Gokhan Yorgancigil

Verba volant, scripta manent

Size acilen bir ürün gerekiyor!

By Gökhan on 13 Nisan 2012

Reklamcıyım. Kainatı kirletiyorum. Ben size pis şeyleri bile satan adamım. Asla sahip olamayacağınız o şeylerin hayalini kurduran… Photoshop’ta rötuşlanmış kusursuz bir mutluluk… Kılı kırk yararak oluşturulmuş görüntüler, moda müzikler. zar zor biriktirdiğiniz paralarla, son kampanyada itelediğim rüyalarınızın arabasını satın almayı başardığınızda ben onu çoktan demode etmiş olacağım. Sizi yenilik bağimlisi yapiyorum. yeniliğin avantajı, hiçbir zaman yeni kalmamasıdır. salyalarınızı akıtmak: benim görevim bu. Benim mesleğimde kimse mutlu olmanızı istemez, çünkü mutlu insanlar tüketmezler. çektiğiniz acı, ticareti canlandırıyor. Bizim jargonumuzda buna “alışveriş sonrası düşü kırıklığı” deniyor. Size acilen bir ürün gerekiyor; ama ona sahip olur olmaz bir başkasına ihtiyaç duyuyorsunuz… İhtiyaçlar meydana getirmek için kıskançlığı, acıyı, doyumsuzluğu körüklemek gerekiyor. İşte benim savaş gereçlerim bunlar. Hedefim ise sizsiniz. (…)

Frédéric Beidbeger: kuru, ama yine de söylemiş olayım

Frédéric Beidbeger: Benim tuzum kuru, ama yine de söylemiş olayım

Reklam, insanlığı köleleştirmek için düşük profilli olmayı, esnekliği ve ikna yöntemini seçti. İnsanın insana egemen olduğu günden beri ilk kez, karşısında özgürlüğün bile işe yaramadığı bir egemenlik sisteminde yaşıyoruz. Tersine, sistem bütün kozlarını özgürlük üzerine oynuyor; en büyük buluşu da bu zaten. Her tür yergi, yılış yılış hoşgörüsünün yarattığı yanılsamayı güçlendiriyor. Sistem size kibarca boyun eğdiriyor. Her şey serbest. Sistem hedefine ulaştı: itaatsizlik bile bir itaat biçimi haline geldi. (…)

Buradan çıkmanın yolu yok. Bütün kapılar sürgülü, dudaklarda tebessüm. Geri ödenecek kredilerle, taksitlerle, kiralarla kıskıvrak bağlanıyorsunuz. Halinizden memnun değil misiniz? Dışarıda milyonlarca işsiz yerinizin boşalmasını bekliyor. Dilediğiniz kadar bağırıp çağırabilirsiniz, Churchill cevabı çoktan verdi: “Diğer hepsi bir yana, bu, en kötü sistem” Bizi hain yerine koymadı, “en iyi sistem” demedi… “En kötüsü” dedi.

Mutluluk kavramının bir fetiş olduğu ve yeni tanımı gereği sadece tüketime yaradığı bir dünyada “tuzu kuru”, çoğu zaman da samimiyetsiz olmakla suçlanan (belki gerçekten de öyle) Frédéric Beigbeder’in her baskıda adı değişen kitabı 3900′dan yukarıdaki satırlar. Satın alma ve tüketim meselesine dikkat çekmek isteyen yazar kitabının adının fiyatıyla aynı olmasını istemiş. Fransada 99 Frank, euro’ya çeçtikten sonra 14,99 euro olmuş. Türkiye’de kitabın adı önce 3900 TL idi. Sonra 4900 şimdilerde bulabileceğiniz son baskısında 9900. Kitap “sistem”e dışarıdan bakmayı sağlasa da sistemden kurtulma yollarını okuyucuya bırakıyor. Her gün üzerinde konuşulması gereken, gündemden hiç düşmemesi gereken bir konu bu.

