Kamera oyuncak değildir!

Aynı şekilde kamerayla çok oynayan yönetmen de iyi yönetmen değildir.

Neden?

Meselenin kökeninde Aristo var, evet yanlış okumadınız Aristo. Hala gündemdeki ve geçerliliğini koruyan kitabı Poetika’da anlattıkları. Tabi meseleleri Aristo’ya indirgemek de başka bir sorun, biz kamerayı oyuncak zannedenlerin anlayacağı şeyleri yazmaya çalışalım ve ifade etmiş olalım ki klasik drama yapıyorsanız, ki yapmaya çalıştığınız şey o; inkara ya da “ben kuralları yıkıyorum” havasına girmenize hiç gerek yok, reyting ya da box office için yapmayacağınız şey yok çünkü, seyircinizin izlediği dramadaki karakterlerle özdeşleşmesini istiyor olmanız gerekiyor. Ama buna rağmen ısrarla “görmemişin oğlu olmuş, tutmuş …..” atasözümüzü hatırlatırcasına olup olmadık yerde yok steadycam, yok panther, yok crane, yok jimmy-jib, yok el kamerası kullanarak kamerayı neden seyircinizin gözüne sokuyorsunuz? Sık sık görüyorum: iki oyuncu karşılıklı diyaloglarını icra ederlerken kamera hafif bir kayma hareketi yapıyor, diyalog bir onda bir diğerinde, kamera ise kendi kafasına göre hareket ediyor, durmak bilmeyen kamera yine birden kafasına göre geri dönüyor, ne diyaloglarda ne oyuncuların konumlarında ne de arkaplanda kameranın bu ani hareketinin mantığını açıklayabilecek bir tek şey yok.

Havalı bir kamera arkası için vinç şart!

Havalı bir kamera arkası için vinç şart!

Kameranın “görgüsüzce” hareket etmesinin üç gerekçesi var:

Bir: yönetmen meslektaşımızın kamerayı hareket ettirebileceği sofistike bir cihazın sette hazır ve nazır bulunması.
İki: kamera hareket ederse kıpır kıpır, dinamik bir film olur, seyircisini uyutmaz ve böylece kumandanın düğmesine dokunmak aklına gelmez.
Üç: “ne kadar kamera hareketi (ve kamera açısı), o kadar iyi yönetmen” imajı.

Üç gerekçe de saçma ve yanlış. Video klip çekiyorsanız yönetmen olarak kameranızla deneysel hareketler yapabilirsiniz. Çünkü dramatik bir anlatım oluşturmak gibi bir derdiniz olmayabilir. Ama seyirci ile dramatik senaryonuz arasında kopmaz bir bağ oluşturmak istiyorsanız, gerekmeyen her kamera hareketi o bağa zarar verir. Klasik dramada ister sahne, ister beyazperde ve ya isterse ekranda olsun, seyirci izlediğini “gerçek” kabul etmek ister. İzlediği şeyin birileri tarafından kurgulanmış, ve “-mış gibi” sahte hareketlerden oluştuğunu düşünmek istemez. Klasik drama, kendi gerçekliğini yansıtmaya çalışır ve bu gerçeklik, yaşadığımız gerçekliğin taklididir. Günlük hayatınızda kurgulanmış, bir davranışa, sadece basit bir mimik bile olsa sinir olursunuz. Kendinizi ekrandaki olayların heyecanına kaptırıp ekrandaki karakterler gibi düşünmek ve hissetmek için çabalarken, sahte ve kurgulanmış kamera hareketleri ile karşılaştığınızda, tabağınızdaki kuru fasulye tanelerinin plastik olduğunu farkettiğiniz andaki kadar sinir olursunuz. Buna yabancılaşma etkisi denir. Genel (yani çok sayıda) seyirci hedefi için hiç de istenmeyen bir durumdur.

- Klasik drama yapmak zorunda mıyız?

Tabii ki değiliz. Ama burada, reyting rakamlarına şehvet dolu gözlerle bakılan televizyon dizilerindeki ve çok seyirci hedefleyen sinema filmlerindeki kamera hareketlerini konuşuyorsak yabancılaşma etkisi gibi ana akımdan sizi uzaklaştıracak tercihleri yapamazsınız. İşin daha da tuhafı bu tercihin yabancılaşma etkisi doğuracağını bilmiyor olmak. Tuhafın da tuhafı bunun (kamera hareketlerinin) bir tercih olduğunu ve seyirciyi yakından ilgilendiriyor olduğunu bilmiyor olmak! Vincin tepesine çıkıp kamera arkası fotolarında fiyakalı görünmek mi yoksa seyircinize seyir zevki vermek mi istersiniz?

- Ama biliyoruz ve izliyoruz ki 24 ve Lost gibi dünyaca ünlü ve çok fazla izlenen TV dizilerinde hatta çoğu sinema filminde hep kamera hareketi var? Bazen kamera elde bazen de kıpır kıpır kayıp gidiyor kamera?

