının yazarı Lajos Egri, kitabının açılışında mitolojiden bir öykü alıntıladıktan sonra ‘sadece unutulanlar gerçekten ölmüştür’ der ve bütün yazarların (aslında sanatçıların tümü için geçerli) ölümsüzlük peşinde koştuğunu vurgular.

‘Hepimiz dikkat çekmek, önemli ve ölümsüz olmak
istiyoruz. Gördüklerinde insanların;
– Ne kadar da güzel!
dedikleri şeyler yapmak istiyoruz.’

Bir yazardır ki, insanlardan ömürlerinden bir parçanın kendisine verilmesini ister. O halde anlatacağı önemli şeyler olmalıdır. Öznel ve nesnel gerçekliğin ortasında sıkışıp kalmış bir hakikat! Nesnel (afaki, objektif) gerçekliği kurgulayan öznel (enfüsi, sübjektif) gerçeklik!

Bir yazar, zihnini anlatının ve hikaye anlatıcılığının gerçek doğasına hazırlamak zorundadır. Bir yazar söylediği sözleri çoğaltmak isteyen, başka insanların duyması için organize bir çalışma içinde olan insandır. Yazar olmanın ilk şartı başka insanların duymasına değecek bir şeyler söyleyebilmektir. Paylaşılmasında anlam olan bir anı, şahit olunan bir olay ya da kurguladığınız anlamlı bir şeyler mi var? Buna gerçekten değeceğine emin misiniz?

Aklına gelen bir senaryo ya da bir öykü olabilecek bir fikri hemen yakınındaki insanlarla paylaşan bir yazar; söyledikleri beklediği ilgiyi görmüyorsa ne yapmalıdır? Yolunda gitmeyen şeyi saptamak için kendisine mi bakmalı yoksa dinleyen herkesi suçlamaya mı başlamalı? Bir yazarın, çevresindeki herkesi sanattan anlamaz ve duyarsız (ya da bilumum başka şekilde) suçlaması ne kadar da yaygın bir şeydir! İşin ilginç tarafı şu; yazar bu suçlamalarında haklı da olabilir! İnsanların çoğu sanattan anlamaz, duyarsızdır vesaire vesaire! Yazma işinin sanıyorum en anlamlı tanımına geliyoruz; işte yazdıklarınızın değerine olan inancınız ve insanların sözlerinizin değersizliğinize olan inancı arasında sıkışıp kaldığınızda yapacaklarınız, sizin nasıl bir insan olduğunuzu gösterir. İşte bu sebeple iyi yazar olmanın iyi bir insan olmakla yakından ilgisi vardır.

Yazarın kendi öznel gerçekliğinde boğulmadan ama aynı zamanda da dış dünyanın yok edici nesnelliğine teslim olmadan yapabileceği bazı şeyler vardır. Yazma eyleminin hem öznelliği hem de nesnelliği dengeleyebilecek bir metoda ihtiyacı vardır. Bu o kadar önemli bir nokta ki, metot (yöntem) eylemin kendisi haline gelir. Kadim dünyadan imdadımıza yetişen bir bilgeliğe ulaştık; varmak istediğin yer kadar önemli olan şey, yolculuğu nasıl yaptığındır. Yöntem, sonucun kendisi kadar önemlidir. Sonuç odaklılığın insanın kendisine ve çevresine verdiği zarar o denli büyük olur ki geriye elde hiçbir şey kalmaz.

Bir yazarın çözmeye çalıştığı sorunlar, istisnasız, bir insanlık durumuyla ilgilidir ve belli bir düzeyde bilgelik ister. Ve unutmamak gerekir ki yazma eylemi problem çözmekten ibarettir.

Senaryo Nasıl Yazılır – 1
Senaryo Nasıl Yazılır – 2
Senaryo Nasıl Yazılır – 3
Senaryo Nasıl Yazılır – 4

Fikir:

Bu senaryoyu neden yazıyorum?

Her başarılı senaryo, her başarılı kurmaca eser en az bir büyük fikir barındırır. Fikir daha çok, bir yazarı yazmaya iten güçtür.

Neden bunu yazıyorum?
Neden bu öyküyü anlatmalıyım?

Çoğu kötü öykünün altında yatan sebep yukarıdaki sorulara ifade edilebilir bir cevap verilemeyişinde yatmaktadır. Bir kurmacanın yazarı neden yazdığına dair ifade güçlüğü çekiyorsa o kurmacayı güzelce anlatması beklenebilir mi? Hayır. Yazar adaylarının fikirlerini ifade edebilmede güçlük çekmesinin önemli bir sebebi var; öznellik ile nesnellik arasında sıkışıp kalmak.

Bir yazar, paylaşılmaya değer bazı duygular hissettiğinde, kelimeleri olmayan bu duygulara kelimelerden giysiler dikmelidir. Bu yüzden kendisine ‘yazar’ denir zaten. Çünkü bir yazar, yazabilir. İfade edebilir. İfade edilemeyen fikir ya da duygu yok kabul edilebilir. Şiir sanatı bundan ibarettir. Bazı şairlerin doğru kelimeyi bulmak için yıllar harcaması bundandır. İfade edemiyorsa şair ne işe yarar?

Günümüzde ifade edilemeyen fikir ve duyguların da sinemada, şiirde ve bilumum sanat ortamlarında devr-i daim ettiğine şahitlik ediyoruz. Pek çok yazar, şair ve sanatçı ifade güçlüğü çekiyor, ama buna rağmen eserleri sanatsal çevrime girebiliyor. İfade; göstergebilimsel bir terim olarak ele alınırsa konunun vehameti daha da artıyor. Biçime indirgenen ‘sanat’, bu şekilde kendisine bir pisuvar ya da kül tablası olarak da cisim bulabiliyor. Bu haliyle soyutlama ile ifadesizlik arasındaki gri alan, çok sayıda pseudo-sanat (pseudo: sahte, yalancı) eserine ev sahipliği yapabiliyor.

Kadim çağlarda bir sanat eseri çok sayıdaki muhatabının bilinç süzgecinden geçebiliyorsa kalıcı oluyorken modern çağ sonrası sanat, satılabiliyorsa kalıcı oluyor. Satın almanın psikolojisi ile sanatsal beğeni psikolojisinin aynı şeyler olduğunu iddia etmek mümkün görünmüyor. Elimizde sanat ve pseudo-sanat ayrımı yapmamıza yarayacak bir makine yok. Bilimsel olan ve bilimsel olmayan ile ilgili bir ayrım yapabilmek nispeten daha kolay. Bilim; deney-gözlem-hipotez gibi somut eylemler üzerinden ilerlemekte olduğu için sahtesinden ayırmak kolay. Ancak sanatın doğuşu, sanatçı ve sanatı idrak eden alıcısı üzerindeki etkileri için aynı somutluğu gösterebilmek imkansız. Elimizde tek bir ölçüt var: ölümsüzlük. Gerçek sanat olduğuna emin olabildiğimiz yegane eserler; ölümsüz olanlar, yani uzun yıllar boyunca insanlığın ortak bilincinde yaşayıp aktarılarak yaşamaya devam edenler… Bir başka deyişle klasikler. Coğrafyadan, zamandan, sosyo-kültürel arkaplandan bağımsız, ölümsüz eserler.

İşte; bütün bu tartışmalardan kaçınmak isteyen ve ortaya ölümsüz bir sanat eseri koymak isteyen sanatçıların (yazarların) yapması gereken şey çok net: İfade etmek. İfade edemiyorsanız öznel dünyanızın duvarlarını yıkamıyorsunuz demektir. Bu haliyle belki, doğru menajerleri tanıyorsanız, iyi bir PR kampanyası imkanına sahipseniz bir çeşit ‘satış’ gerçekleştirebilirsiniz ama ölümsüzlüğü yakalamanız o kadar kolay olmayacaktır. Kuşaklar boyunca insanlığın ortak bilincinden süzülecek bir eser ortaya koyabilmek kolay değildir. Dostoyevski ya da Hugo olmakla eşdeğerdir.

Elimizde tek bir ölçüt var: ölümsüzlük.

Bir yazar kendi eğitiminde; klasik eserleri okumanın (ve izlemenin) yanında, sanat tarihinin en azından genel akışını ve temel kavramları bilecek kadar bir genel kültür de ilave etmelidir.

Bir senaryo fikri nasıl olmalı?

Bir senaryo fikrinin başka türdeki kurmaca fikirlerinden temel olarak bir farkı yoktur.

Bir senaryo fikri ifade edilebilir olmalıdır.

Kafanızda ya da kalbinizde film olmasını istediğiniz bir düşünce, bir duygu mu var? Bunu sade bir şekilde ifade edebiliyor olmalısınız. Doksan dakikalık bir sinema filminin fikrini ifade etmek için yüz sayfa yazı yazmanız gerekiyorsa bir yerlerde hata yapıyor olma ihtimaliniz çok büyük. Bir fikri ya da bir duyguyu sade bir şekilde ifade edebilmenin dünyanın en güç işlerinden biri olduğunu bilmelisiniz. Sadelik, modern insanın yitirdiği, eski dünyada kalan bir erdem (ne yazık ki). Hepimiz karmakarışık hayatlar yaşadığımız için sadelik nedir unuttuk. Sanattaki minimalist akımların bilmeden bu sadeliğin peşinde olduğunu iddia etmek yanlış olmayacaktır. Ne var ki sadeliği yalnızca biçimsel algılayan modern minimalist eserler, içerikte aynı sadeliği yakalamaktan çok uzaktalar. Biçimsel sadelik kolaydır. İçerikte sadelik ise (içinde bulunduğumuz çağdan ötürü) neredeyse imkansız. Bir sinema filminde bir oyuncuyu dakikalarca hiç bir şey yapmadan, konuşmadan duruyorken gösterebilirsiniz. Bu biçimsel bir sadeliktir. Seyirciye bir şey vermemek (içeriksizlik), sadece biçimsel bir deneyim yaşatmak pek çok modern sanatçıyı cezbediyor. Kolay üretilebilir ve kimsenin ‘olmamış’ diyemeyeceği türden sanat eserlerinin sayısı her geçen gün artıyor. Bir sanat eseri ‘olmamış’ ise elit bir sanat çevresi tarafından ‘epik’ olarak adlandırılabiliyor. Bu sebeple yazar adaylarının modern sanatı kopyalamaya başlamadan önce klasik ve ölümsüz olanı tecrübe etmesi elzemdir. Korkmayın, kendinizi Recep İvedik yazarken bulmak zorunda kalmayacaksınız.