Distopik romanlarda ya da filmlerde gördüğümüz köleleştirilmiş kalabalıklar var ya… İşte öyle bir kalabalığın içindeyiz ve nasıl kurtulacağımızı bilmiyoruz.  Köleleştirilmiş kalabalık rolünü oynarken de kendimizi “Just Do It” gibi sloganlar eşliğinde aldığımız ürünler sayesinde özgür zannediyoruz. Bütün değer yargılarımızı “tüketime yönlendiriyor, öyleyse kötü” şeklinde yeniden düzenlememiz gerekiyor ama nafile. Çünkü ihtiyaçlarımız zannettiğimiz şeyler aslında ihtiyaç değiller. Mutsuzluğumuz sistemin sermayesi. Bütün hesap da 3 günlük “bedensel-tensel” hayatımıza göre yapılmış. Sistemle savaşmaya karar verip katarsis beklentisi içine girsek bile çözüm olarak öngördüğümüz şeyde, kendimiz için tensel bir açılım düşünüyoruz ve o zaman kendimizi sadece “onlara var da bize yok mu” düzeyinde bir eleştiri yaparken buluyoruz, ki buna marksizm deniyor daha havalı olsun diye. Çok tartışma götürür bu konu… Sistem tartışmaya hiç girmiyor oysa. Çevreci eylemler, G8 karşıtı, küresellik karşıtı havalı sloganlar da mutluluk fetişimiz içinde yerini alsın bakalım. İhtiyacının ne olduğu bilmeyen bireyleriz, ama “birey” olduk ya o bize yeter. Hep aynı noktaya geliyoruz: sistemi ben kurmadım, neden ben çözmeliyim? Çünkü ben mağduruyum sistemin. Peki o halde nasıl çözeceğim? Çok basit: sistemin dışına çıkarak. Sistemin dışında ne var? Sistemin dışında sadece anarşizm olduğunu kulağımıza fısıldayan şey sistemin kendisi, hemen uyarmış olayım. Anarşist ol sisteme entegre ol. Özgürlük varsanısı içinde yaşamaya devam edelim. Çözümün -sistem içinde olmanın sonucu olarak- acı vermeden olmasını istiyoruz. Demek ki ilk adım kendini belli etmeye başladı: Acıdan korkma, konforla kafayı bozma! Birey olma saplantısı içinde olduğumuz için bencil bir yaratığa dönüştük. Bir başkasını kendimize tercih ettiğimizi hayal edelim. İşte bize sistemin dışında yapacağımız ilk eylem için bir ipucu. Sermaye? Onu başkasına verin. Kolay değil, ne dersiniz? Mutluluk? Ben istemiyorum, ötekinin mutluluğu daha önemli. Yapabiliyor muyuz? Gerçekten ihtiyacımız olmayan şeyi satın almadığımız gün, hedonizm rüzgarına kapılmadığımız gün belki sistemi dışarıdan görebiliriz. Sistem mistem bu konular gereksiz konular diyorsanız afyonun pardon ayfonun yeni modeli çıkıyormuş, haberiniz var mı?

Posted in Düşününce, Okuyunca | Tagged batı, eleştiri, felsefe, ilginç, kitap, kültür, paradigma, postmodernite, reklam, reklamcılık, tüketim, tüketim toplumu | Leave a response

Mitoloji, Monomit ve Öykü

By Gökhan on 29 Mart 2012

Kahramanın ilk işi ikincil etkilere ait dünya sahnesinden ruhun, gerçeklerin yerleşmiş olduğu şu nedensel bölgelerine geri çekilmek ve orada güçlükleri halletmek, kendi başına onların kökünü kazımak (yani, kendi yerel kültürünün yardımcı demonlarıyla çatışmak) ve bozulmamış, dolaysız deneyimi ve C.G. Jung’un “arketipsel imgeler” dediği şeyin asimilasyonunu aşmaktır.

Diyor Joseph Campbell ve devam ediyor:

Düş kişiselleştirilmiş mittir, mit kişisellikten çıkarılmış düştür; hem düş hem de mit ruhun dinamiğini genel işleyişi içinde simgeseldir.

Kahraman modern bir insan olarak ölmüştür; fakat ebedi insan -mükemmelleşmiş, belirsiz, evrensel insan- olarak yeniden doğmuştur. Öyleyse, onun ikinci önemli görevi ve amacı bizlere dönüşmüş olarak geri dönmek ve yenilenmiş yaşamdan aldığı dersi öğretmektir.(1)

Arketipsel imgelerin asimilasyonu

Her şeyin birbiriyle iç içe olduğunu unutmadan dünya tarihine bakarsak, rönesans, ardından aydınlanma çağı ve kolonicilik (sömürgecilik) ile bağlantılı olarak 19.yy sonu ve 20.yy başındaki büyük etki uyandıran psikolojik çalışmalara varıyoruz. Psikoloji teorileri -moderne ait her şey gibi- neden aydınlanma çağı ve koloniciliğe bağlı olsun, kısaca açıklamaya çalışalım;

Aydınlanma çağı; kilisenin önce bölünüp sonra otoritesini yavaş yavaş kaybetmesi sonucunda doğa bilimleri alanında çalışanların, kendilerine kiliseden ve her türlü otoriteden bağımsız bir alan yaratmaları anlamına geliyordu. Aynı dönem Halikarnas Balıkçısı’nın da söylediği gibi Hellenik Çağa’a hayranlık ve romantik bir sevgi besleme çağı oldu. Üstelik ilginç olan da hıristiyanlık öncesi pagan devirlere duyulan ve hayatın her alanını kapsayan bu hayranlık, kendisini koyu birer hıristiyan olarak gören entelektüellerin de içinde olduğu bir durumdu. Bu sayede hellenik döneme gereğinden fazla kıymet verildiği görüşünü doğrulamak için “Aydınlanma” döneminden kalan her türlü sanat eserine bakılabilir. Öte yandan eski Roma ve Hellen kültürleriyle hıristiyanlığın ilk dönemleri arasındaki ilişkiye bakarak, Aydınlanma çağındaki “iyi ilişkilerin” de sebebi üzerine fikirler yürütülebilir.

