Klasik sanatı hor görmeyin

Klasik sanatı hor görmeyin, sanat olmasının ötesinde anlam taşır.

Klasik öyküler ölümsüzdür.

Son günlerde çokça konuşuldu; duvara bantla yapıştırılan muz konusu. Bu sayede modern sanata her kesimden her seviyede eleştiriler getirildi. Konu modern sanatın sokaktaki insandan kopuk olmasının çok daha ötesinde anlamlar taşıyor. Sanat insan ruhunun bir ürünüdür. Sanatın kendini içerikten soyutlayıp ısrarla biçime indirgenmesi hiç iyiye işaret değil. Sanat, insanın aynası gibidir. İnsan ruhu ne durumdaysa, bunu sanatında görebilirsiniz. Modern sanatın kurumsallaşarak endüstri haline gelmesi, kendine has bir tür pazarlama evreni yarattı. Batıda gelişen her şeyin endüstrileşmesi, ya da kabaca ‘satılabilir’ hale gelmesi sanatsal beceriyi öldürüyor. İngilizcedeki craftsmanship, bizdeki zanaat, otomasyon teknolojileri sayesinde değersiz hale geliyor. Ama işin aslı öyle değil.

Modern sanat camiasının kapalı bir toplum haline gelmesi, kurnaz sanatçı tipini doğurdu. Sınırlı kavramlar havuzunda dans eden modern sanat, skandal yaratan, seyircisini ahlak krizine sokan işleri cesaretlendiriyor. Kurnaz ve çıkış yapmak isteyen sanatçı skandal yaratmaktan başka çare bulamıyor. İşin aslı çıkış yapmak isteyen sanatçı diye bir şey olamaz. Gerçek sanatçı çıkış yapmakla ilgilenmez. Kara mizah gibi evet ama, gerçek budur. En bilinen örnek Van Gogh. Van Gogh da modern sanatçı olarak kabul edilmelidir. Ancak Vang Gogh için sanat, artık yepyeni bir anlam kazanan ‘en modern sanattan’ çok farklı olsa gerekti. Hayatı boyunca sadece tek bir tablosu satılmış, sefalet içinde ölene dek resim çizmeye devam etmiş bir adamdan bahsediyoruz. Bugünün hangi ‘çıkış yapmak isteyen sanatçısı’ Van Gogh gibi yaşayıp ölmeyi göze alabilir? Kaç tane böyle sanatçı var, ve kaçını biliyoruz? Daha da kötüsü, bugünün dünyası böyle bir sanatçının yaşamasına izin veriyor mu? Yoksa hepimiz, sanatçılar da dahil, birer işadamına mı dönüştük? Beklediğimiz çıkışı yapamayınca sanattan vazgeçiyor muyuz? Van Gogh gibi ‘başarısız’ bir sanatçıyı gözlerimizle görebilmeyi başarsak bile toplumun dışladığı bir ucube olduğunu ya da başarısızlığı kendisinin hak ettiğini mi düşünüyoruz? Örneğin ‘çıkış yapmak isteyen sinemacı’, kurnazca modern sinema panteonunun kısıtlı kavram havuzundan bir kaçını seçip, doğru insanlarla doğru ilişkiler kurup, o çok arzuladığı çıkışı yapmalı mıdır? Bunun tersi ise popüler kültüre köle olmaktan geçiyor.

Bir sinemacı olarak başarılı olmaya odaklanmam gerekiyor. ‘Başarılı olmak’ derken finansal başarıdan başka hiçbir şey kastetmediğimi belirtmeliyim. Başka türlü başarılar ‘karın doyurmuyor’ çünkü. Bugün dünya bana finansal başarı dışında bir amaç yüklemiyor. Bir sanatçı için bu amaç iki şekilde gerçek olabilir: 1- Modern sanat panteonu (festivaller, sergiler, eleştirmenler, jüriler, bir zamanlar ölümlü iken bir şekilde panteona dahil olabilmiş bireyler vs.) tarafından onay görmek. Bu senaryoya uygun binlerce başarı öyküsü var. Her sene büyük film festivalleri ‘çıkış yapan’ genç sanatçılarla dolup taşıyor. Topu topu üç kavram üzerine inşa edilen, sınırlı sayıda insana ait dünya görüşünü olumlamaktan başka hiçbir fonksiyonu olmayan işler ödüllendiriliyor ve panteon, ölene dek içinde barındıracağı yeni bir üye kazanmış oluyor. Bu ‘inanılmaz’ başarıları gören ve başarıya odaklanmış, yüz binlerce, ‘çıkış yapmak isteyen’ sanatçı bu şekilde yaratılyor. 2- Popüler kültüre teslim olmak. Popüler kültür ve popüler sanat süreçleri, modern sanat panteonu için kötü yola düşmekle eşdeğer bir durum. Biz ölümlülerin dünyasına bakıp, kötü yola düşmüş zavallılardan başka hiçbir şey görmeyen elit bir cemaatten bahsediyoruz. Bir yanda duvara bantlanmış muz, diğer yanda Recep İvedik. Bir sinemacı olarak kaç bin kere işittiğimi sayamadığım iki cümleyi takdim etmek isterim:

  • Neden sen de Recep İvedik gibi bir film çekmiyorsun. Sonra istediğin filmi çekersin.
  • Neden sen de NBC gibi bir film çekmiyorsun. Sonra istediğin filmi çekersin.
    Ben Van Gogh değilim elbette ama cevabım: xxx

Recep İvedikvari, ultra popüler olabilecek bir projem hiç olmadı. Ancak bir keresinde modern sanat panteonuna girme şansım olmuştu. Beni o seçkin cemaate sokabilecek bir kısım otoriteye bir projemin sunumunu yapmıştım. Projemi dinledikten sonra işimin ‘çok auteurish’ olduğunu söylediler. Yani auteurish olmamak gerekiyormuş. Kimin ‘auteur’ olup olamayacağını bilemeyip haddimi aştığım için üzgünüm. Başka bir eserin yaratılmasına ve övgülere boğulmasına karar verdiler. Tahmin edilebileceği gibi beş kavramlık havuzdan çıkmaya kimse yanaşmamıştı. (Çıkış yapmak isteyen sinemacı için tüyo: Filminin saturasyonunu sıfıra iyice yaklaştır. Geniş kırsal kesim fotoğraflarına, fakirlik, ahlaki tükenmişlik, sıfıra yakın ya da anlamsız diyalog ilave et ve sakın faydalı olmaya çalışma. Sanatçının görevi asla topluma ya da insanlığa faydalı olmak değildir. Sanatçının görevi skandal yaratmak, seçkinlerin dünya görüşünü olumlamak, ötekilerin acınacak bir şekilde elit olamayışlarının öyküsünü anlatmaktır. Karamsarlık ve sıkıcılık esastır.) Bir benzeri duyguyu, adı sanı çok bilinir bir film festivaline filmimi gönderdiğimde, ön seçici kurulun ilk elemeyi ‘tanıyorum’, ‘tanımıyorum’ şeklinde yaptığını öğrendiğimde hissetmiştim. Tanımadıkları sinemacılara şans vermeyi tercih ettiklerini sanıyorsanız çok naifsiniz.