Öncelikle kamera hareketi hiç olmamalı demiyoruz. Gerektiği zaman olmalı diyoruz. Sadece kamera ile ilgili bir konu da değil bu. Sinemasal anlatımın bütün elemetleri için geçerli. Seyirci bu elementlerden bir tanesi farkettiği an o element görevini iyi yapmıyor demektir. Çünkü yabancılaşma etkisi uyandırıyordur. Müziği duyduğum ve farkettiğim an, “filmin müzikleri ne güzel” derim ve izlediğim şeyin bir film olduğunun ayırdındayımdır. Bu yabancılaşma etkisidir.

Tiyatro ve yabancılaştırma kavramları bir araya gelince aklımıza gelen ilk isim kuşkusuz Bertolt Brecht oluyor. Brecht Aristotelesçi Tiyatro’ya karşı geliştirdiği Epik Diyalektik Tiyatro anlayışı ile Geleneksel Tiyatro’ya karşı en güçlü anti-tezi savunmuş ve uygulamıştır.

Tiyatro ve yabancılaştırma kavramları bir araya gelince aklımıza gelen ilk isim kuşkusuz Bertolt Brecht oluyor. Brecht Aristotelesçi Tiyatro’ya karşı geliştirdiği Epik Diyalektik Tiyatro anlayışı ile Geleneksel Tiyatro’ya karşı en güçlü anti-tezi savunmuş ve uygulamıştır. Bu tez modern sinema ve TV anlatım tekniklerini de etkilemiştir.

“Adam ne güzel oynuyor, nasıl da ağlıyor, yırtınıyor” dediğim an, aktörün ekrandaki davranışlarının bir imitasyon olduğunun, bir oyun olduğunun ayırdındayımdır ve aktör aslında oyunculuk işini o an iyi yapmıyordur. Bir seyirci olarak karşımdakinin bir aktör olduğunu ve rol yaptığını görmeyecek kadar iyi (yani küçük) oyunculuk yapmasını istiyorum. Tam tersi algı o kadar güçlü ki her yer “rol kesen” ama oyunculuğun “o”sundan uzak tiplerle dolu. Oyunculuk işinin cehaleti özetle “ne kadar çok mimik o kadar iyi oyuncu” algısından öte bir şey değildir. Gelelim modern sinema ve TV ürünlerindeki kamera hareketlerine. 24 dizisinin senaryosu ile filanca yerli dizinin (mesela polisiyelerden biri) senaryosu aynı kıvamda oldukları için kamera hareketlerinin de aynı kıvamda olması gayet normal değil mi? Pöh! Kamera, polisiye dizide saniyede bir hızlı zoom-in ve zoom-out yapmalı bu bir kural olmalı, öyle mi?! Haber kamerası gibi davranırsak tempoyu artırmış mı oluruz?

Kesinlikle ilgisiz bir durum söz konusu. Kamera hareketlerini belirleyen şey senaryodan başkası değildir. Statik bir senaryoyu filme alırken kamerayla sık sık zoom-in veya zoom-out yapmak başdönmesi ve mide bulantısından başka bir şey oluşturmaz. Senaryonun gerektirmediği hızlı kamera hareketleri ya da kurgu, yabancılaşma etkisi oluşturur ve sanıldığı gibi tempoyu artırmaz. Tıpkı kamerayı bir bond çantanın içine koymak, aykırı açılardan çekim yapmanın yönetmeni iyi bir yönetmen yapmaması gibi. Ucuz Roman’da kameranın bond çantanın içinde olmasının bir anlamı vardır. Her bond çanta gördüğünüzde kamera açısını çantanın içinden vermek ise anlamsız ve saçmadır. İyi yönetmen değişik ve aykırı kamera açıları değil, doğru açılar verendir. Yabancılaşma etkisi uyandırmak ve klasik dramadan uzaklaşıp anti-drama yapılmak isteniyorsa iş değişir. Eğer deneysel işler yapmak ve ana akımın dışına çıkmak istiyorsanız kamera ile denemelere girişebilirsiniz. Yok eğer seyircinize filminizi izletmek sizin için önemliyse kamerayla fazla oynamayın, o seyircinin malıdır, sizin (yönetmenin) oyuncağınız değildir.

Her açısıyla ve hareketiyle bir anlamı seyircisine aktaran kamera bir oyuncak değildir. İyi kamera kendi varlığını unutturandır.

Mehmet Akif Malatyalı

photo: Mehmet Akif Malatyalı

Fotoğraf: Mehmet Akif Malatyalı

Fotoğrafçılıkla ilgili herkesin, çok sevdiğim kardeşim ve çok yönlü bir sanatçı olan Mehmet Akif’in muhteşem fotoğraflarından oluşan sitesine göz atmasında fayda var. Fotoğrafçılık teknik beceri ve estetik bir göz isteyen bir sanat. Fotoğrafçı doğru zamanda, doğru yerde doğru ekipmanla olmalı. Bu görsel ziyafeti kaçırmayın

İstanbul Edebiyat Festivali’nde film gösterimi ve söyleşi: Cyrano de Bergerac!