Pekala, iyi bir sinema filmi için bir fikrim var. Bunu nasıl ifade etmeliyim?

Sadece sekiz saniyen var!

İyi bir fikir olabildiğince sade ve kısa bir şekilde ifade edilebiliyorsa iyi bir fikirdir. Eğer fikrinizi paragraflar hatta sayfalar dolusu metinle açıklamanız gerekiyorsa, fikriniz iyi değildir. Bu karmaşık fikir, yazının başında ifade ettiğimiz haliyle size ölümsüzlüğü getiremez. Kimileri iyi bir sinema filmi fikri için sadece sekiz saniyede ifade edilebilmesi gerektiğini söylüyorlar. Evet doğru. Ne kadar sade, o kadar iyi. Burası çok net. Ne var ki, sekiz saniye kuralı, işe yeni başlayan yazar adayları için bir o kadar da büyük bir hayal kırıklığı demek. Denerseniz göreceksiniz, fikirlerinizi sekiz saniyede ifade edebilmek hiç de kolay değil. Bu, sadece bir cümle demek. Belki kısa iki cümle. O kadar. Biz bu kuralı biraz daha gevşetelim ve gelin şöyle bir iyi bir fikir tanımlaması yapalım:

İyi bir senaryo fikri, en fazla üç cümleden oluşur, bu
cümlelerin normal bir okuma hızıyla okunma süresi
otuz saniyeyi geçmez.

Rahatlatıcı görünüyor değil mi? Yanıldınız. Sekiz saniye çok zor evet, ama otuz saniye de hiç kolay değil. Deneyince göreceksiniz. Şöyle düşünün:

Çok büyük paralarla su içme rahatlığıyla oynayabilen
dünyanın en muktedir film yapımcılarından biriyle
Antalya Film Festivali’nin yapıldığı otelin lobisinde
karşılaştınız. Adam (ya da kadın) odasına çıkmak
için asansöre biniyor. Odası otelin beşinci katında.
Hemen asansöre siz de atlıyorsunuz. Elinizde
asansörün beşinci kata yapacağı yolculuğun süresi
kadar zaman var. Büyük bir fırsat. Kafanızdaki
fikri anlatacaksınız, beğenirse filmi çekiyorsunuz!

Bir yazar olarak enfüsi/öznel/sübjektif dünyanızdan çıkın ve asansördeki hayali yazar yerine kendinizi koyun. İşte iyi fikir / kötü fikir arasındaki önemli fark budur. Asansörde kemküm etmek heyecandan değil ifade güçlüğünden olacaktır. İfade edebilmek her şeydir. Kendinize övgüler yağdırmaya başlamadan önce bir test sürüşü yapın ve fikirlerinizi sakin kafayla ne kadar zamanda ifade edebileceğinize bir bakın.

İyi bir senaryo fikri vaatlerle dolu olmalıdır.

İyi bir fikir işittiğinde kayıtsız kalacak insan yoktur. Her insan iyi bir fikirle karşılaşınca bir şekilde tepki verir. İnsanları tepki vermeye zorlayan şey, yaratıcılık, bir çeşit mutluluk vaadidir. Mutluluğu ‘haz’ olarak düşünmeyin. Adaletin yerine gelmesi de bu tür bir mutluluk olabilir.

Haftaya: İyi ifade edilmiş yaratıcı senaryo fikri örnekleri ve yaratıcı fikir türleri.

Senaryo Yazarlığı kategorisine gönderildi | , , , , , , , , , ile etiketlendi | 4 Yorum

Senaryo Nasıl Yazılır – 4

Olay ve Karakter arasındaki varoluşsal ilişki anlatının doğumunu müjdeler. Elektriğin icat edilmediği uzun yüzyıllar boyunca geceleri karanlıkta kalan insanoğlu hayal kurdu, düşledi; yaşadıklarından unutmak istemediklerini hafızasında yeniden düzenleyip sonraki nesillere aktarmak için yeterince zamanı vardı. Gökyüzünde üç beyaz nokta görüp Terazi, yedi noktaya da Büyük Ayı diyen aynı ‘düşleyen’ insandır. Takımyıldızlar ve burçlar yeryüzündekilerin düşleridir. Takımyıldızların gerçekte birbiriyle ilgisi olmayan yıldızlar olduklarını modern astronomi gözlemlerimizden sonra öğrendik. Karanlığın ortasında parlayan noktacıklardan anlatı çıkarabilen bir düş gücünün anlatısız yaşayabileceğini düşünmek imkansızdır. Baktığı her yerde bir anlatı izi aramaktan çekinmedi insanoğlu. Şimdi evrenin derinliklerine gelişmiş radyo-teleskoplarla bakıyor yeni anlatıların peşinden koşuyoruz: Acaba uzayın derinliklerinde bizden başka canlılar var mı? Varsa neye benziyorlar? Acaba bu canlılar bizim gibi düşünebiliyorlar mı?

Gökyüzündeki anlatı: Takımyıldızlar

Bugünlerde pazarlamacılar da anlatının gücünü keşfetmiş görünüyorlar. Satmaya çalıştıkları ürünlerin daha çok satması için bir marka olması gerektiğini, markalaşabilmek için de markanın bir anlatısının olması gerektiği düşünüyorlar. Cizvit rahipler, Japonya’ya ya da Güney Amerika’ya vardıklarında yanlarında sadece güçlü bir anlatı getirmişlerdi. Bebekken konuşan, ölüleri dirilten, bütün insanlığın günahlarının bağışlanması için kendini feda eden, Nasıra’lı bir adama ait öyküyü, Filistin neresidir, Beytüllahim neresidir en ufak bir fikri bile olmayan insanlara anlatarak kuşaklar boyunca milyonlarca insana ulaşmışlardı. Hemşehrimiz Homeros da cizvitlerin anlattığı öykünün geçtiği tarihten yaklaşık yedi yüz yıl önce yaşamış, başka anlatıları kaleme almış ve kendisinden sonraki kuşaklara aktarılmasını sağlamıştı. Homeros, Troya’nın düşüşünü öylesine güçlü bir dille anlatmıştı ki hala popüler bir öykü olarak insanların arasında dolaşıyor. Yunanlıların Anadolu topraklarındaki Troya’yı fethetmesini yüceltmek maksadıyla yazılan öyküde Homeros’un içten içe Troya’dan yana olduğunu hissedebilirsiniz.

İlyada Destanı, Hektor ve Troya için ağıt mı?

Acımasız Akhilleus karşısında yenilgiye uğrayan Hektor için üzülmemek mümkün değildir. Homeros’un öyküsü öylesine dramatiktir ki söylentiye göre Fatih Sultan Mehmet, Konstantinopolis’i fethedince ‘Troya’nın intikamını aldım’ demiştir. Fatih böyle bir şey demiş midir bilinmez ama bir anlatı tarihe mal oluyor ve kuşaklar boyunca yaşamaya devam edebiliyorsa büyük bir anlatıdır. Tıpkı Filistin’de yaşayan devasa canavar Calut’u sapanla attığı taşla öldüren Davud anlatısı gibi. Troya’nın öyküsü de Davud’un öyküsü de öylesine birer öykü değildir. Bu büyük anlatılar, büyük sorunlar karşısında insanlara nasıl davranmaları gerektiği hakkında yol gösterirler. Sapanla ortadan kaldırılabilen Calut; ‘Karşındaki düşman Calut gibi yenilmez ve korkutucu görünse de hakikat yolundan ayrılma! Çünkü bir ümit hala var’ demektir. Don Quijote da yeldeğirmenlerini birer Calut gibi görüyordu. Bu büyük anlatıda Don Quijote’un neden yeldeğirmenlerine saldırdığını soylularla didişmeyi seven ödünsüz yaşamayı şiar edinmiş karakter Cyrano de Bergerac açıklamaktadır:

Büyük anlatı: Davud ile Calut’dan Don Quijote ve Yeldeğirmenlerine. Tam da Cyrano’ya göre!

DeGuiche : Yeldeğirmenlerine saldırıyorsun!
Cyrano : Ben rüzgara ayak uyduranlarla savaşıyorum!
DeGuiche : Değirmenin kanadına saplanırsan çamura düşersin!
Cyrano : Ya da yıldızlara uçarım!

Davud’dan Don Quijote’a, Don Quijote’dan Cyrano’ya bu güçlü karakterlerin güçlü anlatıları bize zor zamanlarda nasıl davranmamız gerektiği hakkında rehberlik yaparlar. Jefferson Smith de bu karakterlerin izinden gitmektedir:

  • Hayır! Konu hakikat ise pazarlık yapılmaz!

    Kayıp davaları savunanlara!

Calut gibi bir düşman Davud gibi bir kahramanı doğurmalıdır. Davud gibi bir kahraman yazmak için de Calut gibi bir düşman yazılmalıdır.