Söz gelimi Berlin Film Festivali gibi A sınıfı bir festivale filminizi çat kapı gönderdiğinizde şansınızın ne kadar olduğunu zannediyorsunuz? Tahmin ediyorum: bugünlerde yaklaşık binlerce film böylesi A sınıf bir film festivaline başvuru yapıyor. Her film ortalama doksan dakika olarak kabul edersek ve beş kişilik bir seçici kurulun filmleri izlemesi için yüzlerce gün aralıksız film izlemeleri gerekiyor. Filminizi izleyip, iyi olup olmadığına karar vereceklerini zannediyorsunuz değil mi? Peki…

Gerçekte, elit seçicilerden ‘onay almak’ ya da ‘finansal başarı’, sanatın ya da sanatçının motivasyonu olamaz. Bu ikisi olsa olsa ‘yan etki’ olabilir. Finansal başarı elde etmiş olmak ya da seçilmiş olmak gibi özelliklere sahip sanatçılar dışındakileri yokluğa mahkum eden bu dünya görüşü, felaket habercisidir. Öyküsü (sanatı) olmayan toplum batmak üzere olan bir toplumdur. Bir kısım insanın kendisini sanatçı, yapılanı sanat olarak kabul ediyor olması bu gerçeği değiştirmez.

Gerçek sanatı, pseudo (sahte) sanattan ayırmak için tek bir kriter vardır: Ölümsüzlük. Bunu da görmeye -üzgünüm dostlarım- sanatçının ömrünün yetip yetemeyeceğinin bilgisini veren bir resmi daire bulunmuyor. Kısmetiniz varsa Picasso olursunuz. Kısmetiniz kapalıysa Van Gogh. Ömrünüz sanatınızın ölümsüzler kervanına girip girmediğini görmeye belki yeter, belki yetmez. Bıkmadan usanmadan üretmeye devam ederseniz gerçek bir sanatçısınızdır. Sabrınız yok mu, başarı olmadan, onay görmeden üretmeye devam edemiyor musunuz? Sanatçı değil kullanılmış araba satıcısısınız.

Manifesto köşesi: Sanat biçime indirgenemez. Sanat içeriksiz olmaz. Biçim ve içerik; tıpkı ruh ve beden gibi, birbirinden ayrılmaz bir bütünün parçalarıdır. Sanat eseri aynı zamanda bir ahlak (etik) sorunudur. Klasik sanat, ölümsüzlüğe kapı aralar. Klasik sanat, toplumları toplum yapar. Örneğin Homeros (ve Hesiodos, Aeschylus, Sophokles, Euripides) olmasaydı bugün Antik Yunan Medeniyeti diye bir şey olduğundan haberimiz olmayabilirdi. Shakespearesiz ya da Goethesiz, İngiliz ya da Alman kültürü ne olurdu? Klasikler bir medeniyeti ayakta tutan taşıyıcı sütunlardır. Klasik, eskiye mahsus bir çaba değildir. Eski olanları biliriz çünkü onlar ölümsüz olduklarını kanıtlamışlardır. Bugünden yarına kalacak olan klasiklerimiz nerede? Ben göremiyorum, belki (umarım) vardırlar. Ancak başarıya odaklanmış sanatçıdan ‘klasik’ ya da ‘ölümsüz’ çıkmaz.

Çeşitli, Sinema-TV kategorisine gönderildi | , , , , , , , , ile etiketlendi | Yorum yapın

Yazar Olacak Çocuk

Yazar olacak kişi çocuk ruhludur, yaşı ne olursa olsun ona çocuk diyebiliriz bu sebeple.
Yazar olacak çocuk, kendini belli eder;
Deli gibi kitap okur, kitap kurdu olur, gazete, dergi ya da internette bulduğu ilgisini çeken her şeyi okur. Başlarda ne bulursa okur ama sonraları seçici olmaya başlar.
Klasikleri su gibi yutmuştur. Dünyanın bütün masallarını merak eder.
Sadece okumayı değil dinlemeyi de sever.
Dünyanın farklı yerlerinde yazılmış, farklı kültürlere ait klasikleri çok sever.
Yazar olacak çocuk hep hayal kurar. Çoğunlukla içe dönüktür.
Yazar olacak çocuk yalnızdır. Eğer kendisi gibi hayalci ve kitap kurdu arkadaşları yoksa tek başınadır ama mutsuz değildir. Çünkü onun sayısız dostu vardır. Jonathan Livingston ya da Hayy bin Yekzan onun dostu olabilir, ikisiyle birlikte hayalgücünün kanatlarında kıtalararası hatta yıldızlararası bir yolculuğa çıkabilir.
Yazar olacak çocuk kırılgandır. Alınmak isterse sebebe ihtiyaç duymaz.
Ne hayallerini, ne yeteneğini kimsenin gözüne sokmaz. Sorsalar bile söylemez çoğu zaman. Burnu büyük değildir. Kibirli olduğu için değil çabuk üzüldüğü için yazdıklarını kolay kolay paylaşmaz.
Yazar olacak çocuk çok yönlüdür. Sadece okumayı ya da yazmayı değil çizmeyi, söylemeyi hatta oynamayı çok sever.
Yazar olacak çocuk Küçük Prensi çok sever. Yazar olacak çocuk Raskolnikov’u da çok sever.


Yazar olacak çocuk mutlaka yazar. Yazmayan yazar olmayacağını bilir. Asla tembel değildir. Ama bir hayalin peşine düşüp deli gibi çalışması kolay olmaz çoğu zaman. Çünkü yazar olacak çocuğun önündeki en büyük engel kendisidir.
Yazar olacak çocuk aşıktır. Hayatında bir başkası olmasına gerek yoktur. Bir başkası varsa da aşık olur yoksa da aşık olur.
Yazar olacak çocuk okuyucusunu arar. Yazdıklarının etkisini okuyucusunun gözlerinde, sesinin tonunda, görmek ister. Göremezse eğer dünyanın en hüzünlü insanı oluverir. Yazar olacak çocuk sessizdir ama kağıda çiziktirdikleri bas bas bağırır.
Hayallerini anlatabileceği, yazdıklarını anlamaya çalışacak birini bulamazsa çok üzülür. Ama asla küsmez. İnatçıdır. Bütün dünya yazdıklarıyla alay etse, belki sadece bir gün hayata küser ama ikinci gün eline alır kalemi, yeni bir hayale hayat vermeye çalışır.
Yazar olacak çocuk bir insandır ama aslında bir insan değildir. Bir insan bedeninde onlarca belki yüzlerce insan yaşıyor gibidir.
Yazar olacak çocuk her şeye meraklıdır. Moai heykellerinin neden yapıldığını da merak edebilir, patlıcan denen garip sebzenin anavatanını da. Ne bulursa okuması biraz da bu yüzdendir ya…
Yazar olacak çocuk her zaman öğrenir. Meraklı olmaktan farklı bir şeydir bu. Önyargılarını doğrulamak ya da doğrulatmak derdinde değildir. Zihni de kalbi de her zaman boş bir sayfa gibidir. Ama bu demek değildir ki nereye çeksen oraya gelir. Hayır! İnatçı olmak isterse ondan daha inatçısını bulmak zordur. Önyargılı olmak isterse ondan önyargılısını bulmak zordur.
Yazar olacak çocuk kendine hayransa yazar olamaz. Yazar olursa kendine hayran olur. Kendine hayran olsa bile yine de bilir Narkissos’un hikayesini. İçin için yer bitirir ruhunu, ama bu kez de Pygmalion oluverir. Yazar olacak çocuğun bütün hayatı bu ikisiyle mücadele içinde geçer. Eğer ki yazdıkları ona şöhret ya da servet getirmişse bu savaşı hep kaybeder. Hep demeyelim haydi, çoğu zaman kaybeder.
Yazar olacak çocuğun gözü hep yaşlıdır. Ağlamak sıradan ve günlük bir iştir onun için. Erkek de olsa kadın da olsa böyledir bu. Sebebe bile ihtiyacı yoktur bazen.
Yazar olacak çocuğun karanlık tarafları da yok değildir.
Yazar olacak çocuk bağlanacak en az bir şeye, her an sahiptir. Bu bazen acı çekmek bile olabilir. Bu yüzden bağımlılık denen illetin bütün tuzaklarından korkmalıdır. Maddeye ya da bir hayale bağlanıp, ruhunu kaptırmak, en ölümcül en karanlık girdabıdır yazar olacak çocuğun.
Yazar olacak çocuk diğer tüm insanlar gibi bir insandır. Aynı anda birden fazla hayat yaşayabilmek dışında bir özelliği yoktur. Eh, bu da önemsiz sayılmaz!
Yazar olacak çocuğu çevreleyen duvarlar başkalarınınkilerden çok daha yüksektir. Parayla tanışmadan önce yazmaya başlaması lazımdır. Başarı, para ya da şöhret erkenden gelirse eğer, bağımlılıkları değişeceği için geri dönüşü olmayan bir yolda kendini buluverir. Bazen iş işten geçmiş olur bazen olmaz.
Yazar olacak çocuk, ne olursa olsun hayretler içinde kalabiliyorsa, hep yazar olacak çocuk olarak kalır.
En acıklısı da; yazar olacak çocukların küçük yaşlardan itibaren aile ve toplum tarafından ‘garantici’ olmaya şartlandırılmasıdır. Garantici çocuktan yazar mazar olmaz çünkü.