Batılılara göre kolonilerden, bizim tarih metinlerimize göre sömürgelerden de bu romantik dönemi yaşamakta olan barı medeniyetine müthiş bir veri akışı doğmuştu. Sömürgelerden sadece hammadde gelmiyordu. Joseph Conrad’ın Karanlığın Yüreği’nde anlattığı gibi farklı kültür ve yaşam tarzına sahip “ilkel” insan toplulukları ile ilgili çok fazla bilgi, batılı bilgi merkezlerine geliyordu ve bunların tasnif edilmesi bile yüzyıllar sürecekti. Kendisini Hellen medeniyetinin devamı olarak görme kararlılığındaki batı medeniyeti bütün bu bilgiyi, Aydınlanma Çağı’na mahsus hellenik-avrupalı düşünüş şekline dönüştürerek günümüze kadar aktardı. Jung, Freud ve Adler gibi 20.yy’ın büyük psikoloji ekollerinin kurucularının ve takipçilerinin çalışmalarında aynı hellenik-avrupalı bakış açısını görebiliriz. Modern bakış açısının rönesans dönemindeki romantik bakış açısına göre önemli bir farkı vardı. Referans değişmemişti ama aynı mesnet noktasına göre değerlendirilecek verilerin çeşitliliği bütün gezegeni kapsıyordu. Jung, Freud ve Adler’i (ve tabii ki Campbell’i) bu bağlamda değerlendirmek lazımdır. Nitekim kökenleri son derece romantik ve şiirsel olan (anti-otoriter) bakış açısıyla kurulan ekollerin pek çoğunun teorik yetersizliği yirminci yüzyılın ikinci yarısından sonra konuşulmaya başlandı. Modern öğretilerin çoğu, bugün bütünüyle terkedilmemiş olsa da eski ihtişamından çok uzaktadır. Bilinçdışı kavramına yaslanılarak üretilen psikolojilerin bilimselliği de sorgulanmalıdır. Rüyalar, semboller, bilinçdışı kavramlarını kullanarak her bulguyu teorinize uygun bir yorumla konumlandırabilirsiniz.

Batı medeniyeti, yukarıda sözü geçen romantik yükseliş döneminde (belki de yükselmekte olan tüm hareketlerde olduğu gibi) kendisini haklı ve mümkün görülen tek paradigma olarak görmüştür. Halen de aynı kanıya sahip batılılar (ve batılı-olmayanlar!) mevcut. Batı medeniyetini “mutlak ve geçerli” tek medeniyet olarak görmek şeklinde ifade edince kabullenilesi bir şey gibi görünmese de pek çoklarımız aldığımız eğitim, kitle iletişim araçları sayesinde formatlanmış batılı zihinlerle düşünüyoruz. Hamasi anlamda batı-doğu polemiği zaten yıllardır yapılıyor, burada bize (öykü-senaryo yazarlarına, yazar adaylarına, entelektüellere, her daim öğrenci olanlara) düşen; reaksiyon vermek değil kanaatindeyim. Biz keşfetme safhasındayız. Keşfetmek ve kendini konumlandırmak.

Bütün dünyadan akan (antropolojik-mitolojik-tarihsel) mirastan, verilerden yola çıkılarak bir öykü anlatma sistemini deşifre etmeye çalışan Campbell’i bir mitoloji-paganizim havarisi olarak okumak yerine poetikalar bağlamında okumak daha yerinde olur diye belirtmeliyim. Campbell’de insanoğluna ait pek çok öykü bulacaksınız. Bir antoloji olarak değil öykü yazarlarına ipuçları sunan bir derleyici olarak Campbell ve ona ait monomit teorisi çok değerlidir. Hayatın sırları Campbell sonrasında da sır olarak kalmaya devam edecektir. Ama öykü yazarı zaten bu sırrın peşinde koşan insan değil midir, ulaşamayacağını bile bile… Dünyayı ve insanı tanımak için, hangi disipline bağlı kalacaksanız kalın Campbell ve Kahramanın Sonsuz Yolculuğu’na göz atmak faydalı olacaktır. Kitabı ve içindeki düşünceleri yukarıdaki tartışmalar bağlamında okumak kaydıyla!

(1) Joseph Campbell, Kahramanın Sonsuz Yolculuğu, sf. 28-30-31, Kabalcı 2.baskı 2010

Posted in Düşününce, Okuyunca | Tagged batı, bilim, felsefe, ilginç, karakter, mitoloji, monomit, öykü, paradigma, sanat felsefesi, senaryo, tiyatro | Leave a response

Ses alıştırmaları

By Gökhan on 13 Mart 2012

Türkçe için de benzeri çalışmalar hocaları tarafından yapılmalı ve paylaşılmalı.

