Drama, Teori, Bölüm 2

Perdelerin yerleri değişkendir. Genellikle ilk perde en kısa olandır. Öykünün temel sorununun ve ana karakterlerin tanıtılmasıyla başlar ve Esas Oğlan’ın temel sorunu çözmek için verdiği kararla biter. Başka bir deyişle, ilk perdede seyirci “işte bu film şunun hakkındadır ve kimlerle başbaşa kalacağımızı böylece görmüş olduk” der. İlk perdede iç ve dış sorunlar ve karakter yapıları açısından oyun kuralına göre oynanır. Genellikle de kahraman ya da Esas Oğlan tarafından yaşanan bir ahlaki çatışma noktasıyla sona erer. High Noon’da şerif kasabaya dönüp kötü adamlarla savaşmaya karar verir. Eğer kaçmaya karar verseydi, meydan okumayı görmezden gelseydi, bir hikayenin varlığından söz edilemezdi. Yani kötü adamların savaşacak bir “iyi adam”ı olmazdı ve kahraman kendini ahlaki olarak lanetlemiş olacaktı. Birinci perdenin sonu, hikayenin sonu olacaktı. Savaş kararı, fiziki bir hareket olsun, varoluşsal bir seçim olsun her iki durumda da iç ve dış problemleri bir üst seviyeye çıkartır yani hikayeyi ikinci perdeye taşır. Fakat şerif kötü adamlarla basitçe dövüşüp hepsini öldürseydi ilk perde çok çabuk sonuçlanmış olacaktı. ilk perde üçüncü perdeye doğru dur durak vermeden ilerlemelidir. İkinci perde ise temel sorunu karmaşıklaştırmaya yarar ve karakterleri güçlendirerek, aralarındaki dramatik etkileşimi artırarak, onları değişime ya da katarsise hazırlar. Genel olarak en uzun perdedir ve filmin süresinin yaklaşık yarısını işgal eder. Üçüncü perde genel olarak kahramanın fiziki ve psikolojik olarak en düşük noktasında başlar. Tekrar High Noon’a dönecek olursak, şerif karısı ve arkadaşları tarafından terkedilmiştir, ölmeyi bekler bir halde vasiyetini hazırlamaktadır. Tam o en karanlık anda son kötü adamında da geldiğini haber veren tren düdüğü duyulur. İşte o noktada bitmiş tükenmiş kahraman, ofisinden çıkar ve ilk perdede oluşturulmuş iç ve dış sorunları çözmek için kolları sıvar. Şimdi gerçek dünya hakkında bir iki söz söyleyelim: Bu zarif yapı, dramatik çarpışmalar için mükemmel bir araç olmakla birlikte, hayatla işi bitmemiş insan ruhunun derinlikleri ile ilgili de bir dışa vurumdur. Gerçek hayata bir göz atalım:Görüldüğü gibi hayat, birbiri ardına gelen belirgin bir yapı ya da anlamdan oluşmayan garip bir şeydir. F.Scott Fitzgerald “Amerikalılar için ikinci perde yoktur” derken kısmen haklıydı. Hiç kimse için ikinci perde yoktur. Birinci ya da üçüncü perde de yoktur. Hayatın “perde”leri yoktur ve hayat bir “yapı” değildir. Hayat sadece hayattır. Hayatın kimi bölümleri yapay bir dramatik eğri oluştururken (şekildeki B bölgesi) kimi parçaları da irrasyonel ya da trajik kıvrımlar içerebilir (şekildeki A bölgesi). Sanat gerçeği taklit etmeye çalışmaz, hayatın özünü ortaya çıkarmaya, yalanların arkasındaki gerçekleri, anlamsızlığın arkasındaki anlamı, raslantının arkasındaki yapıyı bulmaya çalışır. Bu derin gerçekleri çok belli etmese de, insanların patlamış mısıra gömüldüğü anlarda bile, kahramanların zaferlerinde, daha iyi bir hayatın yollarını, yapısını ve anlamını, bize gösterebilir.