Çeşitli kategorisine gönderildi | , , , , ile etiketlendi | 2 Yorum

Tretman Örneği

Bir senaryo yazarken, yazarın çalışma şeklinin basitten karmaşığa yönünde olması gerektiğini, zihninin önce öyküyü en basit haliyle düşünmesi gerektiğini, sonra da aşama aşama genişleterek öyküsünü son haline getirmesi gerektiğini, sitedeki farklı yazılarda dile getirmiştik. Önce senaryoyu yazıp sonra senaryoya bakarak sinopsis ya da tretman yazmaya çalışmak doğru bir yol değildir. Yazma işinin bir yöntemi olması gerekiyor. Aşama aşama geliştirdiğiniz bir öyküde bütün tasarımlarınızı daha tutarlı yapabilirsiniz. Öykünüzün ya da senaryonuzun matematiğini hatasız kurmanız daha kolay olur.

İşte tretman dediğimiz şey sinopsisten sonraki, senaryodan bir önceki aşamadır. Değişik şekillerde yorumlanabilir. Bu yazıda bir örneğini verdiğimiz gibi kısa bir tretman da yazılabilir, sahne anlatımlarının çok daha kapsamlı tasvir edildiği uzun bir tretman da yazılabilir.

Sinemayla ilgili her teknik metinde geniş zaman kipi kullanılır. Sinema metinleri; (Yaratıcı Fikir, Plot, Sinopsis, Tretman, Senaryo, Outline, Step-outline) edebi metinler değildir. Edebi sanatlar kullanılmaz. Geniş zaman kipi kullanarak, ekranı ya da perdeyi izliyor ve kağıda döküyor gibi yazılır.

Türk sinema sektöründe tretman konusunda kabul edilmiş standartlar olmadığı için piyasada kısa ya da uzun versiyonları ile karşılaşabiliyoruz. Bazı yabancı film profesyonelleri, yazarlardan outline ya da step-outline adı verilen uzun versiyon tretman ister. Bizim önerimiz buradaki kısa versiyon örnekten yola çıkarak uzun versiyon tretman yazılmasıdır. Aşağıdaki tretman örneği sayfalarını The Fugitive (Kaçak) filmini açarak sahne sahne izleyip eş zamanlı okuyunuz. Filmin ilk 18 dakikasının tretmanını bulacaksınız. Numaralar, sahne numaralarını gösterir. Bu yoğunlukta yazılmaya devam edilirse, söz konusu film için 20 sayfa civarında bir tretman elde etmiş olursunuz.

The Fugitive filminin özellikle ilk 40 dakikası üst düzey bir sinema diline sahiptir. Tretmanı filmle beraber okumaya başladığınızda iç içe sahnelerin ne kadar başarılı bir şekilde uygulandığını fark edeceksiniz.

Tretmanda hatalar bulursanız bana aittir, tretmanı gokhanyorgancigil.com okuyucuları için ben hazırladım. Umarım işinize yarar, faydalanırsınız. Tretman konusuyla ilgili sorularınız olursa yazının altına yorum olarak bırakabilirsiniz. Vakit buldukça cevaplarım.

Kısa tretman örneği: The Fugitive – Kaçak filminin ilk 18 dakikası:

Film Yapımı, Senaryo Yazarlığı, Sinema-TV kategorisine gönderildi | , , , , , , ile etiketlendi | 12 Yorum

Sanatın Yol Göstericiliği

Hayatı en yalın haliyle yaşayabilmek, kavrayabilmek ve hissedebilmek gittikçe zorlaşıyor. Kaçamadığı sayısız ayrıntı, insanın aklında kalmak için çabalıyor. Cep telefonu kullanma becerisi, markaların logoları, renkleri, kitle iletişim araçlarındaki sesler, yüzler, içerik, dünyanın bütün halleri ve kim bilir daha neler beynimizde bir yer işgal etmek için adeta yarışıyor. Öğrenme, sınıflandırma, önem derecesi atama, empati, sempati, ve daha nice kognitif süreç insan beyninin sırtlanmak zorunda kaldığı yükler… Bunca yoğunluk doğal olarak duyu organlarıyla elde edilen verilerin öğrenilmiş bilgiye, daha da ötesinde bilgeliğe dönüştürülmesi sürecini gittikçe zorlaştırıyor. Eski çağlardaki insanlar için hepimiz; gereksiz tonla şeyi öğrenmiş Rain Man’ler gibiyiz.

– Tam 246 kürdan yere düştü.
– Kutuda 250 tane olduğu yazıyor. İyi tahmin etmişsin!
– 4 tane kutuda kalmış!

Evet, artık geçmişe oranla çok kısa sürelerde uzun mesafelere seyahat edebiliyoruz, sesimizi, görüntümüzü dünyanın bir ucundan diğerine ışık hızında aktarabiliyoruz. Seyahat gibi temel bir eylem, özlemek gibi temel bir duygu; teknolojik ilerlemenin sonucu olarak evrim geçiriyor. Artık eskisi gibi ayrılık acısını ruhumuzda büyütüp, Kafka’nın meşhur mektuplarında ifade ettiği gibi hasret çekmiyoruz. Artık seyahat, aynı zamanda bir olgunlaşma sebebi değil. Söz gelimi eskiden müslüman ya da hıristiyan bir hacı, hac yolculuğuna çıkarken aynı zamanda çok önemli bir maceraya da atılmış oluyordu. Yolculuğun kendisi de amacı kadar önemliydi. Tehlikelerle ve bilinmezlerle doluydu. Bunun sonucunda da yolculuğu tamamlayan kişi yolculuğa başladığı zamankinden farklı bir insana dönüşüyordu. Öğreniyor, daha da önemlisi tecrübe ediyordu. Üstelik her öğrendiğini sindirecek zamanı da vardı. Dikkat dağıtan şeyler bugüne oranla çok daha az olduğu için öğrenme ve bilgeliğe dair bütün psikolojik ve nörolojik süreçler için beynin ihtiyaç duyduğu zaman yeterliydi.