Cyrano de Bergerac

Cyrano de Bergerac

İstanbul Edebiyat Festivali kapsamında 6 Aralık 2011 salı günü saat 18:00‘de Sultanahmet Kızlarağası Mehmed Ağa Medresesi’nde Edmond Rostand‘ın unutulmaz eseri Cyrano de Bergerac’ın 1990 tarihli sinema versiyonunu izleyip, üzerinde konuşacağız. Filmin yönetmeni Jean Paul Rappeneau, başrollerde ise Gérard Depardieu ve Anne Brochet var.

Hercule-Savinien de Cyrano de Bergerac 17.yüzyılda yaşamış fransız oyun yazarı… L’Autre Monde: où les États et Empires de la Lune ve Les États et Empires du Soleil isimli eserleri bilimkurgu türünün ilk örneklerinden kabul ediliyor.  Edmond Rostand, kendisinden bir kaç yüzyıl önce yaşamış bu hiciv ustası ve silahşörü unutulmaz bir karaktere dönüştürmeyi başarmış. Orijinali bir tiyatro eseri olan Cyrano de Bergerac (yazılış tarihi 1897), ilk gösteriminden itibaren çok sevilmiş, modernleşmekte ve dünya savaşlarına hazırlanmakta olan dünyada klasik romantizm akımının yaşamaya devam ettiğini kanıtlamış. Eserin beyazperdeye uyarlanmış 1990 versiyonunda Gérard Depardieu’nun performansı “en iyiler” arasında anılıyor…

Eseri türkçeye kazandıran Sabri Esat Siyavuşgil’i de “neredeyse orijinalinden güzel” nefis tercümesi sebebiyle rahmetle anmak gerek… Film gösterimi ve söyleşimize bekleriz…

Her Şeyin Teorisi

Bilim, bilinmezler okyanusuyla çevrelenmiş insanoğluna, çevresindeki bu okyanusu tanıyabilme şansı sağlamaya çalışır. Bilinmezler okyanusu yaşadığımız evrendir. Isaac Newton da buna benzer bir tanımlamadan yola çıkarak kendisini tanımlıyor:

“I do not know what I may appear to the world, but to myself I seem to have been only like a boy playing on the sea-shore, and diverting myself in now and then finding a smoother pebble or a prettier shell than ordinary, whilst the great ocean of truth lay all undiscovered before me.”

Beni dünya nasıl görecek bunu bilemem… Fakat ben kendimi kocaman bir gerçekler okyanusu önümde keşfedilmemiş dururken, kıyıda kendini oyalayan ve kâh daha yumuşak bir taş, kâh daha güzel bir deniz kabuğu bulan bir çocuk gibi görüyorum.[i]

Arşimet’in çağından beri çevremizde olan biten her şeyi açıklayabilme çabası bilimadamlarının gönlünde yatan aslan olarak varlığını sürdürmüş olsa gerek. Çevremizi çepeçevre saran bilinmezlik, bir başka deyişle değişimler okyanusunu bir nebze olsun sakinleştirme isteğinin, değişimleri dondurabilme isteğinin kökenine inmek ve anlamaya çalışmak lazımdır.

Aslına bakılırsa gözümüzü durmaksızın devinen, hareket eden bir evrende açıyoruz. Bütün sorun da bu… Yaşadığımız evren ile ilgili en temel gözlemimiz bu olsa gerek. Gündüz geceye gece gündüze evriliyor durmaksızın. Mevsimler durmadan değişiyor. Dünya yüzeyinde bitmek bilmeyen bir değişim, bir hareketlilik var. Siz baksanız da bakmasanız da ağaçların yaprakları esen değişik hızlardaki rüzgarla birlikte üşenmeden kıpırdamaya devam ediyorlar. Denizin yüzeyi zaman zaman görece olarak sakinleşse de mutlak anlamda hiç bir zaman ve hiç bir şekilde sakinleşmiyor. Kusursuz bir düzleme asla dönüşmüyor. Gökcisimleri de hareket ediyorlar. Üç beş tanesi hariç hepsi kendi etrafında eser miktarda döndüğü için “hareket etmiyor” olduğunu varsaydığımız bir yıldızın, Kutup Yıldızı’nın etrafında dönüyorlar. Kutup Yıldızı’nı umursamayan o üç beş yıldız da aslıda yıldız değil. Güneşin etrafında tıpkı dünya gibi dönmekte olan gezegenler. Ayrıca yıldızların dünyadan görünen konumları birbirlerine göre değişmiyor gibidir ama gerçekte kısa insan ömrü yüzünden değişmiyor gibi görünmektedirler. Örneğin bir milyon yıl önce (ya da sonra) gökyüzünde aynı takımyıldızları gözlemlemeniz imkansız. Çünkü bütün yıldızlar galaksi içinde, bütün galaksiler evren içindeki (birbirlerine ya da herhangi bir referans sistemine göre) konumlarını durmaksızın değiştiriyorlar.

Bilinmezler okyanusunun kıyısında...

Bilinmezler okyanusunun kıyısında...