Türkçe için de benzeri çalışmalar hocaları tarafından yapılmalı ve paylaşılmalı.

Royal National Theatre tarafından ücretsiz sunulan ses alıştırmaları meraklısının ilgisini çekecektir. Söylememe gerek yok dili ingilizce. iTunes kullanıcısı ve tiyatro eğitimi, oyunculuk ilginizi çekiyorsa tavsiye ederim. Ülkemizde tiyatro eğitiminin yetersizliği zaman zaman konuşuluyor. Bilmek yetmiyor belki de paylaşmak da gerekiyor. Bilgi kıskançlığı ne kötü şeydir! Keşke birileri de çıkıp türkçedeki söyleniş ve seslerle ilgili buna benzer çalışmaları paylaşsa…

Önce iTunes yazılımını bilgisayarınıza kurun. Sonra bu bağlantıyı tıklayın. Bağlantıda açılan sayfada istediğiniz videoyu izleyin. HD seçeneği mevcut.

Posted in Düşününce, İzleyince | Tagged oyuncular, oyunculuk, tiyatro | Leave a response

Sen Kimsin?

By Gökhan on 07 Mart 2012

Sen Kimsin?

Sen Kimsin?

Türkiye’de film eleştirisi henüz bir gelenek olmadı, olamadı diye düşünenlerdenim. Sadece film eleştirisi değil aslında, sanat eleştirisi konuyla ilgili ve bilgili kişilerin beğendim/beğenmedim demesi olarak algılanıyor. Üstelik eleştirmen sıfatındaki kişilerin büyük bir çoğunluğu da işi böyle algılıyorlar. Sinefil olabilirsiniz. Çok engin ve zengin bir sinema kültürüne sahip olabilirsiniz. Ama bu sizin eleştirilerinizin “eleştiri” tanımına gireceğinin bir kanıtı değildir. Eleştiri bir türdür ve beğendim/beğenmedim düzleminden çok daha ötesini vadeder. Bir filmi izleyip “bence olmuş” ya da “bence olmamış” olarak indirgenebilecek tüm yazıları eleştiri tanımı içinde görmüyor, hatta bir ölçüde ciddiye de almıyorum. Kendi fiimimle ilgili yapılan bu tür eleştirileri de ciddiye almadım. Aklı başında ve nesnel eleştiriler biz film yapımcılarına bir şeyler öğretir. Her film bu anlamda bir okul gibidir. Bir okulun verebileceğinden çok daha fazlasını bir film yaparak öğrenebilirsiniz. Film yaptığınızda “bir film yaptım, beğendiniz mi?” ya da “umarım beğenirsiniz” demiş olursunuz. Bu da doğal olarak beğendim/beğenmedim sonuçlarını üretir. “Beğendim/beğenmedim” seyirci tepkisidir ve hepsi de haklıdır. Sinema eleştirmeni tepkisi olarak “beğendim/beğenmedim”in pek bir kıymeti yoktur.

Eleştirinin nesnel kriterleri olmalı ama öznel bakış açısıyla yapılmalı. Tolga Çevik’in vizyondaki Sen Kimsin filminden bahsetmek için lafı bu kadar dolandırmamın bir sebebi var. Yazının sonunda “olmuş” ya da “olmamış” mesajı vermiş olmayacağım. Tolga Çevik bana göre ülkenin en iyi komedyenlerinden biri. Bunu sadece yaptığı işlere bakarak değil aynı zamanda ekrana ya da perdeye yansıyan yeteneğine bakarak söyleyebiliriz. Öte yandan uzun süredir söylenegelen bir söylem olarak sektörün en büyük sorununun senaryo olduğuyla da karşılaşırız. Senaryo yazarlığına ait yanlış imajla bu söylem gittikçe beslenmektedir. İyi senaryo gerçekten de sektörün en büyük sorunlarından biridir. Unutmayalım ki iyi senaryo dünyanın her yerinde kıymetlidir ve bütün dünyada az rastlandığı için bir sorundur.

Senaryo yazalığı sadece ilham ve hayalgücü gerektiren bir iş değildir. Senaryo yazarlığı aynı zamanda tasarım ve bir çeşit mühendislik gerektiren bir iştir. Tasarım ve mühendislik dediğiniz anda çok çalışmak, defalarca yapıp bozmak, ter dökmek, çöp kutusunu olmamış senaryo sayfalarıyla doldurmak demiş olursunuz. Bu ise çoğu kimsenin göze alamadığı bir şey. Hızlı olmayı, hızlı başarı elde etmeyi, hızlı para kazanmayı ödüllendiren bir topluma dönüşüyoruz bu yüzden yoğun emek gerektiren alanlarda çuvallayabiliyoruz. Tıpkı senaryo yazarlığının yoğun bir emek ve alınteri gerektirdiği gibi…

Sen Kimsin? ‘in senaryosunu beğenmediğimi söylemiyorum. Filme çekilmemiş haliyle çok iyi bir senaryo gibi durduğuna eminim. Bir senaryoyu test etmek için yapılması gereken en önemli ve ilk sınavı Sen Kimsin?’e uygulayalım: Bu senaryonun yaratıcı fikri nedir?