Klasik dramatik eğrinin yapıtaşı sahnedir. Otuzlu ve kırklı yıllarda tipik bir sahne beş sayfadan, yüz yirmi sayfalık bir senaryo da yirmi, yirmibeş sahneden oluşurdu. (kabaca bir senaryo sayfasının filmin bir dakikası olduğu kabul edilir). Her sahne minik bir film gibi düşünülür, her birisinin başlangıcı, ortası ve sonu olurdu. Tipik bir sahne bir problemi ortaya koymalı (mesela kötü adamların kasabaya gelmesi), karmaşıklaştırmalı (kötü adamlar dört kişidirler, acımasızdırlar ve şerifin peşindedirler) ve çözmeliydi (şerif kasabayı terketmeye karar verir). Ayrıca her sahne büyük kardeşi film ile aynı dramatik kurallara uyan kendi dramatik eğrisine sahip olurdu… Tabi, her sahnenin finali bir sonraki sahnenin problemini tetiklerdi. Her sahne birbiriyle o şekilde bağlantılı olurdu ki bir sahne çıkartılsa film tutarsızlaşırdı. Bu yapı kaçınılmaz olarak hikayenin iliştirildiği film yapısının omurgasını zamanla şu hale getirirdi:

Devam edecek…
Kaynak: Good scripts, bad scripts : learning the craft of screenwriting, Tom Pope, Three Rivers Press, New York

Karşıtlık mı Uyum mu?

Hikaye anlatma işi sanıldığı gibi sadece sezgisel ya da hayalgücü gerektiren bir iş değildir. Friedrich Nietzsche sanat üzerine düşüncelerini yazarken sanatın Apollonik ve Dionizik olarak ikiye ayrılabileceğini ifade etmişti. Apollon , Yunan mitolojisinde müziğin, sanatların, güneşin, ateşin ve şiirin tanrısıdır. Ayrıca kehanet yapan, bilici bir tanrıdır. Dionysos  ise şarabın sadece sarhoş ediciliğini değil, sosyal ve faydalı etkilerini de temsil eder. Medeniyetin destekçisi ve barış aşığı bir tanrıdır. Bu mitolojik tanrıların eylemleri ve kişilikleri bir yana Nietzsche’nin yakaladığı düşünce, varlığın -kimilerinin diyalektik kimilerinin yin yang dediği- simetrisidir. Eril ve dişilliği de temsil eder. Nietzsche bir sanatçı yani bir hikaye anlatıcı olarak insandaki vecd halini, hayallerin ve ilhamların uçuşmasını, aşkınlığı temsil eden kısmın (Apollon) yanında tasarımsal ve mühendislik hesap gerektiren, mesleki bir ustalığın ve tecrübi bilgiyi kullanan kısmın (Dionysos) karşıtlığı ya da karşılıklı uyumlarını anlatmak ister. Sanatın hemen her alanı her iki alanda gezinmeyi gerektirir. Bir heykeltraşın hayalgücünü kullanmanın ötesinde kullanacağı malzemenin teknik özelliklerini (örneğin mermerin sertliği, kırılganlığı, başka malzemelerle etkileşimi…) tanıması gerekmediği düşünülebilir mi? Bir şairi sadece ilhamları mı yönetir? Hayır. İlhamla gelen bir duygudur ve o duygunun kelimelere ihtiyacı vardır. Kelimeler işin içine girdiği andan itibaren şairin içine düştüğü dil ve dilbilgisinin tüm sorunları, apollonik süreci başlatacaktır. Şiirin tasarım aşaması hesap kitaptan başka bir şey değildir.

Bir “hikaye anlatıcı” için de aynı durum söz konusudur. İlham aşaması ve tasarım aşaması…  Senaryo yazarının ilhamı da tıpkı bir mermer blok gibidir. Estetik değeri olan bir sanat eseri olması için heykeltraşının tasarımına, araç-gerecine ihtiyacı vardır. Belki de sadece bu sebepten ötürü “benim hayatım roman” diyen çok sayıda insanla tanışırsınız ama bir roman yazmış bir insanla nadiren karşılaşırsınız. Tasarım aşaması zordur, uzun sürer. Öte yandan evrenin ve insanın yaradılışı gereği olsa gerek, apollonik ve dionizik süreçler birbirinden keskin çizgilerle ayrılmaz. Yani ilhamların zenginliği ve güzelliği, çoğu zaman tasarım aşamasında harcadığınız zamanların toplamıyla doğru orantılıdır. Hep anlatılır ya; mesela “ünlü bir bilimadamı buluşunu, bir gün kahvaltı yaparken, kahvaltı masasında gerçekleşen alaleda bir hadise sonucunda buluverdi”. Oysa o buluş sadece o kahvaltı masasının meyvesi değildir. Yıllar süren “apollonik” dirsek çürütmelerin sonucudur.