Hareket (ya da devinim) evrenin kaçınılmaz gerçeği. Evrenin bütünü için orijin, bir ana referans olarak kabul edebileceğimiz bir referans sistemi bulamayacağımızı biliyoruz. Ve hareket, değişim demek. Herhangi bir t1 anındaki evren ile bir başka t2 anındaki evren ile asla (en azından) konumsal olarak aynı olamayacak.

Bilim kısaca; bu değişimleri tanımlayabilme, tekrar eden değişimlerden bazı benzerlikleri yakalayarak, benzeri şartlarda tekrar ediyor gibi görünenleri kanunlaştırma yoluna gitmeye çalışmaktır. Bu mantıkla baktığınızda elinizden bıraktığınız bir cismin her zaman düşüyor olması tekrar eden bir değişimdir ve kanunlaştırılabilir. Son yıllarda bilimsel kanun ya da bilimin yasaları kavramları bilim çevrelerinde reddedildi çünkü yasa kavramı bütün evrende tekrar edilebilirlik gibi bir gereklilik ihtiva ediyordu. Oysa kozmolojideki ve parçacık fiziğindeki son yüz yıllık deney ve gözlemler bilimsel teorilerimizin yasa olarak ifade edilmesindense birer yaklaşım olarak ifade edilmesinin daha doğru olacağını öğretti. Örneğin Arşimet’in geometri kanunları ya da Newton’un mekanik kanunları insan ölçeğine yakın boyutlarda geçerliydi ama çok büyük ya da çok küçük boyutlar göz önüne alındığında geçerliliğini yitiriyordu. Yani söz konusu kanunlar tekrar edebilme özelliklerini yitirdikleri için artık bilimsel kanun ya da bilimsel yasa olarak ifade edilmeleri doğru olmazdı. Artık sadece bu iki yasa için değil tüm yasa olarak bildiğimiz bilimsel fikirler için aynı şeyi düşünüyoruz. Artık 17. yüzyıldan itibaren bazı fizikçilerin iddia ettiği gibi evrende olan biten her şeyin mekaniğin yasalarına indirgenebileceğini düşünmüyoruz. Yani bilim yoluyla yasalara indirgeyip dondurabildiğimizi düşündüğümüz evrendeki değişimler, görüntü değiştirmiş olsa da karşımızda duruyor. Ama değişimleri dondurma çabası henüz bitmiş görünmüyor.

Günümüz fizikçilerinin, başlangıçta bir şaka olarak ortaya atılan her şeyin teorisini kurmak gibi bir gayeleri var. Bütün fikir, bazı büyük fizik teorilerinin birleştirilmeye çalışılmasını manasını taşıyor. Son ve mutlak bir teori yazıp (teori, yasa değil) değişimleri tanımlanmış, dondurulmuş bir evren resminin karşısında kahve içme isteği bu. 17.yüzyılda başlayan bilimsel ve teknolojik gelişmeler sayesinde heyecana kapılmış bilimadamlarından Pierre Simon Laplace’ın “doğa’yı hareket’e getiren bütün güçleri ve doğa’yı teşkil eden bütün varlıklar’ın birbirlerine karşı olan durumlarını belli bir anda bilebilecek ve bunları matematiksel formüller’e bağlayabilecek bir dahi olsaydı, Evren’in en büyük cisimleri’nden en küçük cisimlerine kadar hepsinin hareketlerini matematik formüller’de kolaylıkla toplayabilir ve geleceği de, geçmişi de gözlerimizin önüne serebilirdi” şeklinde özetlenebilecek görüşünü insanın çok derinlerde hissettiği “dondurulmuş evren” isteği olarak yorumlamak yanlış olmaz. Belki de insanoğlu değişimlerle dolu evreni kendi varlığı için tehdit olarak görüyordur, bilemiyoruz… Ne var ki bugünün popüler “Her Şeyin Teorisi”nin de Laplace’ın mekanik determinizmi gibi karşımızdaki bilinmezler okyanusunu doğru anlamamakta ısrar olduğu düşünülebilir. Asıl sorun belki de insanın kendine duyduğu özgüvendir. Isaac Newton’un yazının başındaki mütevazi sözü, günümüz bilim algısıyla bu açıdan pek uyuşmuyor. Bilim bütün sorunlarımıza verilebilecek tek ve mutlak bir çözümmüş gibi bir imaja sahip. Oysa bu imajda daha bilimin tanımından başlayan sorunlar var. Çoğu zaman felsefe ya da din ile karıştırılıyor. Bu yanlış anlamalar silsilesinin sebepleri içinde çoğu bilimadamının Newton’un sözündeki kadar mütevazi olamamaları ya da teknolojik gelişmelerden başı dönmüş ya da döndürümüş kitlelerin yaşadığı gelecek şoku[ii] olabilir. Titanic’i tasarlayan mühendislerin “Bu gemiyi Tanrı bile batıramaz” deyivermeleri gibi Her Şeyin Teorisi üzerinde çalışıyoruz diyenlerin de acele ettiklerini ve sahip oldukları tecrübe ve bilgiye aşırı değer verdiklerini düşünmek de mümkün. Newton’un deyimiyle, bilinmezler okyanusunun kıyısında güzel bir deniz kabuğu bulup; “İşte ben bütün evrenin sırlarını artık çözdüm” mü diyoruz acaba?