Görünen o ki Sen Kimsin?’in yaratıcı fikri, yani çıkış noktası şu: “Sersem ve iyi kalpli bir özel dedektif Tolga Çevik” Yani Tolga Çevik’i yerli Müfettiş Clouseau olarak görmek ve göstermek için yazılmış bu senaryo. Clouseau Tolga Çevik, iyi bir yaratıcı fikir gibi düşünülebilir, özellikle yapımcı açısından… Ancak yaratıcı ekibin bu yaratıcı fikrin önemli tuzakları olduğunu gözden kaçırması büyük bir hata olur. Çünkü Clouseau Tolga Çevik fikri sadece bir tiplemedir, bir stereotiptir ve Organize İşler’deki Süpermen karakterinin yarısı kadar bile bir karakter değildir. Bir karakterin yaşayan bir karakter olabilmesi için değişim geçirmesi (değişime zorlanması, değişmeyi istemesi vs.), yani bir arketip olması gerekmektedir. Sen Kimsin?’de arketip oluşturacak ve arketiplerin çatışmalar yaşayacağı bir dünya yazılmamış. Kötüler kötülük için doğmuşlar, güzel kızlar sadece güzel kız olarak var. Dedektifimiz de sadece sersem. Örneğin zengin ve güzel kıza aşık olmanın bedelleriyle yüzleşen ve kendini değişmeye zorlayan bir sersem Dedektif Tekin karakteri perdede eminim çok daha iyi dururdu. Yaratıcı fikrin buna benzer “arketip doğuran” bir fikir olması çok yerinde olurdu. Yaratıcı fikir sadece bir ya da iki cümlede kafanızda şimşekler çaktıran bir fikirdir ve sadeliği başdöndürücüdür. Sen Kimsin? yetenekli yaratıcı ekibine rağmen iyi bir yaratıcı fikri olmayan bir senaryoya sahip. İki ana karakter, Tekin ve İsmail Abi arasındaki diyaloglar ortalamanın oldukça üzerinde ama dramaya hizmet etmedikleri sürece, filmin içinde öykü yüzünden evrilen karakterlere hizmet etmediği sürece, istenen etkiyi veremiyor.

Her film takdiri hakeder, çünkü ciddi bir emeğin ürünüdür. Daha önceki “Yaratıcı Fikir” ve “Think Simple” yazılarıma tekrar göz atarak Sen Kimsin? hakkında daha ayrıntılı fikirler edinebilirsiniz. Her film özellikle yapımcıları için bir okuldur. Sen Kimsin? artıları ve eksileriyle üzerinde çokca kafa yormaya değer bir film.

Son bir not: Bir haftasonu oldukça genç bir seyirci kitlesiyle seyrettim bu filmi, yani filmde bir yaş sınırlaması olduğunu zannetmiyorum ancak filmin arasında gösterilen film fragmanı +18 idi, çoluk çocuk hep birlikte izledik fragmanı ve “Türkiye, dünyanın en liberal ülkesi olsa gerek” diye düşündük.

Posted in Düşününce, İzleyince | Tagged eleştiri, film incelemesi, karakter, senaryo, sinema sektörü | Leave a response

Vaktiyle bir hükümdar vardı

By Gökhan on 01 Mart 2012

Ah, aldanmayı ne kadar da severiz. Cahil sanılmaktan gizlice ürker, korkarız. Ve nihayet, eninde sonunda da cahil olarak kalırız, yalnız bu cehaletimiz uzun ve çapraşık bir şekilde olmuştur.

İngilizce bir atasözü vardır: “Bana sual sorma, sana yalan söylemeyeyim” derler. Bir peri masalı dinleyen yedi yaşındaki çocuk bunu pek iyi anlar, kavrar. Masal anlatılırken de sorguya kalkışmaz. Böylece, masalın saf ve güzel sahteliği, yapmalığı, takıştırmalığı bir bebek kadar masum ve çıplak, hakikatin kendisi kadar şeffaf, kaynayan taze bir kaynak kadar duru kalır. Fakat çağdaşlarımızın bilgiç ve ağır, sakil yalanı, gerçek hüviyetini örtülü ve sarılı tutmak zorundadır. Ve herhangi bir yerde en küçük bir kandırma menfezi meydana çıkarılacak olursa, okuyucu afiflikten doğan bir nefretle yüzünü, sırtını çevirir, muharrir de gözden düşer.