Şimdilerde yolculuk; sadece baş ağrısı ve uzun kuyruklarda beklemek, kayıp valizlerin peşinde koşuşturmak demek. Yanınıza çok şişman ya da sarımsak kokan bir yolcu oturması başınıza gelebilecek en kötü şeylerden biri. Eski zaman seyyahlarının maceraları ile kıyaslandığında çekilen sıkıntılar son derece anlamsız görünüyor.

Modern çağ, insan zihnine inanılmaz derecede ağır bir yük yüklüyor. Veri bombardımanı altındayız. Kullandığımız araç gerecin sayısı arttıkça bu yük de artıyor. Basit bir şey satın almak isteyen bir insanın karşısına kaç farklı ürün çıkıyor, kitle iletişim araçlarında tanımadığı insanlarla, hiç gitmeyeceği yerlerle ilgili kaç farklı haber görüyor? Amerikalı düşünür Alvin Toffler, 70’li yıllarda bu duruma bir isim koydu: Gelecek Şoku. Gelecek Şoku; hem bireysel hem de toplumsal alanı kapsayan psikolojik bir terim olarak ortaya atıldı ve ‘çok kısa zamanda çok fazla değişime’ tanıklık eden insan zihninin algı sorunlarını ifade ediyordu. Bugün zihnimizin işi, internetin olmadığı 70li yıllara oranla çok daha zor. Üstelik Toffler’a göre bu değişim hızı; maruz kaldığımız enformasyon bombardımanı, ‘gelecek’ adına büyük bir endişe de yaratıyor. Değişim insan için her zaman korkutucu olmuştur ne var ki insanlık bu denli hızlı ve büyük değişimi hiç tecrübe etmemişti.

Alvin Toffler

Geçmiş çağlara göre çok daha fazla şey biliyoruz, burası kesin. ‘Bilimsel araştırma’, ‘üniversite’ olarak kurumsallaştı. Evren ve insan hakkında çok daha kapsamlı bilgilerimiz var. Tıpta, mühendislikte baş döndürücü gelişmeler yaşandı. Peki geçmişe oranla daha mı bilgeyiz? Bu soruya huzurlu bir şekilde ‘evet’ diyemiyoruz. Dört beş saatlik uçak yolculuğu ardından bitkin düşen, ama çok acelesi olan bir yolcu gibiyiz. ‘Çok gezen mi çok okuyan mı bilir’ sözünün anlamı geçmişte kaldı. Zamanımızın en büyük dertlerinden biri konsantrasyon eksikliği. Dikkatimizi, hiçbir şeyde hak ettiği kadar toplayamıyoruz. Kendimizle bile baş başa kalmaktan korkar hale geldik. Akıllı telefonlar böyle durumlarda hemen imdadımıza yetişiyor ve bizi, bize bırakmıyor. ‘Çok önemli’ oyalanmalar içinde yaşayıp gidiyoruz. Kitap okumayı sıkıcı bulan/bulacak nesiller geliyor. Ciltler dolusu kitap mı sosyal medyanın oyalayıcılığı mı? Hatta artık kitaplar ve filmler de bizi ‘oyalamak’ için üretiliyorlar. Bunun için ekonomik sistemler inşa edilmiş. Endüstri adı verilen sanat organizasyonları var. İmajlar durmaksızın kopyalanıyor, sloganlar dünya görüşü haline geliyor. Mozaik bir zihin yapısına sahibiz, değilsek de zihnimiz hemen küçük parçalara ayrılıyor ve mozaiğe dönüştürülüyor.

Peki, ne olacak halimiz ya da ne yapmalıyız? Hatta şöyle de sorabiliriz; belki de dünyanın bu hali bizim için doğru olandır. Belki de insanlığın en ilerlemiş hali budur, geçmişe ait ne varsa yanlıştır. Belki de insanlıktan bilgelik beklemek yanlıştır. Belki de hayatın anlamı oyalanmaktır, kim bilir?

Nükleer silahlanma yarışı yüzünden bütün insanlık yok olma tehlikesi yaşadı ve bu modern çağlarda oldu. Üstelik tehdit tamamen ortadan kaybolmuş değil: Kolonyalizm ve iki dünya savaşı, yüz milyonlarca insana acı içinde ölüm getirdi. Aydınlanma Çağı’nın sunduğu sadece mutluluk ya da bilgelik olsaydı bugün bile, hala gezegeni topyekun yok edecek silahlara sahip olmazdık, ‘hala’ bir düğme kadar yok oluşa yakın değil miyiz? Artık bütün gezegenin iklimini bozabilecek güçteyiz. Bilgelik bunun neresinde? Yalancı ve şeytani niyetleri olan politikacılar geçmişteki gibi yüzlerce, binlerce insanı değil; artık kitle iletişim araçları sayesinde milyonlarca insanı kontrol edebiliyorlar. Artık ‘bu sorunlar sadece gelişmiş ve zengin ülkelerin sorunları’ diyebilecek rahatlıkta da değiliz. Gezegenin iklimi bozulursa bundan herkes etkilenecek, hatta fakir halklar daha çok etkilenecek. Üçüncü dünya ya da fakir halklar, işlemediği hataların bedelini ödeyecek.

Kabul edelim tablo karamsar: Sorunlar büyük ve çözüm için büyük ve kitlesel bir bilgelik gerekiyor. Kendi başına bilge olma şansı olmayan kalabalıklar, aşırı uzmanlaşmış ama kendi alanları dışında kör cahil ‘uzmanlardan’ asla başaramayacakları bir görev üstlenmesini bekliyorlar. İstiyoruz ki bize hayatın anlamını söylesinler. ‘Hayatın anlamı nedir’ gibi bir sorunun cevabından ne denli uzak olduğumuzu ironik bir dille anlatan Douglas Adams, bilimkurgu edebiyatının saygın ve çok okunan örneği Hitchhiker’s Guide to the Galaxy‘de problemi acı bir espriye indirgiyor. Biz de gülüp geçiyoruz.

Modern çağlarda bilim, elit insanlar arasındaki elit bir dile dönüştüğü gibi; sanat da sadece entelektüel ya da özel tanımı içindeki sanat severler için yapılan elit bir etkinlik haline geldi. Sıradan insanın bir sanat galerisinde yeri yok. Çünkü sıradan insan, bir modern resim örneğini gördüğünde anlam veremez. Modern sanattan anlam çıkartmak hatta anlamsızlığını vurgulamak ancak elit insanların işidir. Sıkılmak, can sıkıntısı entelektüel ve sanatsal bir eylem olarak elitler tarafından kutsanmıştır. Bunun karşıtı olarak da ‘cahil kitleler’ ucuz ve pespaye komedi filmleriyle oyalanabilirler. Tiyatro tarihinde zaman zaman gözlemlenen komedi ile tragedya seyircisi arasındaki uçuruma benzer bir ayrışma bugün ticari ve ticari olmayan sinemada oluşmuş görünüyor. Festival filmi öyle herkesin anlayabileceği bir şey değildir. Ticari sinema bir çeşit sömürüye uzanırken ticari olmayan sinema, diğer aşırı uçta seyircisini umursamaz vaziyettedir:

Sıradan insanın idrakinin fevkalade fevkinde!