Einstein “İdrak olunan olayların mantıksal olarak en uygun tarzda hakkını verebilmek amacıyla fiziğin aksiyomatik yapısını her an değiştirmeye hazır olmalıyız[iii] derken yani, iki noktadan bir doğru geçer ya da idrak edenden bağımsız bir dış evren vardır gibi temel bilimsel aksiyomlarımızı bile terk edebileceğimizi söylerken neden bu kadar özgüven sahibi değildi diye de sormak mümkün.

[i] Tercüme Reşit Aşçıoğlu’na ait. Kozmos, Carl Sagan. 1982, sf. 95. Altın Kitaplar Yayınevi.
[ii]
http://tr.wikipedia.org/wiki/Alvin_Toffler
[iii]
Albert Einstein, Mein Weltbild, Amsterdam, Querido. 1934. Tercüme eden: Ahmet Yüksel Özemre. Çağdaş Fiziğe Giriş. İÜ Fen Fakültesi, 1983.

Temkinli olmayın

Lew Hunter

Lew Hunter

Bağırsaklarınızı midenizin üstünden dışarı çıkartıp masanın üstüne yayıyor gibi hikayenizi ve karakterlerinizi yaymanızı istiyorum. Bunlar sizin bağırsaklarınız, başkasının değil. Kendinizi içinize alın. Ne varsa dışarı çıkarın. Temkinli olmayın. Kişiselleştiğim zaman beni affetmenizi istemeyeceğim, çünkü bu benim öğretme metodum. Size defalarca söylediğim gibi metodlarım sıradışı bir şekilde iç dünyaları ifşa etme üzerine kuruludur ve bu yüzden eşsiz ve etkilidir. Dersimde de haykırdığım gibi, dersim sadece sizin daha iyi senaryolar yazmanız içindir. Ve sonrasında uzun bir çalışmanın bitimine doğru bir öğrencimin zayıf sesi duyuldu: “Evet bazen bizi gerçekten utandırıyorsunuz”

Lew Hunter’s Screenwriting 434′ten

Oyunculuk, inanmaktır

Sahnedeki her bir an, hareketlerinizin gerçekliğine olan inançla doyurulmuş olmalıdır

Sahnedeki her bir an, hareketlerinizin gerçekliğine olan inançla doyurulmuş olmalıdır

Oyunculuk inanmaktır: Hayali bir karakteri doğurmaktan ibaret olan bütün sanatların en tartışılır durumlarına getirilen ne güzel bir tanımlama! Bir aktör sahnede olan biten her şeye inanabilme kabiliyetinde olmalıdır. yazılmış bütün durumlarınıza ve her hareketinize inanıyor olmanız gerekmektedir. Karakterinize tam olarak inanmalısınız ki gerçeği karakterinizin içinde nasıl bulacağınızı bu sayede bilmeli, bu hayali kişinin sizin üzerinizden hayat bulmasını bu sayede sağlayabilesiniz. Fakat ya sahnedeki her şey bir uydurma bir yalan ise gerçeği orada nasıl bulabilirsiniz? Sahne hayatın taklitleriyle doludur, boyalı dekorlar, yapay kürkler, taklit mücevherler, makyaj, kostüm, yapay aydınlatmalar, köreltilmiş plastik kılıç ya da bıçaklar… Hepsi yalan. Gerçeğe, olmadığı bir yerde nasıl inanabilirsiniz?

Teorileri yirminci yüzyılın başlarından beri her aktörü etkilemiş olan Constantin Stanislavski’ye göre yaptığınız işte iki türlü gerçek ve inanma duygusu mevcuttur. İlki somut gerçeklik düzlemindedir ve otomatikman inanırsınız. Diğeri ise sanatsal kurgu ve hayalgücü düzlemindeki gerçekliktir. Olgusal gerçeklik önemini kaybeder. Duygusal ve içsel bir gerçek olan sahnelenmiş gerçeği aramalısınız. Bu varlığınızın derinlerinden gelir ve bedeninizde oluşan dalgalanmalarını dışavurulmuş ifadelerde bulabilirsiniz. Canlandırdığınız her insanoğlu için, hatırlarınızda, içinizdeki görüntülerde ve duygularınızda gerçeği bulmalısınız çünkü bu, sözü edilen yeni gerçeklikte sizin başka insanlar, şeyler ve olaylarla olan ilişkinizi tanımlar.

Stanislavski “Hakikat inançtan, inanç hakikatten ayrılamaz” diye yazmıştır. Hakikat ve inanç, biri olmadan diğeri olamaz ve sanatsal üretim ve yaşamın kendisi için her ikisine de sahip olmalısınız.Sahnedeki meslektaşlarınıza olduğu kadar sahnede olan biten her şeye bir adanmışlık içinde inanmalısınız. Davranışlarınız sahnede olanların an be an gerçek olduğuna inanan insanlara ilham vermeli. Seyirciler olayların gerçekten meydana geldiğini ve sizin tarafınızdan yani aktörler tarafından oluşturulan duyguların gerçekten tecrübe edildiğini kabul etmeliler. Sahnedeki her bir an, hareketlerinizin gerçekliğine olan inançla doyurulmuş olmalıdır.
Acting is Believing’ten.  Yazanlar; C.McGaw, K.L. Stilson, L.D. Clark. Wadsworth, 11th edition.