Çocukken, genç iken bütün güzel tatlı şeyleri anlardık. Bir peri masalının şirin taraflarını da kendimize mahsus yanıknaz bir fen usulüyle bulur, keşfederdik. Bilgi gibi faydasız şeylere asla aldırmazdık. Biz yalnız hakikati severdik. Ve hile ve mugalatadan uzak küçük kalbimiz billurdan hakikat sarayının nerede olduğunu ve buraya nasıl ulaşacağını pek iyi bilirdi. Fakat bugün, bizden sahifelerce müşahhas deliller yazmamız isteniyor, oysaki hakikat sadece şudur: “Bir hükümdar var idi…”

Bir Çocuğun Rüyası. Ressam: Luiza Vizoli

Bir Çocuğun Rüyası. Ressam: Luiza Vizoli

Yukarıdaki satırlar Tagore‘a ait. “Vaktiyle bir hükümdar vardı” isimli masalımsı öyküsünün bir yerinde; dram, tragedya ya da komedinin işlevine dair Platon’dan, Aristo’dan bu yana süregelen tartışmalara, yaklaşımlara kendi bakış açısıyla bir ek yapıyor Hintli/Bengal yazar Tagore. Felsefi bir argüman ortaya sürmüyor hiç şüphesiz. Bilginin bizi çocukluğa ait o duruluktan çıkarıp nasıl da hakikatten uzaklaştırdığına dem vuruyor. Çok bilgisi olan ama hakikate uzak kalmayı marifet sayan bizlere…

Acıkan Taşlar, Tagore. Kırkambar Kitaplığı 2009, sf.57-58 tercüme: İbrahim Hoyi.

Posted in Düşününce, Okuyunca | Tagged kitap, kültür, öykü, sanat felsefesi | Leave a response

Tosca, Figaro, Fidelio var, coşkun aryalar!

By Gökhan on 13 Şubat 2012

Siz Night Shyamalan gibi kavruk, kara kuru delikanlılar ya da genç kızlar değilsiniz, biliyoruz. Teniniz, görüntünüz, giyim kuşamınız bir kaç yüzyıllık batılılaşma çabamızın meyvesi gibi olabilir, tamam. Gucci ya da Galliano’dan giyiniyor olabilir, Ray Ban’siz sokağa çıkmıyor olabilir, bir Bugatti kullanıyor ya sahip olmaya aday olabilirsiniz, eyvallah. İmaj itibarıyla sizi en kötü ihtimalle bir italyana benzetiyor olabilirler, buna da tamam. Çocuklarınızın ismini yavaş yavaş filmlerde gördüğünüz o harika insanların; amerikalı ya da avrupalıların isimlerinden seçmeye başlamış da olabilirsiniz. Bu kadar muhteşem, göz kamaştırıcı gelişmelere rağmen size kötü haberlerim olacak, yazının sonlarına doğru…

Geleneklerine bağlı ve onurlu bir toplumda punk olmak!

Geleneklerine bağlı ve onurlu bir toplumda punk olmak! Bir de sorulduğunda batı-amerikan karşıtı olma konusunda mangalda kül bırakmadıklarını hayal edin...

Geçtiğimiz sene gişede hit olmayı başarabilmiş iki filminden bahsedeceğim isim vermeden. İsim vermeye gerek yok, hangileri olduğu belli. Bu iki filmin ortak özellikleri şunlar: Duygusal filmler olmaları, içlerinde aşk var. Ve özellikle dış çekimlerde kendini gösteren bir ortak özellik; mekansal algı trajikomedisi. Nedir bu trajedi, nedir bu komedi?

İstanbulda dış mekan çekimleri olan bir filmin, nasıl olur da kadrajına bir simitçi, bir başörtülü kadın, bir cami kubbesi ya da minaresi, bir seyyar satıcı girmez? Hadi diyelim işportacılık kötü bir şey görüntü kirliliği oluşturuyor. Ya diğer görsellikler? Camisiz, kubbesiz bir İstanbul düşünülebilir mi? Bu iki filmin kadrajları yapılırken ortalama İstanbulluların ve kubbeler-minarelerin olmadığı kareleri arayıp bulmak için takdir edilesi çabalar sarfedilmiş! Yani bu filmler adeta Stockholm’de ya da Londra’da geçiyorlar. Zaten ana karakterler de bi acayip; modern sanatın uç noktalarıyla ilgilenip müthiş türk-steril mekanlarda sanatlarını icra edip, hayatlarına devam ediyorlar. Eminim yemek menülerinde hiç bir zaman lahmacun yoktur, ravioli falan yerler o karakterler. Olaylar adı İstanbul ve Ankara olan ışıltılı amerikan kentlerinde geçiyor. İçinde çok çağdaş sorunsalların olduğu müthiş romantik de öyküleri var. Bir gün bu filmlerin ekiplerinden bir kişiye rastlarsam soracağım soru şu: “Onu bunu boşverin de İstanbul’da dış mekan kadrajlarında cami ya da minare ya da bir simitçi görmemeyi nasıl başarabildiniz?” Demek ki çok çalışınca oluyor.