Gelgelelim modern kültür, anlatıyı yok etmeye çalışıyor. Tarihten günümüze intikal eden bütün ölümsüz anlatıların üstüne bir çizgi çekmek istiyor! Toplumlar hızla anlatısızlaşıyorlar. Artık büyük anlatılar yazılmıyor, bilinen büyük anlatılar da Walt Disney uyarlamalarının pek çoğunda olduğu gibi yeniden yazılarak kuşa döndürülüyor. Modern sanat, Othello’yu Desdemona’ya düşman etmek isteyen Iago gibi güvenilmez, yalancı ve kıskanç. Klasik ve otantiğin iffetine çamur atmaktan çekinmiyor. Oysa güçlü bir anlatısı olmayan insan (ve toplum), olmayan bir insandır (ve toplumdur). Üç beş yıldan fazla ömrü olmayan hamasi, absürd ve içeriksiz anlatılar ölümsüz olanı tahtından indirmiş görünüyor.¹

Bir anlatının ne kadar yaşayacağına anlatının sahibi karar veremez. Anlatı bir kere yüzeye çıktı mı artık onun sahibi de yoktur. Rasyonel devrim ve sanayileşme… Son zamanlarda da küreselleşme ve postmodernizm… Klasik anlatıyı yok ederek var olmaya çalışıyor. Başı sonu olmayan öyküler, anti kahramanlar, kötüyü ve kötülüğü yücelten öyküler bilerek ya da bilmeyerek kitleleri erdemsizleştiriyor. Oysa anlatı tarihine bakılırsa -yukarıda hızlıca değindiğimiz belli başlı anlatılar da dahil- insana ait erdemleri çoğaltmak ve yaymak üzerine bitmeyen bir çaba görülecektir. Yunan mitolojisinin günümüze kadar ulaşmasının sebebi Homeros ve Hesiodos gibi antik yazarların neredeyse ‘ahlaki’ içerikleridir. Bu klasik yazarlar olmasaydı belki de Yunanlılık diye bir şey bile olmayabilirdi. Bu klasik yazarların eserleri antik Yunan halkı için, bir millet olarak ahlaki, estetik ve erdemlerle çevrili bir alan yarattılar. Ve antik Yunan düşüncesi ve kültürü Batı dünyasının modernliğe dönüşümündeki ‘manevi’ güç oldu.  Çünkü milletler de anlatıları olmadan yaşayamazlar.

Bu bağlamda, senaryo yazarlığı eğitiminde klasik anlatı ve modern anlatı arasındaki ayrım büyük önem kazanmaktadır. Modern anlatı, bir anlatı olmakla bile ilgilenmez. Sanatın diğer alanlarında olduğu gibi, anlatı sanatında da sanat, biçime indirgenmektedir. Bugünlerde gözünü sinemaya diken genç insanlar gişe filmi – festival filmi ayrımı ile karşılaşıyor. Bu kadar basite indirgemek elbette ki doğru değil ancak; paragöz yapımcıların pespaye işleri klasik öykü kefesinde durduğu sürece hiç bir özel yetenek gerektirmeyen, sansasyonel bile olamayacak kadar sıkıcı filmler sanat diye yutturulmaya devam edecek.

Klasiği kopyalamak değil de yorumlamak isteyen birikimli bir sanatçı olmak isteyen genç sanatçı ve yazar adaylarının yapması gereken şey klasiği bütün yönleriyle öğrenmeye çalışmaktır. Elit ve entelektüel bir kümeye dahil olmak; hızlı bir başarı ve sükse vadediyor olabilir ama bir süre sonra -ne kadar süre sonra olacağını söylemek zor- unutulmaktan sizi kurtaramaz. Kimsenin hiç bir şey anlamadığı filmler yapmanın alternatifi Recep İvedik değildir. Yelpaze göründüğünden çok daha geniş.

Uzun lafın kısası, Bir senaryo yazarı ölümsüz öyküler yazmak istiyorsa, her şeyden önce ölümsüz öyküleri iyice çalışmak zorundadır. İyi bir klasik öykü kültürü her yazarın ihtiyacıdır. Yazarlık bir yaşam tarzıdır. Bir şeyler yazmak istiyorsanız unutmayın ki artık işiniz okumak, izlemek ve yazmak. Sıkı bir okuma ve izleme programı yapıp ciddiyetle uygulamadan üretken bir yazar olmayı beklemeyin. Boşa kürek çekersiniz. Başarıya değil vereceğiniz emeğe odaklanın. Kaderden ya da milyarder amcanızdan büyük bir torpil beklentiniz yoksa başka yolu yok!

İyi senaryolar yazabilmek için iyi hikayelerden zevk almayı başarabilmelisiniz. Her şeyden önce hepimiz seyirciyiz (okuyucuyuz). Pek çoğumuz bir filmden çok etkilendik ve ‘ben de böyle hikayeler yazmak istiyorum’ dedik. Arabasını her gün cilalayan, motoruna gözü gibi bakan bir şoför iyi bir şofördür.  İyi bir yazar da zihnini, ruhunu her gün ölümsüz öykülerle cilalamalıdır.

¹Mutlak anlamda karşıt ya da taraftar olmak gibi bir tuzağa da düşmemeli insan. Modernite kendisini mutlak bir tonda ikame etmeye çalışsa da ‘Modern olan her şey kötüdür’ demek büyük bir yanılgı olur. İyi ve kötü ayrımını yapabilecek enstrumanların elimizden alınmasına tepkili olmak doğru olandır. Bu sebeple tüm yazar ve sanatçı adayları moderni bildikleri kadar klasiği de bilmek zorundadır. Ezberlenmiş taraftarlık ya da karşıtlık yerine seçici bir bilinç düzeyi hedeflenmelidir. Özellikle batı-dışı dünya sanatçılarının işinin çok daha zor olduğunu söylemek yanlış olmaz.

Senaryo Yazarlığı kategorisine gönderildi | , , , , , , , ile etiketlendi | Yorum yapın

Senaryo Nasıl Yazılır – 3

Büyük Okyanus’un ortasında, en yakın kara parçasına binlerce kilometre uzakta, hiç bir insan gözünün şahit olamayacağı bir mesafede içinde hiç insan olmayan devasa bir yük gemisi hayal edelim. Bu yük gemisinin varlığı ya da yokluğu yeryüzündeki hiç bir insanın hayatını doğrudan ya da dolaylı bir şekilde etkiliyor olmasın. Boş, etkisiz, hayalet bir gemi. Bu gemiyi düşünen, hatırlayan, hakkında dosya tutan bir kişi bile yok, ‘böyle bir gemi yok’ deseniz itiraz edecek bir insan, bir bilgi kırıntısı yok. Bu gemi batarsa ne olur? Gemiye ilişkin tanımlamamıza bakarak cevap verebilirsiniz: Hiçbir şey. Geminin varlığından bile kimsenin haberi yok; batsa ne olur, isterse havada dönüp taklalar attıktan sonra koca gemi suyun üstünde rumba dansı yapsın. Kimsenin böyle bir şeyi bilme şansı olmadığı için (nasıl olduysa casus uyduların da gözünden kaçmış bu gemi) anlatacak hiçbir şey yok. Öykü yok. Dünyanın en acayip gemisi bile olsa, -şimdilik- insan faktörü diyebileceğimiz şeyden yoksunsa bu gemi, bir öykünün varlığından bahsedemeyiz.

Bir salın üzerinde tek başına…

Öte yandan dünyanın en basit gemisi bile olsa, hatta bir tahta parçası bile olsa, bir insan ile ilişkilendirebiliyorsak bu gemiyi; bir öykünün, daha genel tanımıyla bir anlatının varlığından söz edebiliriz. Nitekim; Life of Pi tam da böyle bir hikayeyi anlatıyor. Pi Patel isimli çocuğun bir kayık üzerinde, okyanusun ortasında yaşadıkları, bir öyküdür…

Jack Dawson ve Rose DeWitt Bukater ilk ve son mutlu günlerinde

İçinde 2224 insanı taşıyan, ‘Tanrı bile batıramaz’ dedikleri geminin ilk seferinde batması en az 2224 öyküdür. Bu insanların birbirleriyle ilişkileri, hayalleri, sınıf farklılıkları, aşkları, hüzünleri, sevinçleri, umutları hesaba katılacak olursa bu boyutta bir geminin taşıdığı öykü sayısı arttıkça artar. Üstelik henüz kurmacanın efsunlu dünyasına girmedik, şu ana dek bir zamanlar yaşayan insanların gerçek Titanic‘teki gerçek hayat anlatılarından bahsettik. Bir de kurmaca yazarının hayal gücünü bu gemi için çalıştırdığını düşünün, karşımıza kim bilir daha ne Jack Dawson’lar, daha kaç tane Rose DeWitt Bukater’ler çıkacak… İnsanın olduğu yerde anlatı olur. Gerçek ya da kurmaca, seyirci ya da okuyucu anlatıdaki insanlarla adına empati diyebileceğimiz bir ilişki kurar.

Peki şuna ne demeli:

İçinde insan olmayan bu kısa çizgi film bir öykü anlatmıyor mu? Bu sebeple yukarıda insan faktörü demeyi tercih ettik. Artık daha teknik ve kapsayıcı bir terim kullanabiliriz: Karakter. Biri büyük biri küçük iki masa lambasının ‘hayatlarından’ küçük bir kesit alan bu kısa film, barındırdığı insansılık sebebiyle bir anlatıdır. Büyük masa lambası bir ‘anne’, belli ki küçük olan da bir ‘çocuktur’. Büyük masa lambasının ‘cinsiyeti’ hakkında bir bilgi olmamasına rağmen, izleyicilerin büyük çoğunluğu onu bir ‘anne’ olarak kodlayacaktır. Çünkü filmin öyküsü, dünyanın her yerinde her gün tekrar edegelen ‘gerçek’ bir anlatının izinden gitmektedir. Gördüklerimiz bir büyük bir küçük masa lambası olsa bile, bize anlatılan ‘anne ve oyuncu/yaramaz çocuk’ anlatısıdır. İyi yazılmış bir anlatı, genellikle bize bildiğimiz bir şeyi farklı bir gözle yeniden gösterir. İyi yazılmış bir anlatıda karakterler masa lambaları olsa bile yaşarlar. İnsandırlar. Bununla birlikte kötü yazılmış bir kurmacada ekranda kanlı canlı insanlar tarafından canlandırılsalar da, iyi yazılmış anlatıdaki masa lambalarından daha ölüdürler. Daha az insandırlar.

Bu sebeple yazarlar yazdıkları insanlardan bahsederken onlara ‘karakter’ olarak isim verirler. Anlatının temel unsuru insandır ama insan olmayan karakterlerin de (masa lambası örneğinde olduğu gibi) anlatıları olabileceği için, üzerinde düşünürken ve yazarken bu ana unsura ‘karakter’ adını vermek doğru olacaktır.

Psikopat, inatçı, acımasız, hızlı, kurnaz, birinci önceliği çoğalmak, yaşayan her şeyden adeta nefret eden bir karakter yazmak istersek, artık bunun bir insan olmak zorunda olmadığını da bu şekilde anlamış oluyoruz.

Psikopat, inatçı, acımasız, hızlı, kurnaz. Tabii ki soldaki. 🙂

Olay ve İnsan ikilisini Olay ve Karakter olarak yeniden isimlendirdikten sonra dikkatimizi bu kez Olay’a çevirelim. Olay dediğimiz şey nedir?