Y,n Yang

Yin Yang

Drama, Teori, Bölüm 1

İşte, bir paragraf aşağıda Arsito’nun drama hakkındaki fikirlerini gösteren bir grafik… Yatay çizgi zamanı, dikey çizgi ise fiziki ve/veya psikolojik gerilimi temsil ediyor. Bir drama doğal olarak gerilimin sıfır olduğu bir noktada başlamaz. Aynı zamanda bir drama gerilimin en üst olduğu noktada da başlayamaz. Yani zaman ilerledikçe gerilimin azalması seyircide yabancılaşma etkisi uyandırır. Kısacası sıfır noktasının biraz üstünde başlarız. İşin ideali zamanla gerilim yavaş yavaş artar ve en yüksek gerilimi temsil eden doruk noktasına ulaşır. Bu noktadan sonra problem çözülür, çatışmalar giderilir ve olabildiğince hızlı bir şekilde bütün gerilim düşer.

Bu hoş grafik bütün dramaların temelidir.
Bu hoş grafik bütün dramaların temelidir.

Bu hoş grafik bütün dramaların temelidir. Ancak gerçekte ihtiva ettikleri iç ve dış problemler yüzünden bütün dramalar göründüğünden daha karmaşıktır. Yani, klasik western filmi High Noon’da kötü adamlar ellerinde silah şerifi vurmak için kasabaya girdiklerinde bu en basit haliyle dış problemdir. Psikolojik ya da içsel problem ise şerifin karısını kaybetme korkusuyla kötü adamlarla savaşmaya çekinmesidir. İşin ideal olanı, bu fiziki ve psikolojik problemin aynı en yüksek gerilim noktasında çözülmeye başlamasıdır. Aksi takdirde psikolojik ve fiziki gerilim için iki ayrı doruk noktası ve iki ayrı çözülme zamanına ihtiyaç duyarız. İki ayrı doruk noktası, iki ayrı çözülme anlamına ve hikayenin kendisini toparlayamamasına ve seyircilerin öfkelenmesi anlamına gelebilir. Bu iç ve dış problemler hikayenin gerilim hattı üzerinde ilmekli bir görüntü sergiler. Yani şöyle:

Bu grafiğin “perde” adı verilen üç bölüme ayrılmış olmasına özellikle dikkat edin.

Bu grafiğin “perde” adı verilen üç bölüme ayrılmış olmasına özellikle dikkat edin.

Bu grafiğin “perde” adı verilen üç bölüme ayrılmış olmasına özellikle dikkat edin. Zaman içinde bu üç perde drama sanatının temel tuğlaları haline gelmiştir. Eski bir söyleyişe göre ilk perdede kahramanınızı bir ağaca tırmandırırsınız ki bu ana problemi oluşturur, ikinci perdede ona bir şeyler fırlatırsınız ki bu problemi karmaşıklaştırır, üçüncü perdede de kahramanınızı ağaçtan indirirsiniz ki bu da problemi çözüme kavuşturur.

High Noon

High Noon

Tefrikamız devam edecek…
Kaynak: Good scripts, bad scripts : learning the craft of screenwriting, Tom Pope, Three Rivers Press, New York

Biraz daha Aytmatov…

Resim: Stephen Armstrong, Mother and Son

Belki bir kitapçının raflarını karıştırıyorsunuzdur, bir kitabı elinize alırsınız, bir iki satır okuyup kitabın taşıdığı soluğu koklamak istersiniz. Ya da kitaplığınızda parmaklarınızla bir gezinti yaparken yıllardır açmadığınız sayfaları açmak ister canınız, sayfaları aralar ve “bir iki satır okuyayım, en son kimbilir ne zaman okumuştum” dersiniz. Size hemen “merhaba” diyen kitaplar vardır. Amacınız kitabı okumaya başlamak olmadığı halde okuma isteğiyle dolarsınız, hemen bir köşeye çekilip saatlerinizi vermek istersiniz. Bu, benim için şöyle bir şey işte:

Üzerinde yeni yıkanmış beyaz entarisi ve koyu renkli başmenti, başında beyaz yazmasıyla, bir ana, biçilmiş tarlaların arasından geçen yolda ağır ağır ilerliyordu. Yanında yakınında kimsecikler yok. Yaz bitmiş, tarlalarda çalışanlar gitmiş. Kırlarda yankı yankı yayılan insan sesleri yok artık. Yollarda bulut bulut toz kaldıran kamyonlar ve biçerdöverler de yok. Sürüler henüz anızlara salınmamış.