Bu filmleri yapan yaratıcı ekiplere sesleniyorum: Bir gün telefonunuz çalacak ve sizi Hollywood’dan bir yapımcı arayacak ve “Filminizi gördüm, ne kadar da bizden birisiniz. Çetin Alp’in o şarkısını hatırlattınız bana. Hani o da şarkısında Tosca, Figaro falan diyerek her birinizin birer batılı olduğunu kanıtlamıştı. Doğduğunuz topraklardan kopmayı bu denli başarabilmeniz tarifsiz bir mutluluk! Lütfen gelin bizim için de filmler çekin, çünkü Shyamalan hem esmer hem de yeterince batılı olamadı” diyecek zannediyorsunuz. Kötü haberinizi çok bekletmeden vereyim: Böyle bir şey olmayacak.

Sizi duyar gibiyim. Bunca gişe yaptı buna ne diyeceksin? Cevabım kısa. Topluma ayna tutma görevi sanatın ve sanatçınındır. Gişenin değil. Gişe ve reyting konusuna girersek de üzerinde konuşulacak çok şey var, emin olun. Bir sinema filmi yaratıcı kişisinin, yaşadığı topluma uzak olması çok üzücü bir durum. Sağcı ya da solcu olması değil sorun. Kadrajına girmeyenlerin kendi insanı oluşu. “Biz” ne beyazperdede ne de beyaz camda yokuz. Bizim hikayelerimiz yok. Biz ne zaman anglosakson olduk? İstanbul ve masallar dediğimizde aklımıza Andersen, La Fontaine ya da Grimm’lerin gelmesi mi normaldir yoksa Şahmeranların mı?
Bu yazı Filmarası’nın Kasım 2011 sayısında yayınlanmıştır

Posted in Düşününce | Tagged eleştiri, film incelemesi, film yapımı, sinema, sinema sektörü | 1 Response

Kamera oyuncak değildir!

By Gökhan on 29 Aralık 2011

Aynı şekilde kamerayla çok oynayan yönetmen de iyi yönetmen değildir.

Neden?

Meselenin kökeninde Aristo var, evet yanlış okumadınız Aristo. Hala gündemdeki ve geçerliliğini koruyan kitabı Poetika’da anlattıkları. Tabi meseleleri Aristo’ya indirgemek de başka bir sorun, biz kamerayı oyuncak zannedenlerin anlayacağı şeyleri yazmaya çalışalım ve ifade etmiş olalım ki klasik drama yapıyorsanız, ki yapmaya çalıştığınız şey o; inkara ya da “ben kuralları yıkıyorum” havasına girmenize hiç gerek yok, reyting ya da box office için yapmayacağınız şey yok çünkü, seyircinizin izlediği dramadaki karakterlerle özdeşleşmesini istiyor olmanız gerekiyor. Ama buna rağmen ısrarla “görmemişin oğlu olmuş, tutmuş …..” atasözümüzü hatırlatırcasına olup olmadık yerde yok steadycam, yok panther, yok crane, yok jimmy-jib, yok el kamerası kullanarak kamerayı neden seyircinizin gözüne sokuyorsunuz? Sık sık görüyorum: iki oyuncu karşılıklı diyaloglarını icra ederlerken kamera hafif bir kayma hareketi yapıyor, diyalog bir onda bir diğerinde, kamera ise kendi kafasına göre hareket ediyor, durmak bilmeyen kamera yine birden kafasına göre geri dönüyor, ne diyaloglarda ne oyuncuların konumlarında ne de arkaplanda kameranın bu ani hareketinin mantığını açıklayabilecek bir tek şey yok.

Havalı bir kamera arkası için vinç şart!

Havalı bir kamera arkası için vinç şart!

Kameranın “görgüsüzce” hareket etmesinin üç gerekçesi var:

Bir: yönetmen meslektaşımızın kamerayı hareket ettirebileceği sofistike bir cihazın sette hazır ve nazır bulunması.
İki: kamera hareket ederse kıpır kıpır, dinamik bir film olur, seyircisini uyutmaz ve böylece kumandanın düğmesine dokunmak aklına gelmez.
Üç: “ne kadar kamera hareketi (ve kamera açısı), o kadar iyi yönetmen” imajı.