Bir şeyler her zaman olur. Evren, durmayan bir hareketlilik halindedir. Fizikçilere göre olay; (x,y,z) koordinatlarında (t² – t¹) zaman aralığında gerçekleşen fiziksel (maddesel) değişimdir. Kedinin süt kabını devirmesi olaydır. Güneşin doğması olaydır. Bir elmanın olgunlaşarak ağacın dalından yere düşmesi olaydır.

Bir elma dalından düşer ve Newton evrensel çekim yasalarını keşfeder.

İşin içine karakter de girmişse artık birlikte bir anlatı oluşturabilirler. Newton ve elma anlatısı doğru ya da yanlış, bilim tarihinin en meşhur anlatılarından biridir.

Bir kurmaca yazarı; yani hikaye, roman, senaryo ya da aklınıza ne geliyorsa, sadece olayı ya da sadece karakteri düşünerek bir anlatı oluşturamaz. Bu nokta son derece önemli çünkü; sadece olayı ya da sadece karakteri düşünerek bir öykü anlatmak için kolları sıvamak, acemi yazarların yaptığı hatalardan en yaygın olanıdır. Acemi yazar ‘İstanbul’un Fethi’ diyerek yola çıkar. Acemi yazar ‘Isaac Newton’ diyerek yola çıkar. İstanbul’un Fethi bir olay olarak kabul edilirse bu olaya en az bir karakter lazım ki bir anlatı oluşsun. Bu olayda aklınıza gelen yegane karakter Fatih Sultan Mehmet ise sınıfta kaldınız! Titanic filmini düşünün. Belki sıradan bir askerin, ya da Ermeni bir taş ustasının gözünden surların yıkılışı daha etkileyici bir anlatı verebilir. Ne dersiniz? Isaac Newton çok zekiydi, günde 18 saate varan sürelerde çalışırdı. Olmadı… Yeterli değil. Karakter var, iyi bir anlatı için gereken olay yok. Karaktere uygun, adeta karakteri yaratan bir olay hatta olaylar lazım…  Burada ilginizi çekecek bir şeyler bulabilirsiniz…

Kurmaca için (yani aynı zamanda senaryo yazarlığı için de) ilk önemli ilkemize bu şekilde ulaşmış olduk:

Karakter ve Olay birbirinden bağımsız düşünülemez. Karakter(ler) Olay(lar)ı, Olay(lar) Karakter(ler)i yaratırlar.

Olayları mantıksal anlamda kusursuz bir sıralamaya sokmaya çalışan iyi bir yazar, karakterleri olayların emrine veremez. Karakterler olaylar karşısında mutlak bir edilgenlik içinde bulunmamalıdırlar. Aynı şekilde; bir karakteri seyircisine anlatmaya çalışan iyi bir yazar, yazdığı bütün olayları karakterinin hizmetine veremez. Olaylar, karakter karşısında edilgen olamazlar. Gerçek bir karakter olaylarla ortaya çıkar, olaylar da gerçek karakterlerle var olurlar. Bu fikri daha teknik bir şekilde ifade edecek olursak:

Olaylar belli bir zaman aralığında gerçekleştikleri gibi Karakterler de belli bir zaman aralığında oluşurlar.

Başka bir deyişle anlatı yazarlığı süreç yazarlığıdır. Olaylar da karakterler de bir süreç içinde yazılmalıdırlar. Yeni bir altın ilkeyi daha keşfetmiş oluyoruz:

Değişim; senaryonun değişmez ilkesidir.

İyi bir senaryo, olaylarla birlikte değişerek var olan karakterleri anlatır. Söz gelimi toplumlara mal olmuş simge insanların hayatları ile ilgili senaryolar çoğunlukla kötü yazılırlar. Çünkü bu simge insanlar; toplumun gözünde doğdukları günden beri ‘büyük’ insan olmak zorundaymış gibi düşünülür. Kitleler çok sevdikleri büyük bir liderin bir zamanlar sümüklü bir çocuk olduğunu görmek istemez. O, ilk günden itibaren dünyaya çeki düzen vermek için gelmiş üstün bir varlık olarak davranmak zorundadır. İzleyenlerde ‘anlatı’ dışında bir mekanizmayı çalıştıran kötü hikayeler bu şekilde yazılır. Bir tür tatmin duygusunu ateşler. Böyle bir hikayede; her durum ve şartta kusursuz olan lideri gören seyirci, adeta bir heykele bakmaktadır. Gerçekte ise bir insanı ‘büyük’ yapan şey, düşmesine rağmen tekrar ayağa kalkmasını bilmesi ve çektiği acılardır. Tabii mitolojik bir figürden değil de bir insandan bahsediyorsak…

Büyük bir lider ya da sıradan bir insan… Bu ikisinin anlatı açısından hiç farkı yoktur. Çünkü anlatının altın ilkesini hatırlayacak olursak; karakter, kim olursa olsun bir süreç içinde yazılmak zorundadır. Gerçekte de böyle olur zaten. Bir insanın hayatı, yaşadığı süreçlerin toplamıdır. İnsan hayatı boyunca bir değişim ve dönüşüm içindedir. Bir karakterin bir kahramana dönüşmesini anlatan şey öyküdür.

İnsanların mutlu mesut yaşadıkları dünyanın en sakin ve huzurlu köyünde, herkes çiftçilikle ve günlük basit işlerle uğraşıyor olsun. Her gün birbirinin aynısı olarak devam ediyor olsun. Sabah erken kalkılacak, hayvanlar yemlenecek, tarla sürülecek, ekinler toplanacak, sütler sağılacak, akşam olunca eve yorgun gelinecek, yemek yenilip yatılıp uyunacak. Değişim yoksa öykü de yok. Karakter var; her köylü bir karakterdir. Ancak olaylar bir değişim yaratmıyorlar. Çünkü bir karakterin bir kahramana dönüşmesini sağlayacak büyüklükte bir olay gerçekleşmiyor. Değişim yoksa anlatı/öykü/senaryo da yok. Günlerden bir gün köyümüzün yakınlarındaki dağda bir ejderha bin yıllık uykusundan uyanıyor. Ağzından alevler saçarak köyün üstünde uçmaya başlıyor. Tarlaları, evleri ateşe veriyor. Değişimsizliğin sıkıcı cehenneminde yaşayan köy halkı bin yıl aradan sonra ölüm ve yıkımla yüzleşiyor. İşte şimdi gerçek bir anlatının oluşmasını sağlayacak şartlar oluşmaya başladı…

Bir ejderha bin yıllık uykusundan uyanıyor…

Devamı haftaya…

Senaryo Yazarlığı kategorisine gönderildi | , , , , , , , , , , , ile etiketlendi | Yorum yapın

Senaryomu nasıl satabilirim?

Bir senaryo yazdım. Senaryomu mükemmel hale getirdim. Her haliyle çekime hazır. Peki bir yapımcıya nasıl ulaştırabilirim?

Oh! Senaryo nihayet bitti! Peki şimdi?

1- Senaryo bitmiş durumda mı?

Yapımcılar, yönetmenler, sinemacılar genellikle vakitleri kısıtlı, günlük hayat tempoları yoğun insanlardır. Sizin yarım senaryolarınızla ilgilenecek halde değillerdir. O sebeple senaryonuzu kendi bakış açınıza göre mükemmel hale getirmeden bir sinema profesyoneline okutmaya ya da tanıtmaya kalkışmayın. Sizin açınızdan senaryonuz kusursuz hale gelmiş olmalı. ‘Fikir çok iyi, fikrime bayılacaklar’ dediğiniz anda kaybettiniz. Bir senarist olacak kadar disiplinli ve iş insanı olamayacağınızı göstermiş oldunuz. Bitmemiş senaryo diye bir şey yoktur. İşi bitirin.

2- Senaryo kurallara uygun yazıldı mı?

Piyasada çok sayıda ‘senaryo’ dolaşıyor. Bilgisayarın başına geçip sayfalarca ‘döktüren’ ve bunların çıktılarını alıp kapı kapı dolaştıran çok sayıda girişken ve cesur insan var. Yapımcıların rafları senaryolarla doludur. Çoğu zaman dağ gibi birikir bu senaryolar. Peki kim okuyor bunları? Çoğu zaman hiç kimse. İşi çat kapı gelen senaryoları okumak olan insanları bünyesinde çalıştıracak kadar profesyonel ve yoğun yapım şirketleri Türkiye’de var mı bilemiyorum. Ortalık senaryodan geçilmeyince, ve bunların çoğu da amatörler tarafından yapımcılara ulaştırılmış olduğunda ne oluyor biliyor musunuz? Büyük ihtimalle hiç okunmuyorlar ya da senaryonun sayfalarına göz gezdiren bir ‘yetkili’, sadece sayfaların şekline şemailine bakarak işi bilen birinin o senaryoyu yazıp yazmadığını anlamaya çalışıyor. Sayfa düzeni yüzünden harika senaryonuzun bir kenara atılmasını istemezsiniz değil mi? Örneğin ünlü bir Hollywood senaryo hocasına göre senaryonun sayfaları arasında gezerek, hiç okumaya gerek kalmadan bir senaristi bir amatörden ayırmak mümkün. Örneğin senaryo yoğun diyalog içeriyor, aksiyon anlatımları neredeyse yoksa… Ya da tam tersi, senaryoda hiç diyalog yoksa… İçeriği önemli değil. Standart senaryo sayfa düzenini bilen biri, sayfalarda okumadan gezinirken, senaryonun unsurları arasındaki dengeyi şıp diye fark eder. Ne yapıp edin satır boşlukları, font, paragraf yapısı vs. gibi basit senaryo yazım kurallarını öğrenin.

3- Senaryonun size ait olduğuna dair gereken çalışmaları yaptınız mı?