Uzakta, boz renkli büyük yolun ötesinde, sonbahar bozkırı göz alabildiğine uzanıyor. Gökyüzünü, bir yerlerden akıp gelen mavimsi bulutlar kaplamakta. Sessizce tarlalara yayılan rüzgar, hasır sazlarına, sayar gibi tek tek dokunup geçiyor, ölü yaprakları dereye doğru sürüklüyor. Sabahleyin her yeri çiğ kaplayınca, dereden otların kokusu yayılır çevreye. Hasattan sonra toprak dinlenmektedir. Çok geçmeden kötü havalar başlayacak, yağmurlar dinmeden yağacak, sonra ilk kar yere düşecektir. Daha sonra da fırtınalar, boralar… Ama şimdilik böyle bir şey yok. Her şey sessiz, sakin görünüyor.

Yaşlı anayı hiçbir şey rahatsız etmemeli. Bakın işte durdu. Yaşlılıktan kenarları iyice kırışmış gözlerle çevresine uzun uzun baktı:
- Selamünaleyküm sevgili tarlam! dedi yavaş sesle.
-Aleykümselam Tolgonay. Yine geldin demek? Görüyorum, biraz daha yaşlanmışsın, saçların bembeyaz olmuş. Aa, baston da kullanıyorsun artık.
-Evet, güzel toprağım, yaşlandım. Ee, aradan bir yıl daha geçti ve sen bir hasat daha verdin… Biliyorsun, bugün “Ölenleri Anma Günü”.
- Biliyorum ve seni bekliyordum Tolgonay, ama bu defa da yalnız geldin değil mi?
- Gördüğün gibi yalnızım, hep yalnız…
- Demek ona hiçbir şey söylemedin daha?
- Hayır, söylemedim, söylemeye cesaret edemedim.
- Ya başkalarından duyarsa, biri istemeden ağzından kaçırırsa?
- Niye söylesinler. Nasıl olsa, vakti gelince öğrenecek. Hem artık büyüdü, başkalarından duyup öğrenebilir. Ama benim için hala küçük bir çocuktur ve bu yüzden ona gerçeği söylemekten çok, ama çok korkuyorum.
- Yine de insan gerçeği öğrenmelidir Tolgonay.
- Biliyorum, biliyorum ama, nasıl söyleyeyim? Benim bildiğimi, senin bildiğini, başkalarının bildiğini, sevgili toprak anam, yalnız o bilmiyor. Bunu öğrendiği zaman ne olacak? Nasıl karşılayacak? Geçmişi nasıl yargılayacak?

Düşmekte olan bir uçakta ateist yoktur!

Dönüp durmakta olan Lost geyiklerine bir tane de ben ilave etmiş olayım: “Düşmekte olan bir uçakta ateist yoktur” derler. Oceanic 815′te de yokmuş meğer. Altı yıl boyunca doğrudan bir gönderme yapmadan, dolaylı göndermelerle okültizm, paganizm, babil, mısır, tevrat falan derken “olayda” yani düşmekte olan bir uçak gibi “May Day! May Day!” diye bas bas bağıran bir dizide ateist kalınamazdı! Senaryo yazarlarının seyirciyi aptal yerine koymaktan kaçınmaları gerektiği söyleniyor her zaman. “Deus Ex Machina”; yazmakta olduğu öykünün içinde boğulup çarenin -örneğin karakterin ter içinde yatağında sıçrayıp “meğer rüyaymış!” demekte bulunması  gibi durumları ifade etmek için kullanılan bir terim. Nihayete eren Lost dizisi “Deus’a” sığınarak imana gelmiş oldu. (mu?) Ada metaforu üzerinden bir fantazya, paralel evrenler ve zamanda yolculuk üzerinden bilimkurgu falan derken kendimizi Araf, Cennet, Cehennem kavramlarının ortasında buluverdik. Hem de son on beş dakikada! “Neden altı yıl boyunca, adanın bir yerinden bir yerine koşuşturup duran insanları izlerken doğrudan ve dolaysız bir ”Tanrı” kavramı yoktu?” şeklinde de bir soru sorabiliriz. Gerçi gene de pek “var” denemez ama! İlk kez, haç, davut yıldızı, hilal, şiva, buda sembollerini dolaylı değil doğrudan olarak gözlemledik. Yine ilk defa ölüm kavramı üzerinde de “Sır Kapısı” tadında durduk! Oceanic 815 altı yıl boyunca düşmekte olan bir uçak mıydı? Bu uçağı ancak Tanrı mı kurtarabilirdi? Öykü o kadar çok karışmış mıydı ki bu düğümü çözse çözse Deus Ex Machina çözerdi? Yoksa önceden tasarlanmış bir plot, bir bütünsel öykü yok muydu? Yoksa bu dizi bir “akıllı tasarım” değil de seyirci-fan-reyting üçgeninde şekillenen evrimsel bir öykü müydü?