Senaryo atölyesine başlıyoruz.

Yeni dönem senaryo atölyesi için kayıtlar başladı. İlgililere duyurulur.

Kayıt için

Oyuncunun yüzü

Milos Forman’ın muhteşem filmi Amadeus’ta bir sahne vardır; Antonio Salieri’nin Mozart’ı ilk kez gördüğü kraliyet daveti sahnesinde Salieri kendi kendine küçük bir oyun oynamak ister, kalabalıkta dolaşırken ve henüz Mozart ile tanıştırılmamışken acaba Mozart’ı sadece davetteki insanların yüzlerine bakarak tanıma başarısı gösterebilecek midir? Salieri o anları günah çıkartırken şöyle anlatır: 
Salonu geçerken kendi kendime bir oyun oynamaya başladım. Bu adam (Mozart), ilk konçertosunu 4 yaşında, ilk senfonisini 7 ve ilk operasını 12 yaşında bestelemişti. Tanıyabilir miydim? Böyle bir yetenek yüzünden anlaşılabilir miydi? İçlerinden hangisi O olabilirdi?
Gerçekten de yetenekli (ya da zeki, olgun vs.) bir insanı sadece yüzüne bakarak diğer insanlardan ayırt edebilir miyiz? Da Vinci “insan yüzünün görselliği çok fazla önem taşır” derken bir insan yüzünün arkasında sakladığı insana ait, karaktere ait çok fazla değer taşıdığını mı ima etmiştir? İslam geleneğinde konuyla ilgili belki kadim başka geleneklerle de kısmen karışmış, ilm-i sima başlığı altında çok sayıda ve tanınmış eser verildiğini biliyoruz.

Konuya başka bir açıdan bakalım: Mesleklerini yüzlerini kullanarak icra eden insanları, yani aktör ve aktrisleri diğer insanlardan ayıran nedir?

Bir oyuncunun sahip olabileceği en önemli şeylerden bir tanesi elbette ki dramatik bir yüz. Dramatik yüz; genel anlamda hüznü, öfkeyi, sabrı, olgunluğu, çekilen acıları taşıyabilen bir yüzdür. İnsanın yüzü yaşadığı hayatın bir haritası gibidir. Hayatımızda karşılaştığımız engeller bizi olgunlaştırırken yüzümüzde de izler bırakırlar. Hangi acı hangi ize takabül eder bunu söylemek imkansız elbette ama insan yüzünün geneline yayılan olgunlaştıkça anlamlılaşma eğilimi olduğunu düşünebiliriz. Bugün başarılı olduğunu düşündüğümüz pek çok oyuncunun yüzünde çekilen acıların izini görebilmekteyiz. Oyunculuk kariyerlerinde bulundukları noktalara gelirken neler yaşadıklarını, nasıl bir var olma mücadelesi yaşadıklarını bir ölçüde tahmin edebiliyoruz. Şunu söylemek istiyoruz, sadece yetenek değil onların yüzlerinde taşıdıkları anlam. Gerçek başarının kolay elde edilmediğini gösteren birer kanıt bu yüzler. Oluşan büyük bilgi, yetenek ve istek birikiminin, kaderin de “evet” demesiyle yakalanan fırsatlarla kesiştiği noktadan itibaren tanıyoruz bu insanları. Ve belki de zannediyoruz ki çok şanslılar. Ya da sadece çok yetenekliler. Anthony Hopkins, Kathy Bates, Hugh Laurie, Helen Mirren ve başka pek çok isim oldukça ileri yaşlarda dünyaca tanınır birer ikon haline geldiler.

Yüzünde taşıdığı anlamların böylesine yoğun olduğu oyuncuları ülkemizde malesef pek sık göremiyoruz. Yok değil elbette, bizde de başarıya giden yolda çekilen acıların bıraktığı anlamı taşıyan oyuncu yüzleri var. Ama son dönem dizi filmlerimizde boy gösteren cici bici kızlar ve ana kuzularının, lay lay lom serserilerin yüzlerinde, adanmışlığın sonucu çekilen acıların izlerini göremiyoruz. Setlerden çok podyumlara ya da moda magazin sayfalarına yakışıyorlar. Hatta çoğu oralara bile uymuyor. Lütfen yukarıda fotoğrafı dikkatlice inceleyin. Sonra da son dönem isimleri parlayan dizi oyuncularının yüzlerini gözünüzde canlandırın. Nasıl bir fark görüyorsunuz?