Yani notere gidip ‘bu senaryoyu ben yazdım’ dediniz mi? Noter sizin yazdığınız senaryoyu okuyup ‘Hmm, evladım bunu sen yazmışsın, her halinden belli’ demez. Noter senaryoyu okumaz. Noter sadece, kendisine getirildiği tarihte sayfalarına imza atacağı ‘senaryoyu getiren şahıs budur’ diye bir belge hazırlar. Eğer senaryo ile ilgili bir dava söz konusu olacak olursa taraflardan kimin elindeki belge daha eski ise ona bakılır. Senaryonun gerçek yazarının belgesi daha geç tarihli ise yapılacak bir şey yok. Bir bardak soğuk su içebilir. Senaryonuz biter bitmez ilk iş olarak, özgün olduğuna ve size ait olduğuna dair bir belgeye sahip olmalısınız. Bunu kapalı bir zarfta kendinize posta yoluyla senaryonuzu göndererek de yapabilirsiniz. Ayrıntılı bilgileri bir avukattan öğrenmenizi tavsiye ederim. Son olarak eğer bir başka eserden uyarlama yaptıysanız ve bu eserin telifi bir başkasının elindeyse bu şahıstan bir muvafakatname almanız gerekiyor. Örneğin Orhan Pamuk gibi eserleri henüz telifli olan bir yazardan uyarlama yaptıysanız doğal olarak bu yazarın rızasını (resmi olarak) almalısınız. Sözlü izinler işe yaramaz.

Senaryonuzu koruyun.

4- Senaryo gerçekten iyi mi?

Senaryo bitti. Kurallara uygun yazıldı. Telif sorunları da yok. Bundan kimse emin olamaz. Dünyanın en iyi senaryosu bile dünyanın en iyi yapımcısından ret cevabı alabilir. Geri çevrilebilirsiniz. Göz ardı edilebilirsiniz. Elle tutulur gözle görülür somut bir ürünü satmaya çalışmıyorsunuz. Bir takım kağıtlar üzerindeki hayalleri satmaya çalışıyorsunuz. Sizin o hayallere ne kadar inandığınız hiç kimseyi ilgilendirmiyor. Senaryo sanatında bir devrim niteliğindeki bir senaryo ile yapımcı kapılarını aşındırıyor olabilirsiniz. İnsanlar bir iş bir düzen tutturmuş gidiyorlar. Araya girmek, aralarında var olmak istiyorsunuz. Belirsizliklerle dolu bir dünya. Yapmanız gereken şey; enerjinizi kaybetmemek, işinize olan inancınızı kaybetmemek, kendinizi dev aynasında görmemek, sabırlı olmak ve odaklanmış olmak. Maymun iştahlı olmamak. Senaryonun iyi olduğunu kanıtlamak için bazı ‘güzellikler’ yapmanız da işinize yarayabilir:

A. Çarpıcı bir isim

Senaryonun kapak sayfasında isminizi iletişim bilgilerinizi yazdınız. Bir de çarpıcı bir isim yazdıysanız oraya, ‘beni oku’ diye adeta haykıran beyaz sayfalarınız oldu demektir. Font ve kapak sayfa düzeninde farklılığa gitmeyin. Adeta elişi derslerinden fırlamış bir senaryo profesyonel bir imaj uyandırmaz. Örneğin oraya ‘Kuzuların Sessizliği’ yazdıysanız, ve yapımcıya uzatırken ‘bu bir polisiye gerilim’ dediyseniz yapımcının o değerli on saniyesi içinde projeyi okumak için bir istek duyacağını hayal etmek yanlış olmaz. Merak uyandırıcı, okuduktan sonra da iz bırakacak bir isim.

B. İlk On Dakika

Senaryonuzun ilk sayfaları okuyan kişiyi senaryoya bağlamada etkili olduğu kadar seyirciyi de filminize bağlamada etkili olacağı için yapımcılar ilk on sayfaya azami dikkat ederler. Ilk on dakikada filmin neler vadettiğini göstermeniz gerek. Sıkıcı olmayın. Şaklabanlık da yapmayın. Dramatik açıdan güçlü bir giriş, büyük açmazların, engellerin habercileri ya da kendileri… Olacaklar hakkında çok iyi bir ipucu… Merak, merak, merak.

C. Sağlam bir final

Eğer senaryonuzu son sayfalara kadar okutmayı başardıysanız bu büyük bir başarıdır ve umut ışığı hala parıldamaktadır. Ama yeterli değil. Bir de ‘kuş kondurmanız’ gerekmektedir. Yapımcıların film işindeki temel öncelikleri paradır. Filmin izlenmesini, çok seyirciye ulaşmasını hedeflemişlerdir. Bu doğru ve gerekli bir şey. Bu sebeple seyircinizin filmden ayrılırken (acıklı son bile olsa) iyi duygularla ayrılmasını isterler. Yapımcıya göre ‘iyi duygu’ seyircinin verdiği zaman ve paranın hakkını almış olmasıdır. Çünkü filmin seyirciye son anda verdiği duygu genellikle en çok hatırlanan duygu olacaktır. Filmin finalinde bir kuş kondurulmuşsa, seyirci ağlamış, gülmüş, hayata dair bir farklılık hissetmişse filmi genellikle o şekilde hatırlar. Bunun ‘seyirciye istediğini vermek’ şeklinde algılanması her zaman doğru değildir. Bazen seyirciye istemediği şeyi vermek de seyircide iyi bir iz bırakabilir. Kabaca şu şekilde ifade edebiliriz: açtığınız bütün parantezleri kapatın. Ama iyi kapatın. Babam ve Oğlum’u hatırlayın. Film büyük reklam kampanyaları ile gösterime girmedi. Etkili final sahnesi, kondurulan kuş sayesinde filmi izleyen neredeyse her seyirci, filmin reklamını yaptı. Tanıdığı herkesi filmi izlemeye davet etti.

D. Dilbilgisi, imla her şeydir.

Bir senaryo yazarı kendi işine saygı göstermiyorsa, başkalarının o işe saygı göstermesini beklemeye hakkı yoktur. Filmin adında yapılan imla ve yazım hatalarının senaryoya nasıl bir etki yapacağını düşünürsünüz? Ayrı yazılması gereken yerde yazılmayan -de -da, kesme işaretleri, kelime bilgisizliği, iddia yerine iddaa yazmak, büyük harf küçük harf kullanımıdaki hatalar ve daha nicesi… Senaryo yazmak bir meslektir. Otobüsü iyi kullanmayan şoför, parayı yanlış sayan veznedar, göbekli kısa mesafe koşucusu, özensiz-bilgisiz-saygısız senarist. Bir yapımcı ya da bir yönetmen; dilbilgisi, imla ve yazım hatalarıyla dolu bir senaryoyu, dünyanın en güzel hikayesini anlatıyor olsa da okumayabilir. Haklı olur.

Dilbilgisi: Yazarın kendisine ve yazdıklarına saygısıdır.

5- Senaryo yarışmaları

Herkes iyi senaryo arıyor. Buna emin olabilirsiniz. İyi anlatılan iyi bir hikaye kadar müşterisi hazır bir ürün yoktur. Torpil, adam kayırma, rüşvet iddiaları bu tür yarışma ve festivaller için zannettiğiniz kadar yaygın değil. ‘Zaten vermezler’ deyip kendi kendinizi bu tür yarışmalardan ve ortamlardan uzaklaştırmayın. İnsanlar bu tür yarışmaları iyi hikayeleri ve yazarları avlamak için düzenliyorlar. Ciddi yarışma ve senaryo kabul eden festivaller isimsiz yazarlar için en önemli başlangıç noktasıdır. Senaryonuzu bir yapımcıya ulaştırdığınızda okunacağının garantisi yoktur. Ancak bir yarışmaya gönderdiğinizde -en azından jüri tarafından- okunacağına emin olabilirsiniz. İyi, gözünüze kestireceğiniz jüri üyelerinin katıldığı her türlü etkinlik bulunmaz birer fırsattır. Yarışmayı düzenleyenler kadar jüri üyeleri de kendilerine yaratıcı çalışma arkadaşları arıyor olabilirler. Bu sebeple yarışmaları ihmal etmeyin. Ancak çok önemli bir şartla!

Jüri ya da yarışma organizatörleri aptal değildir. İlan edilmiş duyuruya uygun olmayan, on yıl önce yazmış olduğunuz, ‘ne olacak, şansımı denemiş olurum’ dediğiniz senaryoları yutturmaya çalışmayın. Her yarışma senaryosu, söz konusu yarışmaya özel yazılmış olmalıdır. Başlığı değiştirmek yeterli değildir. Senaryonun finaline yada uygun yerlerine mevcut yarışma temasına uygun yamalar yapmak yeterli değildir. Unutmayın: tembel yazar diye bir şey yoktur. Oturup sıfırdan yazacak ve ilgili yarışmaya katılacaksınız. Boş ümitlere kapılmayın, kimseyi kandıramazsınız. Yarışma yönetmeliklerini iyice okuyun. ‘Bu yarışmayı düzenleyenler neden böyle bir yarışma düzenlemiş olabilirler’ diye iyice düşünün. Yarışmalar genellikle sosyal konuları merceğe almak (çözümüne katkıda bulunmak) isterler, örneğin ‘göç sorunu’ ile ilgili bir yarışma teması verilmişse senaryonuzda ‘göçmenleri neden sınır dışı etmeliyiz’ sonucuna varmaya çalışmanız doğru olmaz.

6- Film Festivalleri

Pek çok film festivali senaryo yazarları ile film yapımcılarının bir araya gelmesini sağlayacak etkinlikler düzenlerler. Etkinliğin başlığı ‘Yapımcılarla tanışmakta zorlanan senarist adaylarını sosyalleştirme toplantısı’ şeklinde olmaz tabii ki. Bir film festivalindeki herhangi bir etkinlik, halka açık katılımlı, soru-cevaplı söyleşiler, kokteyller, resepsiyonlar, galalar, film gösterimleri sinemacıların tanışması için önemli fırsatlar sunar. Bir yazar olarak eğer kendinizi pazarlamak durumundaysanız dışa dönük bir insan da olmak zorundasınız. Yazar ve sanatçılar genel olarak içe dönük insanlardır ve kendilerini anlatma konusunda çok istekli olmadıkları gibi bu konuda kabiliyetleri de sınırlıdır. Ama şartlar her insanı zorlar ve değişmek durumunda bırakabilir. Senaryonuzu ve sanatınızı ne kadar hayata geçirmek istiyorsunuz? Soru budur. Bazı konularda kendinizi aşmanız gerekiyorsa aşacaksınız. Yapamıyorsanız şikayet etmekten vaz geçin. Unutmayın, genellikle yazma konusunda yeteneksiz insanlar dışa dönüktür, kendilerini pazarlamayı iyi bilirler ve sosyal ortamlarda başarılıdırlar. Bazen yetenek ve sosyal beceriler bir insanda aynı anda bulunabilir. Her ne olursa olsun işlerini kolaylıkla tanıtabilen insanlar sosyal fobilerinden kurtulmayı başarabilmiş olanlardır.