Aşk

Bir sevgilinin aşkı beni bağladı. Aşkı geldi, beni önüne kattı… Aklımı çaldı, bana edeceğini etti! Yüzünün hayali yolumu kesti, harmanımı ateşe verdi! Bir an bile onsuz karar edemiyorum. O güzeli görmemek, ayrılığına sabretmek, bence adeta kâfir olmak gibi bir şey! Gönlüm onun yerinde değil, onun ardında; başım dönüp duruyor… Bundan fazla nasıl yol alabilir, nasıl daha ileri gidebilirim?
Önümüzdeki vadiye dalıp yürümek, yüzlerce belaya uğrayıp sabretmek gerek. Halbuki ben, o ay yüzlünün yüzünü görmeden bir an bile duramıyorum… Nasıl olur da yola bele düşer, konak durak arayarak yürürüm? Derdim derman kabul edecek dereceyi geçti; işim imanı da aştı küfrü de! Derdim de onun sevdası, dermanım da… Gönlümdeki ateş de onun sevgi ateşi!
Bu dertte tekim… Kimsem yok… Fakat bu sevdada onun derdi, bana hemdem olmakta; bu yeter bana! Sevdası beni topraklara attı, kanlara buladı. Saçları beni perdeden çıkardı! Onun sevdasına düştüm, takatsız bir hale geldim… Onu görmeden bir an bile sabredemiyorum!
Yolunda toprak kesildim, kanlara gark oldum… Halim işte bundan ibaret… Ne yapayım?

Kuşların Dili

Kuşların Dili, Feridüddin Attar

Mantık Et-Tayr’dan… Feridüddin Attar, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları. Tercüme: Abdülbaki Gölpınarlı.

Coma Kümesi

Coma Kümesi

Coma Kümesi

Şekildeki hemen hemen her nesne bir galaksi. Coma Galaksi Kümesi bilinen en yoğun galaksi kümelerinden bir tanesi. Fotoğraftaki bu galaksilerin her biri güneşimiz gibi yıldızlardan milyarlarca ihtiva ediyor. Tıpkı Samanyolu Galaksisi gibi. Coma Kümesi’ndeki galaksilerden çıkan ışığın bize ulaşması milyonlarca yıl sürüyor. Öte yandan Coma Kümesi’ndeki galaksilerin birbirleri arasındaki uzaklık da nereden baksanız milyonlarca ışıkyılı… Coma Kümesi’ndeki galaksilerin pek çoğu eliptik geri kalanlar ise sarmal galaksi.

Böyle bir manzarayı ağustos böceği sesleri arasında seyredebilme ayrıcalığı ise sadece bize ait.

Cthulhu’nun Çağrısı

Bilimadamları 1997  yılında okyanusun derinliklerinde, şekildeki diyagramda görülen sesi kaydettiler. Böyle bir sesin var olmaması gerekiyordu. İngilizcede “Bloop” kelimesiyle ifade edilen bu ses kimilerine göre bir efsanenin gerçek olduğunun kanıtı. Gizem ve korku öyküleri yazarı H.P. Lovecraft’ın (1890-1937) “Call of the Cthulhu” - Cthulhu’nun Çağrısı adlı öyküsünde bir efsane olarak anlattığı “Cthulhu gerçekten yaşıyor mu?” sorusu bu sayede çok daha popüler hale geldi.