Bir senaryo yazarken ya da bir film tasarlarken gülse bile ağlamamak için kendini zor tutuyormuş gibi görünen, oluşturmak istediğiniz dramatik etkiyi sırtlanabilecek olgunlukta, kendisini hayal edebileceğiniz kaç yerli oyuncu var? (Yukarıdaki oyuncu yüzleri seçkisi ve kolaj bana ait)

Kısa Kısa

Harry Potter Serisi (4/10)

Kitaplarıyla ve filmleriyle bir fenomen haline gelen (ya da getirilen) seriye kayıtsızlığım serinin sona ermesiyle sona erdi. Hemen şunu söylemek lazım; genel öykü çizgisinin getirdiği hiç bir özgünlük yok, heyecan verici öyküsel numaralar yok. Sadece -olabildiğince tarafsız bir gözlemle- fantastik bir evren tasarımı var. Merkezdeki büyü ve ezoterizme ait ilkel buluşlar; çocukları korkutup heyecan yaratmayı planlayan
a- akıllı kitle iletişim tüccarları
b- pagan evangelistler
c- çocuk ruhlu hayalperestler
tarafından Tolkien ya da King ya da Lucas’tan daha aceleyle ve ya beceriksizlikle ortaya koyulmuş. Bana göre biçimsel anlamda seride öne çıkan filmler Harry Potter and the Prisoner of Azkaban ve Harry Potter and the Deathly Hallows, Part 1. Genel öykünün zayıflığı, yaşayan en iyi oyuncular listesi yapılsa en üst sıralarda olacak bir kaç isimle kapatılmış. Gary Oldman Sirius Black rolüyle, Alan Rickman Snape rolüyle, Ralph Fiennes Voldemort rolüyle göz dolduruyor. Ancak bu oyuncular dokundukları her karakteri zaten büyük bir başarıyla canlandırabilen oyuncular. Özellikle Alan Rickman benim favori oyuncum. Harry Potter serisi bir Yüzüklerin Efendisi değil, bir Star Wars değil. Joseph Campbell’in kahramanın yolculuğu formülünü en basit haliyle uygulayan masum olmayan bir çocuk filmi. Temel amacının Eğlence olduğuna inanamıyorum nedense… Pagan Roma’dan ve İskandinav-Anglosakson atmosferinden kalan kısır gizemcilik ile gotik kilise imgelerinin ortasına aristokrat ve yuppi teenager’lar koyar ve hadi macera yaşayın derseniz ortaya çıkacak şey bu olacaktır. Not: bu filmde “süper insan – süper kahraman” kompleksi vardır.

Source Code (4/10)

Alternatif gerçeklik kavramını Hollywood çok sevdi. Daha çok ekmek yenir bundan. Sıfır Dediğimde’deki hipnoz evreni gibi alternatif bir evrene sık sık geçişler yaşatan film bilimselliği sorgulamıyor, onu bildiği gibi yorumluyor. Sorun değil, öykü bu. Üstad Poe’dan miras kalan geleneğe saygımız var. Bilimsel ve teknolojik ilerlemelerin modern insanda bir korku ve huşu hali yaratmasında en büyük rol, kitlesel ve küresel iletişim mesajlarında kuşkusuz. Uçuk ve biz sıradan insanlardan çok önde ve hatta çok yüce bilim insanları sayesinde yeni evrenler yaratabiliyoruz, bu bakış açısına göre. Stephen Hawking’in arkaplana nebula ve galaksi kolajı yapılmış fotolarını eski zamanların aziz ikonlarıyla takas eden ve alternatif gerçeklik konusunda çok acemi bir medeniyet batı medeniyeti. Tony Scott’vari biçimselliğiyle amacı sadece eğlence olan bunu başardığını kabul edebileceğimiz bir film Source Code. Filmin sonunda “So what? Ee yani ne?” diyoruz.

Hanna (4/10)

Eric Bana’yı çıkartın yerine Tcheky Karyo’yu yerleştirin. Saoirse Ronan’ı çıkartın Anne Parillaud’u koyun. Tanıdık geliyor mu? Filmin sonunda “So what? Ee yani ne?” diyoruz. Not: bu filmde “süper insan – süper kahraman” kompleksi vardır.

The Lincoln Lawyer (7/10)

Senaryo yazımının kara kitabına uygun, kendine göre de buluşları olan, Bahtin’in Dostoyevski’si gibi çok sesli başlayıp Aristo’yu sevindirecek kadar katarsis vadeden öykü çizgisiyle toplamda olumlu not verdiğim bir film The Lincoln Lawyer. Adalet duygusu çok güçlü bir duygudur. Ve hepimiz hak yerini bulsun isteriz. İnsanları yönlendirerek para kazanan çok bilmiş numaracı, adalet mekanizmasını da manuple etmektedir ancak kendisinin adalete ihtiyacı olduğu bir durum ortaya çıktığında ne yapacaktır? Filmin en kötü yanı, malesef artık bize hiç yabancı gelmeyen amerikan (kaliforniya) sokak jargonuna yaslanması.