İyi fikre herkes saygı duyar ve iyi senaryo her zaman kendini gösterir. Asıl iş, senaryonun iyi olduğunu anlamalarını sağlayacak kadar insanlara zaman verebilmek. Okutabilmek. Film festivallerindeki bütün etkinlikler, özellikle katılımcıların da söz alabildiği etkinlikler kendinizi gösterebileceğiniz yerlerdir. Kendinizi göstermekle yetinmeyip sinema profesyonelleriyle birebir iletişim de kurabilirsiniz.

Film festivalleri; senaristler için de çok önemli.

Eğer yeterince dolmuşsanız, artık kendinizi ve senaryonuzu ifade edemezseniz patlayacak hale gelmişseniz, dünyaya açılmanızın da vakti gelmiş demektir. Olsa da olur olmasa da deyip, ‘bir senaryo yazdım ama kimseye okutamadım’ diyor ve durumu kabulleniyorsanız zaten kimseyle tanışmaya çalışmayın, insanların vaktini boşa işgal etmeyin. Senaristlik ile hayal kırıklığı ve başka çaresi kalmamış olmak her zaman barışıktır. Tutkusuz, heyecansız senarist yoktur. Sizde bunlar yoksa boşuna uğraşmayın. Hasbelkader bir yerlere gelmiş insanların ‘sözde’ başarılarını konuşup duracağınıza doğru bildiğiniz şeyde ısrar edin ve bedellerini ödemeye de hazır olun. Başarı öyküleri hep anlatılır. Ne var ki başarısızlık öyküleri sayıca çok daha fazla olmasına rağmen pek konuşulmaz. Vaz geçmemek başarının birinci şartıdır. Vaz geçenlerin başarılı olma şansı yoktur. Ayrıca kendinize şunu da sormayı ihmal etmeyin: ‘Başarı’ nedir? İşlerini büyük paralara satan bir senarist olamasanız da iyi bir insan olma seçeneği hala önünüzde durmaktadır.

7- Yapımcılar

Senaryolarınızı yapımcılara ya da yapım şirketlerine posta yolu ile ya da elden göndermeyin. Nereden geldiği belli olmayan muhatabı ve göndereni belirsiz zarflar kaybolmaya, görmezden gelinmeye mahkumdur. Kişisel olarak senaryonuzu pazarlamanız en sağlıklı yoldur. Peki bu nasıl olacak?

A. Sosyal Ortamlar:

Diğer bütün meslek grupları gibi sinemacılar da, yeme içme ve tatil mekanları dışında, genellikle ortak mekanlarda bulunurlar. Aktör ve aktrislerle -hele tanınmış kişilerse- bulmak, konuşmak; zor ve çoğu zaman tatsız sonuçlar verebilecek türden eylemlerdir. Ama sinemacılar böyle değildir. Kameranın arkasındaki insanlar önyargılarınızdakinden daha mütevazi ve alçak gönüllüdür. Kendileriyle sağlıklı ilişkiler kurabilirsiniz. Önemli olan ‘uygun bir vakitte bizim ofiste görüşelim’ dedirtmektir. Bu çok zor değildir. Dengeli ve mesafeli bir tanışma mizanseni yazabilir ve oynayabilirisiniz. Bunu sizden iyi kimse yapamaz. Neden mi? Çünkü siz senaristsiniz.

B. Ofis ziyaretleri:

Sahne: Bir yapım şirketinin giriş katı. Elindeki sarı zarfın içindeki senaryosuyla bekleyen bir senarist. Kapıdaki görevli kıza Yapımcı X Bey ya da Y Hanım’la görüşmek istediğini söylemiş. Görevli kız kibarca ‘randevunuz var mıydı?’ diye sormuş, cevap olumsuz. ‘Konu neydi?’ diye sorup sormayacağı ise belirsiz. Sorsa bir türlü sormasa bir türlü. Ümitsizlik ve hayal kırıklığı potansiyeli çok yüksek bir sahne değil mi? Bu sahne ve devamındaki bütün olasılıklar içerdiği ümit ve güzellikler kadar gerçek olabilir. İnsani ilişkilerdeki mesafede, istekli ve ısrarcı olmak ile küstahlık ve kabalık arasındaki belirsizlikte ortada bir yerdesiniz. Bilmeniz gereken şey şu; insanlara ulaşmak ve iletişim kurmak sanıldığı kadar zor değil. Zor olan dengeli olabilmek.

C. Tanıdıklar, tanıdıkların tanıdıkları:

Türkiye’de -ve belki dünyada da- senaryonuzu satabilmek için başvurabileceğiniz en etkili yoldur. Insanlar bildikleri ve tanıdıkları insanların görüşlerine ve yönlendirmelerine güvenirler. Bir selam, bir tanıştırma ihtiyacınız olan toplantıyı size sağlayabilir. Tanıdıklık illa ki hemşehrilik ya da yakın bir bağlantı aracılığıyla olmak zorunda değil.

D. Sürpriz faktörleri:

Ne zaman nerede karşınıza bir film yapımcısının, yönetmenin çıkacağı belli olmaz. Böyle sürpriz bir şansınız olduğunda siz hazır mısınız? Filminizi, projenizi, senaryonuzu hemen başından sonuna kadar anlatmaya çalışıp insanları bunaltmayın. İlk hedefiniz, sağlıklı bir ortamda senaryonuzu anlatabileceğiniz bir görüşme koparabilmek.

E. Sosyal Medya:

Bugün sosyal medya hesabı olmayan bir kimse hemen hemen hiç kalmadı. Yapımcılar da sosyal medyayı kullanıyorlar. Asıl iş aslında yapımcılara hangi yoldan ulaşacağınız değil, nasıl ulaşacağınız. Sosyal medya hesabınız, bir senaristin sosyal medya hesabı gibi görünmüyorsa, bir yapımcıyla sosyal medya üzerinden iletişim kurduğunuzda nasıl bir sonuç beklersiniz? Sizinle iletişim kurmaya çalışan bir senarist adayının sosyal medya hesabı (profili), işine odaklanmış bir senaristin hesabı gibi değil de dengesiz, tutarsız, her konuda fikir beyan eden, içeriksiz, kişisel iç dökmelerle dolu bir hesap olsa, siz yapımcı olsanız, ne düşünürdünüz? İnsanların ilgisini çekmek istiyorsunuz ama ilgi çektiğinizde ortaya çıkacak sonuçtan çok da emin değilsiniz.

8- Hepsi bir yana

Senaryo yazarlığında elle tutulur pek bir işi olmamış pek çok senarist adayının hem kendisi hem de girmek istedikleri dünya ile ilgili çok sayıda önyargısı var. Sanatçıların kendi yaptıkları işi beğenmeleri doğaldır. Ama bu, beğeni seviyesinde kalmalıdır. Yazdığı senaryoya aşk seviyesinde bir bağlılık senaristler arasında karşılaşılan çok yaygın bir hastalıktır. Heykeltıraş Pygmalion, bütün sanatçılar için olduğu gibi senaristler için de kötü bir örnektir. Senaryo; şiir-öykü ve roman’dan farklı olarak, daha az bireysel bir sanattır. Yani şiiri yazarsınız ve okuyucusuna ulaştırırsınız. Ama senaryonun seyircisine ulaşması için üzerinde daha çok sayıda insanın çalışması gerekir. Sinema kolektif bir sanattır. Bu sebeple senarist esnek olmalıdır. Hele ki kariyerinin başında bir senaristin tabir caizse hamur gibi olmasında fayda vardır. Kendisini dev aynasında görmek, kendisini suçlamak yerine bütün dünyaya çamur atmak, genç/yaşlı senarist adayları arasında yaygın alışkanlıklar. Hayatında doğru dürüst film izlememiş, anlatı türünün klasiklerinden habersiz, kısıtlı bir genel kültür ile senarist olmaya soyunmuş kalabalıklar arasındasınız, unutmayın. Fark yaratmak kolay değil. Hem işinizin hem de karakterinizin kalitesi ortaya çıkacak sonuçla çok yakından ilişkili. Aile çevresinden sinema camiasında değilseniz, argo deyişle tuzunuz da kuru değilse, işiniz çok daha zor. Bu sebeple senaryo yazmak isteyen, sinemacı olmak isteyen sanatçı adaylarının başarıdan çok, verecekleri emeğe odaklanmaları gerekmektedir. Doğru olan budur.

Senaryo Yazarlığı kategorisine gönderildi | , , , , , ile etiketlendi | 5 Yorum

Senaryo Nasıl Yazılır – 2

BİR ŞEMPANZE ŞEKSPİR OLABİLİR Mİ?

Bir şempanze, üzerinde 50 tuşu olan bir daktilo ile bir odada baş başa kalsa ve tabii ki daktilonun tuşlarına rastgele dokunmaya başlasa; söz gelimi Şekspir’in Hamlet’ini yazma ihtimali ne olur? Pek muhtemel gibi görünmüyor değil mi? Düşünce deneyimizi şöyle değiştirelim o halde: Sonsuz bir ömre sahip bir şempanzeye aynı işlem için sonsuz bir zaman versek ortaya bir Hamlet çıkarması mümkün olur mu? Evet ise, bunun için ne kadar zaman gerekir?

Shall I compare thee to a summer’s day?

Sonsuz ömre ve bir daktiloya sahip şempanze kurmacası aslında ne kadar büyük olursa olsun sonlu bir sayı ile sonsuzluk kavramı arasındaki farkı anlamak niyetiyle oluşturulmuş istatistik ve olasılık teorileri üzerine matematiksel bir düşünce deneyi. Deney sonucunda şempanzenin bir Hamlet (ya da başka herhangi bir klasik eseri) oluşturabilme ihtimalinin mümkün olduğu matematiksel olarak ispatlanıyor. Biraz uzun zaman gerekiyor tabii. Örneğin bilgisayarla yapılan bir simülasyonda sanal bir şempanzenin

VALENTINE. Cease toIdor:eFLP0FRjWK78aXzVOwm)-‘;8.t

yazısını üretebilmek için 42.162.500.000 milyar milyar maymun yılı boyunca çalışması gerekmiş. Bu yazının ilk 19 karakteri Şekspir’in Veronalı İki Centilmen oyununda yer alıyor. Tek bir cümle için durum böyle. Bütün bir Hamlet için ise evrendeki bütün parçacıkların sayısından çok çok daha fazla seneler geçmesi gerekeceği ortaya çıkıyor.