(Genel) seyirciyi umursamayan ‘sanat sineması’ elit seyirciyi (mecburen) umursar. Sinema pahalı bir sanat olduğundan sanatçı için hiç değilse elit cemaat içinde isim yapmak, popüler olmak gibi bir zorunluluk doğar. Elit seyircinin o kadar da elit olmayışından mıdır bilinmez, sanatçı ürettiği ‘elit’ sanat eserini elit cemaate pazarlayabilmek için zekice bir yol bulmuştur: şok edici, sarsıcı, sansasyonel olmak. Bu tür filmler elit cemaate dayanılmaz bir entelektüel haz verir çünkü kalabalıkların yerleşik inançlarını, kabullerini, sıradan ahlaksallığını altüst eder. Kalabalıklara vurmak entelektüel bir erdemdir. Öte yandan modern dünyada kalabalıkların da savunulacak pek bir yanı yoktur. Çünkü kalabalıkların ahlakı genel anlamda ikiyüzlüdür. Sarsıcı, sert, rahatsız edici filmler sokakta çırılçıplak dolaşan bir şizofren gibidir. Hakkında konuşturur. Böylece sanatçı planlamış olduğu popülerliği kazanmış olur.

Kadim dünyada sanat büyük oranda ahlaki bir eylem iken modern dünya bütün standartları altüst etmiştir. Antik Yunan dinini kalıcı kılan, sınırlarını belirleyen; Hesiodos ve Homeros gibi yazarların çizdiği mitolojik/ahlaki çerçeveydi. Antik drama, iyi ve kötü ile doğrudan ilgiliydi. Şimdilerde ise modern sanat içerikten nefret ediyor. Melodi, modern müzisyen için halkın bayağı müzik zevkini temsil ediyor. Klasik mimesis anlayışında rol model olarak kabul edilen ‘olgunlaşan kahraman’, modern dünyada yerini her geçen gün daha kötüye giden Tony Montana’lara bıraktı. İşin ilginç yanı seyirci bu anti kahramanları şimdilerde daha çok seviyor.

Mel Gibson’lu Mad Max etkileyici bir distopya iken, Tom Hardy’li Mad Max; bir grup bikinili kızı kötücül bir Cirque du Soleil kumpanyasından kaçıran bir sürücünün hikayesine dönüşmüş durumda. Hikaye gitmiş geriye sadece kostümler ve kovalamaca kalmış. Sanat her geçen gün içeriğini biraz daha yitiriyor. Sanatçının içerik üreten tanrısal tarafına yapılan bu saldırı Aristoteles’in tarif ettiği mimetik sanatçı rolüne yapılan bir saldırı aslında. Marcel Duchamp’ın Fountain’indan, ‘transportasyon’ temalı ama konusuz Mad Max Fury Road’a uzanan bir yolculuk bu.

Belki başka alanlarda olduğu gibi Dünya, sanatla olan ilişkiler düşünülünce de iki ana gruba ayrılıyor; etkileyenler ve etkilenenler. Küresel köyümüzde sanayileşmemiş toplumlar sanayileşmiş ya da ‘aydınlanmış’ toplumların etkisinde kalıyorlar. Çok yönlü bir etkilenme. Sayı olarak çok daha az sanat ve bilim üretiyorsunuz, üstelik özgün de üretemiyorsunuz. Kısacası kendiniz gibi (her ne demekse) olamıyorsunuz. Sizin için ne tarihsel ne de felsefi temeli olmayan sorunları çözmeye uğraşıyorsunuz. Metrobüs diye bir şeyin var olabildiği bir toplumda, sanayi toplumlarına özgü ‘insanın yalnızlığı’ sorunu üzerinde kafa yormaya ne demeli?

Modernitenin kazandırdıklarını düşünmek kolay ama yitirilenleri düşünmek o kadar değil. Biçime indirgenen sanat, yitirilen bilgeliği mi yansıtıyor yoksa? Basit ve yalın düşünebilmekten uzaklaştıkça aşırı uzmanlaşmanın kurbanlarına mı dönüşüyoruz? Oysa belki de; doğal ve en yalın haliyle sanat bizi kurtarabilir. İnsanlığı kurtarabilir. Görünen o ki bilgeliğin nerede olduğunu ya da nasıl elde edileceğini kognitif yollarla bulamayacağız. Sanatın yol göstericiliğine ihtiyacımız var. Sanatı, özel olarak da sinemayı bir çeşit mesih yerine koyabiliriz, evet.

Çeşitli, Sinema-TV kategorisine gönderildi | , , , , , , , , , ile etiketlendi | 5 Yorum

Anlatıda yapı ve karakter

Çeşitli kategorisine gönderildi | , , , , , , , , , , ile etiketlendi | Yorum yapın

Hayat ve Anlatı

Çeşitli kategorisine gönderildi | , , , , , , , , ile etiketlendi | Yorum yapın

Modern insanın dramı

Çeşitli kategorisine gönderildi | , , , , , ile etiketlendi | Yorum yapın

Yapımcılar ve Senaryo Yazarları İçin İlan Panosu

Senaryolarını yapımcılara ve yönetmenlere duyurmak isteyen Senaryo Yazarları!

Projenizi tanıtın. Kısa ve öz. Sanki senaryonuz film olmuş ve seyirciyi sinemaya çekmek istiyormuşsunuz gibi!

İyi bir senaryo arayan Yapımcılar ve Yönetmenler!

Sesini duyurmak isteyen ama ne yapacağını bilemeyen o kadar çok yetenekli yazar var ki tahmin bile edemezsiniz. Siz onlara ulşamıyorsunuz, onlar da size. O halde sayfayı aşağı doğru kaydırın! İlginizi çeken bir hikaye varsa yazarına ulaşmak için bana yazın: yorgancigil@gmail.com

Bir projeniz var ve yetenekli yazarlar mı arıyorsunuz? İlan verin yazarlarınız sizi bulsun.

Kurallar:

1- Tanıtım metinleri boşluklar dahil 1200 vuruşu geçmemeli. (Anladığım kadarıyla bu dünyanın en zor işi. Çoğu gönderi sahibi burayı ya okumuyor ya da okusa da umursamıyor. 1200 vuruştan fazla gönderileri yayınlamama kuralını kaldırıyorum. Oysa bu projenizin erişilebilirliğini artırmaya yarayan bir kural ve sizin işinize yarayacak(tı)… Kafanıza göre takılabilirsiniz. 21 ocak 2019 GY)
2- İletişim bilgilerinizi aynı yorum/gönderiye dahil edin (Bize ayrıca gönderirseniz yayınlamayacağız, yapımcı bize ulaştığında kendisine ileteceğiz)
3- Sadece projenizle ilgili tanıtım metni yayınlanacaktır. Proje dışı gönderiler geçersiz kabul edilip silinir.
4- Ücret vs. bilgisi gönderilere yazılamaz. Yapımcı sizinle iletişim kurduktan sonra karşılıklı konuşup anlaşırsınız. Bu ilan panosu üzerinde projeyle ilgili pazarlık yapılamaz.
5- Proje gönderinize projenizin türünü, formatını, tahmini süresini yazınız. (Örnek: Komedi, Sinema Filmi, yaklaşık 100dk)
6- Şiddet, ayrımcılık, hakaret vs. içeren proje yorum/gönderileriniz yayınlanmaz.
7- Gönderilere ait bütün yasal sorumluluk yazarlarına aittir.

İlanlar yapımcılarla buluşturulduğunda bir komisyon ücreti olacak mı?

Hayır. Türk sineması ve TV dünyasına bir fayda üretmek istiyoruz. Eğer projeniz film/dizi olursa hatırlanmak isteriz. Size kalmış.

Senaryo tanıtımlarımızı yapımcılar gerçekten okuyacak mı?

Evet okuyacaklar.