Limitless (4/10)

Stanislav Lem’in kulakları çınlasın. Neyse ki Alex Proyas’ın I Robot’u kadar berbat ötesi bir film ortaya çıkmamış ama uyandırılabilecek şüphecilik yerine karakterin nefisperestliğine odaklanılan bir film seyirciye sunulmuş. Seyirci de aşama aşama karakter ile birlikte “uçuşa” geçirilmek istenmiş çünkü kimyasalsız sekanslar soluk kimyasallı sekanslar rengarenk! Çok büyük bir “So what? Ee yani ne?” diyoruz. Not: bu filmde “süper insan – süper kahraman” kompleksi vardır.

Never Let Me Go (6/10)

İlginç bir film… Tıp ve klonlama üzerinden bir distopya yaratıp çok iyi bildiğimiz ve çok sevdiğimiz distopyalardan daha farklı bir dramatik altyapı kurulamamış olması büyük bir sorun. Biraz Logan’s Run biraz Gattaca.

“Bizim hayatımızın kurtardığımız hayatlardan pek de farklı olmadığını düşünüyorum. Hepimiz misyonumuzu tamamlıyoruz. Belki de hiçbirimiz yaşadıklarımızı tam olarak anlamıyor ve yeterli zamanımız kalıp kalmadığını hissedemiyoruz.”

Üzerinde düşünülmeye değer bir son…

The Adjustment Bureau (5/10)

Filmin senaryosunun Philip K. Dick’in bir öyküsüne dayandığını okumak filmi heyecanla izlemeye başlamamız için yeterli bir sebep… Fakat senaryonun sonuç itibarıyla alışık olduğumuz Philip K. Dick bilgeliğine ulaşamadığını görüyoruz. Senaryo “özgür irade” konusunda kafa yormamızı sağlıyor evet ama bu konularda az buçuk egzersiz yapmış biriyseniz filmin söylemi sizin için çerez gibi gelebilir. Gerilim ve merak dozu yüksek, kara kitaba uygun bir senaryo ama bazı büyük klişelerle çözüme kavuşması rahatsız edici. “Aşk her şeyin üstesinden gelir!?” Ve “İnsan kendi kaderini yaratır?!” Not: bu filmde “süper insan – süper kahraman” kompleksi vardır.

Unknown (6/10)

Filmin başlangıcından itibaren çok büyük bir bölümünü daha önce izlediğiniz hissine kapılabilirsiniz. Haklısınız. Frantic’teki gibi karısını yaban Berlin’de (bir amerikalı için amerika dışındaki her yer yabandır!) kaybeden doktorumuz kendi kimliğini sorgular hale gelecektir. Bu paranoid senaryo örneğini onlarca kez izlemişizdir. İşin kötüsü film bundan fazlasını veriyor olmasına rağmen bunu seyircisinden uzunca bir süre gizliyor ve sıkılıp izlemekten vazgeçmediyseniz az buçuk özgün finale nail olabiliyorsunuz. Öte yandan Liam Neeson iyi bir aktör ve filmi çok iyi sürüklüyor.

True Grit (7/10)

Coen biraderlerin bu işin en iyileri ile anılmasına şaşmamak lazım. Çok başarılı bir atmosfer ancak önceki işlerine göre yeterince karmaşıklaşamadan çözüme kavuşan dolayısıyla nispeten seyircinin beklentisini kısmen karşılayamayan bir final. Tabi bu arada filmin öykü çizgisinin Fargo’dan pek de farklı olduğu söylenemez. Jeff Bridges ise her zamanki gibi… Filmin sonunda her zamanki gibi “So what? Ee yani ne?” diyoruz.

Film Teorileri Üzerine Bir Sınıflandırma Çalışması

1- KLASİK FİLM TEORİSİ

Film Teorileri

(a) Kurgucular (Rudolf Arnheim, Sergei Eisenstein, vs.)
(b) Gerçekçiler (André Bazin, Siegfried Kracauer, vs.)

2- MODERN FİLM TEORİSİ

(a) Film semiyotiği (Christian Metz: Film Dili, Dil ve Sinema)
(b) Post-Yapısal Film Teorisi (2.semiyotik ya da psikosemiyotik olarak da bilinir): Marksist ve psikoanalitik film teorisi. Stephen Heath, Colin MacCabe, Metz The Imaginary Signifier Jean-Louis Baudry, Raymond Bellour, vs. 2a’dan 2b’ye dönüşüm Émile Benveniste’nin lingustik çalışmalarını temel alan İfade Teorileri (*) ile olur.

3- BİLİŞSEL FİLM TEORİSİ
David Bordwell, Noel Carroll, Edward Branigan, Joseph Anderson, Torben Grodal, Ed Tan, Murray Smith

4- BİLİŞSEL FİLM SEMİYOTİĞİ (2a’dan geliştirimiştir)
(a) Yeni İfade Teorileri (*) (Francesco Casetti, Metz The Impersonal Enunciation)
(b) Semiyo-pragmatik film. (Roger Odin)
(c) Dönüşümsel üretken gramer ve bilişsel film semantiği (Michel Colin, Dominique Chateau)

(*): Theory of enunciation
Warren Buckland, The Cognitive Semiotics of Film‘den…