Sonsuz maymun teoremi adı verilen bu düşünce deneyi sonsuzluk ve olasılıklar konulu pek çok tartışmanın bir parçası… Daktilosu olan bir şempanzenin bir Şekspir olabilme ihtimali pek makul bir olasılık olmasa da sıfır değil. Ne var ki göz ardı edilmemesi gereken önemli bir nokta var:

Söz konusu şempanze ortaya bir Hamlet çıkarsa da, bunu bilinçli olarak yani bir anlam ya da duygu oluşturmak gayesiyle yapmıyor. Tuşlara rastgele dokunmasının sonucu kazara bir eser ortaya çıkarmış oluyor. Örneğin:

Seni bir yaz gününe benzetmek mi, ne gezer?
Çok daha güzelsin sen, çok daha cana yakın:
Taze tomurcukları sert rüzgârlar örseler,
Kısacıktır süresi yeryüzünde bir yazın:
Işıldar göğün gözü, yakacak kadar sıcak,
Ve sık sık kararı da yaldız düşer yüzünden;
Her güzel, güzellikten er geç yoksun kalacak
Kader ya da varlığın bozulması yüzünden;
Ama hiç solmayacak sendeki ölümsüz yaz,
Güzelliğin yitmez ki asla olmaz ki hurda;
Gölgesindesin diye ecel caka satamaz
Sen çağları aşarken bu ölmez satırlarda:
İnsanlar nefes alsın, gözler görsün elverir,
Yaşadıkça şiirim, sana da hayat verir.
(18. Sone – Çeviri: Talat Sait Halman)

Gereken tuşlara gereken sırayla basabilse ve 18.sone’yi yazabilse de ne içerdiği duygudan bir nasibi olacak ne de okuyucusunda böyle bir duygu oluşturma niyeti olacak.

Demek istediğim o ki, basit iki kelimeyi bile bir araya getirebilen bir yazar, sonsuzluklar evreni içinde çok değerli bir eylemde bulunmaktadır. Bazı duygu ve düşüncelerin kuşaklar boyunca hissedilmesi böylesi değerli çabaların sonucudur. Hissetmek ve düşünmek insana özgü çok değerli yetenekler olduğu gibi bunları aktarabilmek de yine insana özgüdür ve çok değerlidir. Her yazarın, özellikle de yazar adaylarının hatırlamasında fayda var. O tuşlara dokunun ve güzel kelimeler dökülsün klavyenizden. Gerçek ortaya çıksın. Duygular paylaşılsın.

ANLATI NEDİR?

Senaryo’nun bir anlatı türü ve biçimi olduğunu tekrar hatırlayalım ve anlatı için genel bir tanımlama vermeye çalışalım.

Anlatı: Her ne biçimde olursa olsun (sözel, yazılı, görsel), ister gerçek ister hayali, birbirleriyle ilişkili olayların belirli bir düzen içinde aktarılmasına, rapor edilmesine, anlatılmasına anlatı denir. Biz anlatı kelimesini latin dilleri kökenli narrare, narrativus, narratif, narrative kelimelerinin karşılığı olarak kullanacağız. Anlatı, yapısal ve tematik kategorilere ayrılabilir;

  • Yaratıcı kurmaca dışı, biyografi, gazetecilik, şiir ve tarih yazımı gibi kurmaca olmayan anlatılar.
  • Anekdot, mit, efsane ve tarihsel kurmaca gibi kurmacalaştırılmış tarihsel olaylar;
  • Düzyazı edebiyat, azı şiirler, kısa hikayeler, romanlar ve anlatısal şiir ve şarkılar, kimi oyunlar ve kayıtlı ya da kaydedilmeyen performanslar gibi kurmaca anlatılar.

Anlatı pek çok biçimde de olabilir, mesela konuşma, edebiyat, tiyatro, müzik ve şarkı, çizgi roman, gazetecilik, film, televizyon, video (internet üzerindeki videolar da dahil), radyo, oyunlar (çocukların oynadıkları saklambaç vs, yetişkinlerin oynadıkları satranç, iskambil ya da konusu olan herhangi bir oyun) ve değişik performanslar. Ve aynı şekilde resim sanatı örnekleri, heykel, çizimler, fotoğrafçılık modern görsel sanatlar bir şekilde anlatı özellikleri taşıyor olabilirler. Öte yandan sözel anlatılar da hayatın içinde önemli yer kaplar. Masallar, dedikodu ve dünyanın değişik bölgelerinde yaşayan halkaların sözel kültürlerinin parçası olan anlatılar.

ANLATININ ÖNEMİ

Neden bunları bu yazıya dahil ediyorum? Çünkü konumuz yazmak ise asıl iş anlatıyı anlamaktır. Anlatı insansız olamayacağı gibi insan da anlatısız olamaz. Belki bu son cümlenin ilk yarısı için bazı denemeler yapabiliriz ama ikinci yarısı için peşin hükümlü olabiliriz. Klavyenin tuşlarına rastgele dokunan bir şempanze olmadığımıza göre, anlatı, insanı anlamak için (kendimizi anlamak için) elimizdeki en büyük araçtır. Bu kadar açık ve net. Lütfen yazma işini hafife almayın. Çok emek vermeyi hak edecek kadar önemlidir. Matematik kadar, bilim kadar (belki daha da fazla), insanlık tarihini şekillendiren bir insanlık durumudur. Örneğin Aydınlanma, batı dünyası için bir tanım ve aidiyet oluşturan, aklın hakimiyetini temsil eden, büyük bir anlatıdır. Galileo’nun dünya yine de dönüyor demesi bu büyük anlatıyı oluşturan nispeten minör anlatılardan biridir. Bu büyük anlatı kitleler tarafından kabul görür, bir çeşit aidiyet yaratır ve yaygınlaştırılmaya çalışılır. Örneğin Cengiz Han anlatısı Moğolistan’da farklıdır, yakıp yıktığı topraklarda farklı… Cengiz Han ile ilgili bütün tarihsel yazım eylemleri de farklı farklı da olsalar bir büyük anlatı ailesine dahil olmak zorundadırlar. Böylece anlatı, toplumları/milletleri yaratan unsurlardan en önemlisi oluverir. Kurtuluş Savaşı, teması düşmanı denize dökmek olan bir Türkiye Cumhuriyeti anlatısıdır. Buna karşın Megali Idea da bir başka anlatıdır. Her anlatı, olaylar kadar kahramanlara da ihtiyaç duyar. Daha doğru ifadesi ise şöyledir:

Bir anlatının var olması için iki ana unsur var olmalıdır. İnsan ve olay(lar).

Demek oluyor ki insanın doğasını ve olayların doğasını anlamak kalıcı ve etkili bir anlatı kurabilmenin en temel gerekliliğidir. Kalıcı, başarılı ve etkili bir anlatı kurabilmek için anlatıdaki insanların ve olayların düzenlenişi hakkında eksiksiz bir bakış açısı geliştirebilmeliyiz. Bir şempanze uzun yıllar uğraşsa da sizin gibi yazamaz. Eh, boşuna demiyoruz: İyi bir yazar olma yolculuğu ile iyi bir insan olma yolculuğu aslında aynı şeydir.

Devamı haftaya.
Görüş ve önerileriniz için yorum seçeneğini kullanınız. Yorumlar yayınlanmadan önce yazar tarafından denetlenmektedir.

Senaryo Yazarlığı kategorisine gönderildi | , , , , , , ile etiketlendi | 3 Yorum

Senaryo nasıl yazılır – 1

Bir senaryo yazmak için önce senaryonun ne olduğu konusunda uzlaşalım. Senaryo; sinema filmi, kısa film, video klip, TV filmi, TV dizisi, web serisi, belgesel, sunum, vb. gibi görsel içerikli eserlerin içeriğinin yazılı halidir. Senaryo sadece ‘kurmaca’ türler için yazılmaz. Kurmaca olmayan (belgesel, sunum gibi) görsel içerikli eserler için de senaryo yazılır.

Stephen King – Yazar

Kurmaca: temel olarak gerçeklerden ya da tarihten beslenmeyen, yazarının hayal gücünden beslenen anlatı türlerine verilen genel isimdir. Yazar bazen gerçek/yaşanmış bir hayattan beslenebilir ya da kesitler alabilir, ancak olayları ve karakterleri anlatırken bakış açısı ve kronoloji gibi bazı temel tercihleri yaparken esas aldığı şey kendi hayal gücüdür. Kurmaca türünü ayırt etmek için olayların ve karakterlerin anlatı içindeki düzenine bakmak faydalı olabilir. Örneğin yazar, bir karakterin, başka hiç bir canlının görmediği bir zaman dilimindeki davranışlarını anlatıyorsa bu kurmacadır. Genellikle bütün kurmacalar, karakterlerin iç dünyasıyla ve başka insanların görmediği davranışlarıyla da ilgilenirler. Bir haber metni kurmaca değildir. Bir belgesel senaryosu (içinde kurmaca bölümler içerebilir) kurmaca değildir.

Bugün genel kullanımda senaryo dendiğinde kurmaca senaryo anlaşılır. Hatta günlük dilimizde ‘senaryo’ kelimesi ‘yalan dolan’ anlamında da yaygın bir şekilde kullanılmaktadır. Hayal gücü ile gerçeğin arasında gri ve sorunlu bir alan vardır. Yazar’ın varlığı bu sorunu oluşturmaktadır. Çünkü çoğu zaman (bir tercih olarak) kurmaca yazarı, ‘her şeyi bilen adam’ konumunda bulunur.