Cthulhu

Cthulhu

Yaklaşık olarak (50° Güney, 100° Batı) koordinatları sesin kaynağı olarak gösteriliyor. Konu ile ilgili kaynaklar:
Okyanustan gizemli sesler
Bloobwatch.org
GeoHack
Tuning in to a deep sea monster
Howard Phillips Lovecraft
Cthulhu Mythos
Cthulhu’nun Çağrısı

Damages

Damages

Damages

İyi yazılmış karakterler, çok iyi oyunculuk. Dizinin en büyük güzelliği ise iki protagonistin birbirlerinin antagonisti oluşu. Resimdekiler: Glenn Close, Lilly Tomlin ve Martin Short.

Heves mi Adanmışlık mı?

Herkesin yapmak istediği işler vardır. Dahası bu işlerden bazılarını herkes rahatlıkla yapabileceğini düşünür. Pek çoğumuz kendimizi boynumuza asılmış bir steteskop ve beyaz önlükler içinde  hayal etmişizdir. Aslında her şey çocuklukta başlar. Hemen hemen hepimiz öğretmen, pilot, polis, astronot vs gibi meslekleri gözümüze kestirmiş ve o klasik soruyla karşılaşınca cevabı pat diye yapıştırıvermişizdir. “Ben öğretmen olacağım… Ben doktor olacağım.”

Lucas ve Spielberg

Lucas ve Spielberg

Bir sinema okulunda okuyan öğrencilere ilk derste “yönetmen olmak isteyenler kimler?” diye sorulsa sınıfın büyük çoğunluğunun belki de hepsinin parmak kaldıracağını biliyoruz. Aslında bu diğer bütün okulların ilk günlerinde yapılacak anketlerde çıkacak sonuçlardan farklı değildir.

Şimdi bir adım değil bir kaç adım ileri giderek şöyle diyelim: Şansınız yaver giderse, hevesli olduğunuz bir iş sayesinde para kazanabilir geçiminizi temin edebilirsiniz. Hayatınız boyunca, yapmakta olduğunuz işe hevesli bir insan olarak yaşayabilir ve bunun farkında bile olmayabilirsiniz. Tıpkı günlük hayat yani sosyal çevrenin her çeşit insanı tolere etmesi gibi iş dünyası da hevesli insanları tolere eder. Pek az kimse sadece hevesli olduğu için başarısızlıkla yüzleşir.

O halde nedir heves? İşte tanımı: Bir şeyi çok istiyor ama ona ulaşmak için gereken gayreti göstermiyorsanız bu hevestir. Burada tahmin edileceği üzere anahtar kelime “gereken”. Ulaşmak istediğiniz şeye ulaşmak ,için ne kadar emek vermeniz gerekiyor? Bunu kim bilecek? Bu soruya da verilebilecek şöyle bir cevap var: “Çok.”

Bu “Çok”un ölçüsü kişiden kişiye değişebilir. Ama değişmeyecek şey bir adanmışlık duygusunun gerekliliğidir. Bilinmesi gereken şey hiç bir gerçek başarı bedelsiz değildir. Gerçek başarı ise göstermelik ve sadece maddesel olmayan başarıdır. Herkes tarafından takdir edilir. Yıllarca çalışmak, didinmek, hayal kırıklıkları yaşamak ama yılmamak…

Herkes yönetmen olmak isteyebilir. Ama unutulmamalıdır ki yönetmen olmak isteyenler değil, başkalarının “bu kişi bir yönetmen” dediği insanlar yönetmen olabilir. Öte yandan yönetmenlik ise sadece kamera açısı vermek, oyuncularla sette rollerini konuşmak değildir.

Bir konuya hevesli olmak o konuya sempati duymaktır. Adanmışlık zordur. Herkes eğlenirken kitap okumaktır. Yönetmen olmak aydın olmaktır. Yarı aydının yapacağı iş değildir. Ve son olarak bu hiç bitmeyecek bir süreçtir. Çünkü önünüzdeki yolda her zaman tırmanılacak bir tepe daha vardır. Her zaman kendinizi aşmanızı gerektirecek durumlar olacaktır. “Sadece şans”la bazı şeyler başarılabilir. Sadece yönetmenlik için değil her iş için aslında bu böyledir. Çünkü hayat böyledir.

Last.fm