Örnek Tanıtım Gönderisi:

Film anlatımı beyazperde.com’dan alınmıştır

Tavsiyeler

  • Projenizle ilgili sürprizleri bozmayacak şekilde ilgi çekici bir tanıtım hazırlamalısınız. Bunun için gazetelerin TV, sinema sayfalarındaki film tanıtımı metinlerini örnek alabilirsiniz.
  • Projenizle ilgili halka açık bir gönderi yapmaktasınız. Fikrinizi ne kadar açacağınızı iyi düşünün. Öte yandan gönderi yapmadan önce senaryonuzu ya da en azından sinopsisinizi kendi adınıza bir şekilde tescil ettirmiş olsanız iyi olur.

Film Yapımı kategorisine gönderildi | 105 Yorum

Senaryo Nasıl Yazılır – 8

İnsanların mutlu mesut yaşadıkları dünyanın en sakin
ve huzurlu köyünde, herkes çiftçilikle ve günlük basit
işlerle uğraşmaktadır. Her gün bir öncekinin aynısıdır.
Sabahları erken kalkılır, hayvanlar yemlenir, tarlalar
sürülür, ekinler toplanır, sütler sağılır, akşam olunca
eve yorgun gelinir, yemek yenilip yatılır ve nihayet
uyunur.

Birbirini takip eden böylesi olayların bir anlatı/öykü oluşturmayacağını daha önce belirtmiştik. Değişimsizlik eşittir öyküsüzlük. İşin gerçeği insanların dertsiz oldukları böyle bir köy kadar huzursuzluk veren başka bir şey zor bulunur. Yarın ne olacağını tahmin etmek hiç zor değil. Bir sonraki gün de öyle. Sırf öykü ortaya çıksın diye böyle ‘görünürde mutlu’ bir köyün mutsuzluğunu istemek ahlak dışı bir tutum gibi görünebilir ancak gerçek tamamen farklıdır. İnsanların daha ahlaklı olabilmeleri için bir sorunla, bir musibetle yüzleşmeleri gerekir. Batı dünyası (özellikle aydınlanma sonrası geliştirdiği) ahlak görüşlerinde insanın mutluluğu ile fiziksel konforu arasında bir ilişki kurmuştur. Jeremy Bentham ve John Stuart Mill gibi düşünürlerle birlikte anılan utilitarizm ya da faydacılık, çok sayıda tamamlayıcı ve karşıt görüşleriyle birlikte, bir anlamda insan için ‘konfor’ tesisi üzerine geliştirilen bir etik teorisi olmuştur. Faydacılığın, kişinin -karnının doyması gibi- temel fiziksel ihtiyaçlarının tedarik edilmesi gibi pratik amaçlar ile ahlak arasında somut bir bağ kurmak anlamına geldiğini düşünebiliriz. Oysa doğu toplumlarında kişinin acıları adeta kutsallaştırılmaktadır. Batılılar için bir hintlinin çivilerle kaplı bir yatağa uzanması anlaşılabilir olmadığı gibi karikatür olabilecek kadar gülünç ve saçmadır da. Sadece uzak doğu dinlerinde değil çoğu sufi geleneğinde de bir tür içsel yolculuk hedefleyen öğretiler için ‘çile’ son derece yaygın başvurulan bir yöntemdir. Ne var ki ironik bir şekilde; yirminci yüzyılda batı dünyasının doğu dinlerine büyük bir açlıkla ilgi duyması gibi (bkz. Beatles – Ravi Shankar ilişkisi),

doğu toplumları da en katıksız utilitaryenlerden daha pragmatik olduğu bir dönemden geçiyor. Çünkü acıklı bir şekilde doğu dünyası hariçten bir öğreti yardımıyla acı ve çileye odaklanmak zorunda değil. Acı, uzunca bir süredir, doğunun her yerinde. Bunun sonucu olarak da gelenekten habersiz pragmatik doğulu profili karşısında üç yüz yıllık konfor düşkünlüğü ve pragmatizmden bunalmış içsel yolculuk arayışındaki batılı profili ile karşılaşıyoruz. Bu çok tartışılabilir ve su götürür tasviri yapmamızın bir sebebi var: Acı ile ahlaki olgunlaşma arasındaki ilişkiyi vurgulamak. Mutluluk ve yeknesaklık dolu köyümüze geri dönecek olursak; senaryo yazarı olarak, herkesin dilinden düşürmediği ama çok iyi anlaşılmayan ‘çatışma’ ihtiyacının aslında ahlaki bir ihtiyaç olduğunu sonucuna varıyoruz.

Plot yazarken senaryoda kurmak istenilen değişim dinamikleri mutlaka bu ahlaki temele dayandırılmalıdır. Senaryo yazarlığı bir değişim yazarlığı ise, senaryodaki karakterlerin değişimleri onları etik (ahlaki) kararlar almaya mecbur etmelidir. Karakterlerin doğru bir karar almak gibi bir mecburiyeti yoktur. Hata yapabilirler. Bilakis, karakterler hata yaparsa senaryonun akıbeti için daha iyi olur. Ama hatalı ya da doğru karar vermiş olsa da, karakterler, tanım olarak etik bir düzlemde davranmak mecburiyetindedir. (Yazıda kullandığımız ahlak sözcüğü terminolojik anlamda düşünülmelidir, yoksa günlük dilde yaygın bir şekilde kullanılan terbiye vs. anlamıyla değil

Bu durumda:

Yaklaşık yarım A4 sayfasına sığdırmanız gereken bir plot üzerinde çalışmaktaysanız:

  1. Karakterler üzerinde etik bir dönüşüme zemin hazırlayacak bir yeknesaklık tanımlamanız
  2. Yeknesaklık ile tam bir zıtlık ve çelişki veren bir dönüm noktası, bir tetikleyici olay tasarlamanız
  3. Tetikleyici ve yeknesaklığı bozan unsurlara karşı yeknesaklığı geri getirmeye çalışan bir karakter (protagonist) tasarlamanız
  4. Öykünün evrenini değiştirmek için sözleşmiş gibi art arda patlak veren olaylar zinciri tasarlamanız
  5. Protagonisti, evrenin değişiminde (tercihen) aktif rol oynadığı bir pozisyona taşımanız
  6. Öykü öncesi (yeknesak) evren ile öykü sonrası yeni evren arasında aşikar bir ayrım yapmanız. Eski ve yeni arasında bir ölüm kalım savaşı tasarlamanız
  7. Ne kahramanın eski kahraman, ne de evrenin eski evren olduğu yeni bir durum hazırlamanız

gerekmektedir.

Bu sayede, aslında, öykünüzdeki (senaryonuzdaki) olayların ve karakterlerin değişimlerini mümkün olan en iyi şekilde tasarlamış olacaksınız. Her yerde karşınıza çıkan ve Aristo’ya dayandırılan üç perdeli yapı ve senaryoda karakter ile ilgili söylenebilecek pek çok şey, görüldüğü gibi plot aşamasında çözüme kavuşmuş oluyor. Yazının başında verdiğimiz örnek öykü ile plot çalışmamızı örneklendirelim:

Beowulf ve Ejderha

  1. Sevimli, neşeli, huzur dolu bir köy. Adeta rutin mutluluklar cenneti.
  2. Yakındaki bir dağda bir ejderha bin yıllık uykusundan uyanır ve köylülerin hayatı altüst olur.
  3. Ejderhanın köydeki hayatı yaşanmaz hale getireceğini düşünen, eski sıradan köylü yeni Kahraman (protagonist), gidişata ‘dur’ demek için eylem alır.
    ————— Birinci Perdenin Sonu —————
  4. Kahraman örgütlenir, silahlanır, yardımcılar ve ihanet edenler edinir.
  5. Beklediği yardımı bulamaz ve tek başına (belki komik derecede naif/zayıf bir yardımcısıyla) ejderhayı öldürmek için dağa doğru yola çıkar. Başına gelmedik kalmaz. Onca güçlükle hazırladığı silahlarının ejderha karşısında işlevsiz olduğunu fark eder.
  6. Ejderha ile yüzleşir. Hiçbir şey köyden göründüğü gibi değildir. Ejderha da zannettiği ejderha değildir.
    ————— İkinci Perdenin Sonu —————
  7. Savaş sona ermiştir. Ejderha ölmüştür ancak, ne köy ne de kahraman bir daha eskisi gibi olmayacaktır.
    ————— Üçüncü Perdenin Sonu —————

İnsanların konfor içinde yaşadığı bir evrende kimin iyi kimin kötü olduğu bilinemez. Sorunlar insanların gerçek değerinin ortaya çıkmasını sağlar. Bir travma ne denli büyükse insanların ahlaki tutumları arasındaki farklılıklar o denli büyük olur. Ejderhadan önce köy halkı ne ihaneti ne de kahramanlığı tecrübe etmemişti. Ejderha ortaya çıktı ve öyküdeki her karakter bir çeşit içsel ve ahlaki yolculuğa da çıkmış oldu.

Ejderha ve mutlu köy benzetmesi çok açıdan öğreticidir. Yaşadığımız hayatlar bize zaman zaman konfor dolu dönemler sağlayabilir. Ama sizi temin ederim, her zaman bir ‘ejderha’ vardır ve köydeki kahramanlardan biri miyiz yoksa hainlerden biri mi yoksa etliye sütlüye karışmayan kalabalıklar içinde miyiz, bu bir şekilde ortaya çıkacaktır.

İnsanı ve hayatı anlamak ve kurmaca yazarlığı arasındaki ilişki çok açık…

Senaryo Yazarlığı kategorisine gönderildi | , , , , , , , , , , , , , , , , ile etiketlendi | 7 Yorum

Senaryo Nasıl Yazılır – 7

Bir resim kursuna gidecek olursanız, ilk dersinizde sizi bir tuvalin önüne oturtup şöyle bir resmin;

Vassily Kandinsky, kompozisyon 7, 1913

Ya da şöyle bir resmin;

Joan Miro, The Smile of the Flamboyant Wings, 1953

nasıl çizildiğini anlatacaklarını sanıyorsanız aldanıyorsunuz. Kalemler ve kağıtlar hakkında kabaca bir bilgi verdikten sonra büyük ihtimalle önünüze bir vazo koyulacak ve gördüğünüz haliyle kağıda çizmeniz istenecek. Picasso olma yolunda attığınız ilk adımın bu kadar basit olması size bir resim kursu öğrencisi olarak ağır geliyorsa kursa devam etmeyin daha iyi.

O halde sinema eğitimine neden Trier, Malick, Tarantino ya da söz gelimi Hitchcock’la başlamanız gerektiğini düşünüyorsunuz? İlk kısa filmini çeken genç bir sinema öğrencisinin, Tarkovski ya da Bresson’la aşık atmaya çalışmasını kötüleyip engellemeye çalışmak değil niyetim elbette ama bir yöntem hatası olduğunu söylemeden de edemeyeceğim. Sinema sanatının öncüleri ve bazı doruk sinemacılar, hem toplumlarının hem de yıllarını verdikleri yoğun kişisel gayretlerinin ürünüdür. Tarkovski’yi Sovyetler Birliği olmadan düşünemeyiz. 17 yaşındaki genç sinemacı adayı neyin ürünüdür? Modern sanat ve modern sinema, özellikle batı toplumlarındaki üç yüz, belki dört yüz yıllık, sayısız çatışma ve dönüşümün sonucudur. Rasyonel devrim olmadan, kolonyalizm olmadan, sanayi devrimi olmadan, iki dünya savaşı olmadan bugünün sanatını düşünemeyiz. Tarihsel, sosyolojik, psikolojik, teknolojik, siyasi, bilimsel sebepler ve sonuçlardır bugünün dünyasının resmini çizen. ‘1850 sonrası İngiltere’ olmadan Marksizm düşünülemez. Hasılı kelam, genç sinemacıların da her şeyden önce sinemasal yeteneklerini geliştirecekleri kendilerine has ‘vazolar’ var. Picasso olmak zaman ister. Çok emek ister. Hitchcock olmak da öyle.

Önce bu, sonra zamanı gelince yukarıdakiler.

Senaryo yazarlığının ilk önemli adımı anlatacak bir fikre sahip olmaktır. Zaman hızla akıyor. Bugün, yaklaşık yüz yıldır alışageldiğimiz sinema dili değişiyor. Online video barındırma siteleri ya da online hizmet veren, adına televizyon diyemeyeceğimiz online platformlar görsel anlatı dilini değiştiriyorlar. Pek çok şey değişebilir. Artık ortalama doksan dakikalık sinema filmi süresi bir öykü anlatmak için standart bir süre olarak kabul edilmeyecek. Bugün görüntülü anlatı bir kaç saniyeden başlayıp yüzlerce saate varan sürelere yayılabiliyor. Bütün sezon bölümleri aynı anda seyircisine sunulan dizi filmlerden bahsediyorum. Teknoloji pek çok şeyi değiştiriyor.

Genel bir tanımlama yoluna gidecek olursak;

40 dakikaya kadar uzunluğa sahip olan filmler türünden bağımsız olarak ‘Kısa Film’ olarak kabul ediliyor. Bazı film festivalleri kısa film kategorisinde 30 dakika sınırı koyuyorlar. Yine genel olarak bir dizi filmin bölümleri 40 ila 60 dakika kadar bir süreye sahip oluyor. Sezon olarak adlandırılan dizi film bölümlerinin oluşturduğu blok yaklaşık 13 bölümden oluşuyor. Film yapımcıları, -eli yüzü düzgün bir dizi filmden bahsediyorsak- bir yıl içinde yukarıda bahsi geçtiği kadar bölüm süreleri olan bir dizi filmin 10 ila 20 bölümünün çekilebileceğini biliyorlar. Tabi buna tek mekanda geçen sit-com’lar dahil değil. İngilizce durum komedisi kelimelerinin kısaltılarak kullanılması sonucu oluşan bu kelime, ortalama yirmi dakikalık bölümlerden oluşan ve hafta içi beş gün yayınlanan, genellikle komedi türündeki bir televizyon kurmacası formatını ifade etmeye yarıyor. Sinema tarihinde bazı film yapımcılarının yedi sekiz saatlik filmler yaptığını biliyoruz. Ne var ki aynı zamanda ticari bir ürün de olan sinema filmi formatı da genel olarak doksan dakika kabul ediliyor. Eğer destansı bir film çekiyorsanız bu süreyi uzatmanıza ne salon sahipleri ne de yapımcılar itiraz etmiyorlar. Braveheart, Ben Hur, ya da Patton gibi filmlerin anlattıkları konu gereği doksan dakikaya sığıştırmalarının uygun olmayacağı düşünülüyor. Öte yandan unutmamak gerekir ki, söz gelimi, dünya tarihini beş dakikada anlatan videolar çağında yaşamaktayız.

YouTube gibi sayısız video barındıran siteler sayesinde çektiğiniz bir filmi çevrimiçi evrende gösterebiliyorsunuz. Üstelik filminizin ne kadar izlendiğini her an görebiliyorsunuz. Bildiğimiz haliyle sinemanın sahip olmadığı bir şans bu. Çevrimiçi dünyanın kendine göre farklı kuralları ve özellikleri var.