Billy Wilder – Senarist

Yazar’ın yazdığı eser ile ilişkisi gibi, kurmaca türünün gerçek dünya/yaşam ile ilişkisi gibi konular tarih dönemlerine, kültürel ve sosyal arka plana ve felsefi yaklaşım ve inançlara göre farklılıklar gösterebilir. Bütün bu farklılıkları inceleyen, ayrıntılı ve karmaşık konu başlıklarıyla dolu disiplinler mevcuttur. Genel bir uzlaşı da yoktur. Ne var ki insanlık kadar eski anlatı geleneği bir şekilde var olmaya devam edegelmektedir. Anlatı, şekil değiştirebilir, ortam değiştirebilir ama var olmaya devam eden/edecek olan tanımlayıcı bir insan fonksiyonudur. Dünyadaki bütün kültürler, bütün dinler ve mitolojiler, inanç ve hatta düşünce sistemleri, toplumlar, futbol takımları bile bir anlatıya ihtiyaç duyarlar. Bireyler de anlatısız yaşayamazlar. Herkesin bireysel bir hikayesi/anlatısı vardır. Bu sebeple çoğu insan laf arasında ‘hayatım roman’ deyiverir.

Bu sebeple bir senaryo yazmak demek bir öykü anlatıcısı olma iddiasını gerektirir. Öykü anlatmak ve öykü dinlemek vazgeçemeyeceğimiz özelliklerimizdir. Tanımadığımız insanlar kendi aralarında konuşurlarken bile kulak kabartırız, bir öykü yakalamaya çalışırız. Evet, dedikodu bir anlatı türüdür.

Uzun lafın kısası, bir senaryo yazmak istiyorsanız olayları ve karakterlerinizi hangi sırada ve hangi dozda yazacağınızı tasarlayabilecek kadar ‘anlatı’ ustası olmak zorundasınız. Senaryo yazarlığı, sadece senaryo sayfa düzenini bilmek değildir. Bir senaryo yazmak istiyorsanız anlatmak istediğiniz öyküyü seyircisi üzerinde oluşturmak istediğiniz etkiye göre de yazmanız gerekir. Görüldüğü üzere derinlemesine düşünce ve emek gerektiren pek çok temel sorunla karşı karşıyayız. Bu sebeple çoğu insan ‘hayatım roman’ der ama oturup roman yazmayı başarabilen, yazdıktan sonra da kabul gören çok az insan vardır. Bir film ya da bir dizi film izleyip, ‘ben de yazmak istiyorum’ demiş olmanız son derece doğaldır. Bunu dediğiniz anda ‘hayatım roman’ diyen kişiler arasında yerinizi almışsınız demektir. Geriye önemli bir mesele kalmıştır artık: oturup yazmak.

David Peoples – Senarist

Yazar her şeyden önce bir seyirci/okuyucudur. Bir filmin ya da kitabın kendisi üzerindeki etkisini başkaları üzerinde oluşturmak isteğiyle yanıp tutuşan bir insandır. İyi yazarlar iyi birer okuyucu, iyi senaristler de iyi birer seyircidirler. Kaderiyle pazarlık yapmaya çalışan bir insanın düştüğü durum kadar trajik bir durumdur; bir yazar adayı için okumaya ve izlemeye direnmek…

Devamı haftaya…

Senaryo Yazarlığı kategorisine gönderildi | , , , , , , ile etiketlendi | Yorum yapın

Çare Yazmak

Bizi biz yapan nedir?

‟Biz” dediğimizde gerçekten ne kastediyoruz? Hangi sosyal, ırksal, coğrafi, politik ya da herhangi başka hangi gruba mensubiyetimizi ima ediyoruz? ‟Biz” herhangi bir dilde en çok kullanılan kelimelerden biri. Her birimiz vatandaşlar, müşteriler, taraftarlar, aile üyeleri vs. olarak bir grup insanla mutlaka bir şekilde bağlantılıyız. Ancak sanıyorum ki bugün dahil olduğumuz en büyük ve en önemli mensubiyetlerden biri -belki de birincisi- içinde yaşadığımız zamanla olan bağlantımız sebebiyle dahil olduğumuz… Hepimiz yaşadığımız zamanın birer ürünüyüz. Zamanımız bizi bir heykeltraş gibi yontarak şekillendiriyor. Pekala… Zamanımızı nasıl tanımlayabilir, nasıl anlayabiliriz? Zamanın ruhu denilen şey nedir ki?

Vikipedi’ye göre zamanın ruhu, belli bir zaman diliminde toplumların üyelerini yönlendiren ve yöneten bir takım inançlar ve fikirler topluluğu. Zamanın ruhu aynı zamanda almancasıyla da anılan (Zeitgeist) ilk kez Aydınlanma Çağı filozofları tarafından kullanılan bir kelime. Ki bu filozofların bir çoğu da almandı. Tamam… Bizim yaşadığımız zamanda da toplumlara ait bireyleri yöneten ve yönlendiren inançlar ve fikirler topluluğu olduğunu gözlemleyebiliyor muyuz? Muhtemelen evet. Belki de postmodernizm adı verilen şey yaşadığımız zamanın ruhunu tanımlamamıza yarayacak bir şeydir.

Aynı şekilde Zamanın Ruhu tanımlamasını ilk ortaya atıldığı dönem için de kullanabiliyoruz. Aydınlanma Çağı ismi verilen çağın bir ruhu vardı, evet. Ve yine mesela İngiltere Kraliçesi Victoria’nın tahta kaldığı süreye nisbetle Viktorya Çağı adı verilen zaman diliminin de bir ruhu vardı. Tamam. Bugünün baskın ve belirgin inanç ve fikirleri nelerdir diye düşünsek aklımıza neler gelir? Sanıyorum filozof Alvin Toffler’in ortaya attığı kavram silsilesi zamanımızın en elverişli ve biraz da karamsar bir tasviriydi: Gelecek Şoku. (Future Shock). İşte bu zamanımızın ruhudur.

Çok az zaman çok fazla bilgi

‟Dünyanın değişik köşelerinde bulunmamı sağlayan çalışmalarım sırasında değişik biçimlerini gördüğüm bir olguyu yeni yeni anlamaya başlıyorum. Modern teknoloji rüyada bile göremeyeceğimiz bir debdebeyle değişmekte. Fakat bu teknolojinin kaçınılmaz ve ağır bir bedeli de var. Endişe ve stres çağında yaşıyoruz. Bütün bu debdebeye rağmen kendi teknolojik gücümüzün kurbanları olduk. Bir şok içideyiz. Gelecek şokunun…

Gelecek şoku, çok kısa bir zaman içinde çok fazla değişimin getirdiği bir hastalık. Bu artık hiç bir şeyi kalıcı olmayışının getirdiği bir duygu. Bilgisayarlar şeyleri bir araya getirerek yeni bilgiler üretirken o kadar hızlılar ki bunu sindiremiyoruz.”

Orson Welles

Bu sözler Orson Welles’in sunduğu 1972 tarihli Gelecek Şoku adlı belgeselden… Evlerimizdeki ya da ceplerimizdeki kişisel bilgisayarları boş verin internetin bile olmadığı bir dönemde yazılmıştı yukarıdaki sözler. Kendi zamanımızın ruhunun gerekliliği olarak mozaik bir kültür içinde yaşıyoruz, çok fazla şey biliyoruz ama bilgelik ve içgörüden mahrumuz. Mobil teknolojilerin ortasında kendimizi tanıyabilme ihtimalimiz çok çok zor. Peki ne olacak halimiz?

Çare yazmak. Kurmaca hem de.

Bir hikaye anlatın. Bir kurmaca yazarı düşünür, hisseder ve karakterlerinin yerine yazar/konuşur. Yazma eylemi için gerçek duygunun adı empatidir. Bir yazar bir başkasıymış gibi düşünür ve hisseder. Bu anlamda empati kendimizi anlayabilmek için sahip olduğumuz en iyi yollardan biridir. Empati tecrübe etmek sizi iyi bir insan yapar ve okumak gibi yazmak da empatiyi geliştirir.

Robert Sanchez ve Robert Stolorow’un bir terapi olarak felsefeyi önerdiği gibi Adrian Furnham da Psychology Today dergisindeki bir makalesinde yazmanın bir terapi olabildiğini söylüyor. Yazma terapisi konusunda ayrıca vikipedi makalesine de göz atabilirsiniz. Dünyadaki açlık ve fakirliğin gerçekten ne olduğunu ve ne boyutlarda olduğunu anlamaya ihtiyacımız var. Küresel iklim değişikliğinin gerçekte ne olduğunu anlamaya ihtiyacımız var. Demokrasi, aşk, tarih… Her şey hakkında çok şey biliyoruz ama bu şeyleri gerçekten biliyor muyuz orası şüpheli. Bilgelik? Malesef. Parçalanmış zihinler. Bütün sahip olduğumuz bu.

Neden kurmaca? Anlatı desek daha doğru olur. Anlatının, zeitgeist’ımızın bize getirdiği bütün dertlere çare olabileceğini neden düşünüyoruz ki? Cevap başka bir sorunun arkasında gizli: Anlatı nedir? Bir hikaye nedir? Ufak bir araştırmayla soruya çok fazla cevap olduğunu görebilirsiniz (her zamanki gibi). Robert Fulford’un Anlatının Gücü: Kitle İletişim Çağında Hikaye Anlatıcılığı isimli muhteşem kitabını hararetle tavsiye ediyorum. Aynı zamanda konuyla ilgili olarak Jonathan Gottschall’ın The Storytelling Animal isimli kitabına da göz gezdirmek isteyebilirsiniz. Her iki yazar da gazeteci. Bu demektir ki her iki yazar da işlevsel bir bakış açısına sahipler. Bu parçalanmış zihinlerimiz için iyi bir şey.

Anlatı insanoğlunun ayrılmaz bir parçası. Anlatının olmadığı bir insanlık durumu ve dönemi yok. Anlatı bizi biz yapan şeylerden biri. Anlatıya ve tarihe, ve hatta anlatı tarihine bütünsel bir bakış açısı geliştirmek bir yazar için, empatiye ihtiyacı olan herkes için oldukça gerekli… Kurmaca yazarlığı, insan olma yolculuğumuzdaki en önemli kazanımlardan biri olabilecek güçte…

Senaryo Yazarlığı kategorisine gönderildi | , , , , , , , ile etiketlendi | Yorum yapın