Sinemanın yerini mi alacak?

Kaotik bir durumla karşı karşıya olduğumuz düşünülmesin. Pek çok şey değişebilir. Ama değişmeyen çok önemli gerçekler de var. Değişmeyen ve değişmeyecek olan şeyi merak ediyorsanız sizi şuraya, şuraya ve şuraya alalım.

Bir Yaratıcı Fikir, vaatlerle dolu bir tuvaldir. Ya da istediğiniz heykeli yontmanıza müsaade edecek bir mermer bloğudur. Günümüz Türkiye’si için daha kolay anlaşılabilir bir benzetme yapalım: Bir inşaat yapmak istiyorsanız ilk önce arsa seçmeniz gerekir. İyi bir Yaratıcı Fikir üzerine güzel bir senaryo inşa etmek çok daha kolaydır. Bir Yaratıcı Fikre sahip olduktan sonra ilhama açık bir tasarım evresine girmiş olacaksınız. Bir senaryo hocasının dediği gibi bu evrede çok sayıda problem çözmeniz gerekecek. Bazan bir mühendis gibi matematiksel hesaplar yapacaksınız, bazen de bir şair gibi sezgilerin ve duyguların evreninde gezineceksiniz. Nietzsche, sanatın; hem Apollonik hem de Dionizik bir süreç olduğunu söylemiştir. Aynı anda hem mühendis hem de ozan olmanız gerekiyor demektir.

(Hesap-Kitap-Tasarım yapalım)
(Amaan boşver hayal kuralım eğlenelim)

Öykünüz için bir evren kurarken altı temel kavram ve birbirleri arasındaki ilişkiler hakkında üzerinde yoğun kafa yormanız gerekecek.

Temel kavramlar ve birbirleri arasındaki ilişkiler.

Bu temel kavramları tanımlayış ve idrak şekliniz sizin kim olduğunuzla yakından ilgilidir hiç şüphesiz. Her biri ile ilgili derin okumalar yapmanızda fayda var. Tablodaki her bir kavramın tarih içindeki ve farklı coğrafyalardaki kavranışı değişiklik göstermiş. Böylelikle söz konusu temel kavramları da daha iyi anlamaya başlayacaksınız. Neden temel kavramlara dikkat çekiyorum? Çünkü bir senarist olarak siz; yağmur yağmasını isterseniz, filminizde yağmur yağar.

PLOT

Yaratıcı Fikir aşamasından sonra yazmanız gereken metne Plot adını verelim. Bu metni kimse sizden istemez, istemeyecek. Siz öykünüzü kurarken böyle bir metni yazmaya ihtiyaç duyacaksınız, duymalısınız. Senaryonuzla ilgili hayati tasarımlarınızı bu aşamada yapmanız gerekiyor. Bir öykünün iki temel unsuru olduğundan bahsetmiştik;
Karakter ve Olaylar.
Plot’unuz karakterlerinizi ve olaylarınızı nasıl bir düzen içinde anlatacağınızı tasarladığınız ilk aşamadır. Bir vazo çizmeye başlamak üzeresiniz. İlk önce çiziminizin kağıdın neresinde duracağına karar vermeli, vazoyu hangi açıdan resmedeceğinizi tasarlamış olmalı, vazo üzerindeki ışığı, kağıdınızın ve kaleminizin kömürünün cinsini doğru bir kombinasyon olacak şekilde hesaplamalısınız.

Bir öyküde ya da senaryoda, karakterlerin düzenleniş yöntemi derken kastedilen şey, karakterlerin öykü boyunca nasıl bir değişim geçireceklerinin tasarlanmasıdır. Bir karakterin kendisi ve evren hakkındaki düşünceleri, algısı ve idraki (evet bunlar farklı şeyler) öykünün başında ve sonunda aynı ise elinizde bir öykü yok demektir. Demek oluyor ki bir öyküde karakterler değişmek zorunda. Bir karakter nasıl değişir?

Olaylar insanları değiştirir.

Ama bir saniye! Çoğu zaman olaylar insanların eylemleri sonucu ortaya çıkar. Olaylar varoluşsal olarak insanlara bağımlıdır. Şöyle açıklayalım: Kimsenin yaşamadığı bir toprak parçasında deprem olması, bir öykücü için bir anlam ifade etmez. Yani fizikteki olay tanımı, bizim bir öykü yazmamız için yeterli değil. Olaylar karşısında insanların durumu etken ya da edilgen olabilir. Bu bir karmaşa değil. Çünkü değişim halindeki insan, farklı zaman dilimlerinde etken ya da edilgen özelliklere sahip olabilir.

Bir anlatıda insanlar (karakterler) olmadan
olaylardan söz etmek mümkün değildir.

Tablomuzdaki hangi temel kavramları, hangileri arasındaki ilişkileri tartışmakta olduğumuza dikkatinizi çekmek isterim. Değişim kavramı sizce tablodaki hangi kavramlarla ilişkilendirilebilir? Çinlilerin binlerce yıldır evrende olup biten her şeyi anlamak için biriktirdikleri bilgeliklerin toplandığı kitabın adı (I Ching) Değişimler Kitabı’dır. Manidar değil mi?

I Ching, Değişimler Kitabı

PLOT(*): Boşluklar dahil 1500 vuruşluk bir metinde öykünüzün, olay ve karakterlerinin özetlenmiş halidir.

Acemi yazarlar, yazmaya oturduklarında çoğu zaman tasarım duygusunu kaybederler ve öyküleri üzerindeki kontrolleri de yok olur. Acemi yazarın zihni durmaksızın çalışır, pek çok iç ses, yazma eylemine müdahale eder, yazar da (acemi olduğu için) hangi sesi ciddiye alıp hangisini duymazdan geleceğine karar veremez haldedir. Ayrıca çok sık yaşanan bir başka sorun da, yazarın öykünün bir yerinde söylenecek bir söze, yazarı etkileyen bir sahneye, bir duruma saplanıp kalmasıdır. Gerçekte öykünün amacına hizmet etmeyen, yaratıcı fikri desteklemeyen bir fikirse bu, bütün öykünün gidişatını olumsuz etkileyecek hatalar zinciri ortaya çıkar. Yazar saplantı haline getirdiği sahneyi, lafı yazabilmek için yapılmaması gereken hamleleri yapar. Öykü üzerindeki kontrolü kaybeder, amaçtan uzaklaşır, öykü bütünlüğü zedelenir. Üstelik yazarın saplanıp kaldığı bu küçük parçalar (büyük ihtimalle) yalnızca kendisi için anlamlıdır. Bu durum şiir için anlamlı olabilir. Ancak (genel olarak) sinema bu kadar kişisel değildir. Sinema seyirci için yapılır, ‘kişisel sinema’ pek çok sebeple sinema eğitiminin bir parçası olamaz. Vazo çizmek kişisel değildir. Vazo nesnel bir gerçekliğin tuvale aktarımıdır. Ressam adayının vazo ile ilgili kişisel deneyimi resim hocasının ilgi alanına girmez.

(*) Plot; öyküyü daha iyi kurabilmek için yazarın kişisel gayretidir. Sinema sektöründe geçerli ve yaygın bir tanımlama değildir. Aynı kelimenin farklı anlamlarda kullanıldığını görebilirsiniz. Karakter – Olay tasarımının ilk etabına ben bu ismi verdim siz kendi seçtiğiniz başka bir isim verebilirsiniz.

Film Yapımı, Senaryo Yazarlığı kategorisine gönderildi | , , , , , , , , , ile etiketlendi | 2 Yorum