Üç gerekçe de saçma ve yanlış. Video klip çekiyorsanız yönetmen olarak kameranızla deneysel hareketler yapabilirsiniz. Çünkü dramatik bir anlatım oluşturmak gibi bir derdiniz olmayabilir. Ama seyirci ile dramatik senaryonuz arasında kopmaz bir bağ oluşturmak istiyorsanız, gerekmeyen her kamera hareketi o bağa zarar verir. Klasik dramada ister sahne, ister beyazperde ve ya isterse ekranda olsun, seyirci izlediğini “gerçek” kabul etmek ister. İzlediği şeyin birileri tarafından kurgulanmış, ve “-mış gibi” sahte hareketlerden oluştuğunu düşünmek istemez. Klasik drama, kendi gerçekliğini yansıtmaya çalışır ve bu gerçeklik, yaşadığımız gerçekliğin taklididir. Günlük hayatınızda kurgulanmış, bir davranışa, sadece basit bir mimik bile olsa sinir olursunuz. Kendinizi ekrandaki olayların heyecanına kaptırıp ekrandaki karakterler gibi düşünmek ve hissetmek için çabalarken, sahte ve kurgulanmış kamera hareketleri ile karşılaştığınızda, tabağınızdaki kuru fasulye tanelerinin plastik olduğunu farkettiğiniz andaki kadar sinir olursunuz. Buna yabancılaşma etkisi denir. Genel (yani çok sayıda) seyirci hedefi için hiç de istenmeyen bir durumdur.

- Klasik drama yapmak zorunda mıyız?

Tabii ki değiliz. Ama burada, reyting rakamlarına şehvet dolu gözlerle bakılan televizyon dizilerindeki ve çok seyirci hedefleyen sinema filmlerindeki kamera hareketlerini konuşuyorsak yabancılaşma etkisi gibi ana akımdan sizi uzaklaştıracak tercihleri yapamazsınız. İşin daha da tuhafı bu tercihin yabancılaşma etkisi doğuracağını bilmiyor olmak. Tuhafın da tuhafı bunun (kamera hareketlerinin) bir tercih olduğunu ve seyirciyi yakından ilgilendiriyor olduğunu bilmiyor olmak! Vincin tepesine çıkıp kamera arkası fotolarında fiyakalı görünmek mi yoksa seyircinize seyir zevki vermek mi istersiniz?

- Ama biliyoruz ve izliyoruz ki 24 ve Lost gibi dünyaca ünlü ve çok fazla izlenen TV dizilerinde hatta çoğu sinema filminde hep kamera hareketi var? Bazen kamera elde bazen de kıpır kıpır kayıp gidiyor kamera?

Öncelikle kamera hareketi hiç olmamalı demiyoruz. Gerektiği zaman olmalı diyoruz. Sadece kamera ile ilgili bir konu da değil bu. Sinemasal anlatımın bütün elemetleri için geçerli. Seyirci bu elementlerden bir tanesi farkettiği an o element görevini iyi yapmıyor demektir. Çünkü yabancılaşma etkisi uyandırıyordur. Müziği duyduğum ve farkettiğim an, “filmin müzikleri ne güzel” derim ve izlediğim şeyin bir film olduğunun ayırdındayımdır. Bu yabancılaşma etkisidir.

Tiyatro ve yabancılaştırma kavramları bir araya gelince aklımıza gelen ilk isim kuşkusuz Bertolt Brecht oluyor. Brecht Aristotelesçi Tiyatro’ya karşı geliştirdiği Epik Diyalektik Tiyatro anlayışı ile Geleneksel Tiyatro’ya karşı en güçlü anti-tezi savunmuş ve uygulamıştır.

Tiyatro ve yabancılaştırma kavramları bir araya gelince aklımıza gelen ilk isim kuşkusuz Bertolt Brecht oluyor. Brecht Aristotelesçi Tiyatro’ya karşı geliştirdiği Epik Diyalektik Tiyatro anlayışı ile Geleneksel Tiyatro’ya karşı en güçlü anti-tezi savunmuş ve uygulamıştır. Bu tez modern sinema ve TV anlatım tekniklerini de etkilemiştir.

“Adam ne güzel oynuyor, nasıl da ağlıyor, yırtınıyor” dediğim an, aktörün ekrandaki davranışlarının bir imitasyon olduğunun, bir oyun olduğunun ayırdındayımdır ve aktör aslında oyunculuk işini o an iyi yapmıyordur. Bir seyirci olarak karşımdakinin bir aktör olduğunu ve rol yaptığını görmeyecek kadar iyi (yani küçük) oyunculuk yapmasını istiyorum. Tam tersi algı o kadar güçlü ki her yer “rol kesen” ama oyunculuğun “o”sundan uzak tiplerle dolu. Oyunculuk işinin cehaleti özetle “ne kadar çok mimik o kadar iyi oyuncu” algısından öte bir şey değildir. Gelelim modern sinema ve TV ürünlerindeki kamera hareketlerine. 24 dizisinin senaryosu ile filanca yerli dizinin (mesela polisiyelerden biri) senaryosu aynı kıvamda oldukları için kamera hareketlerinin de aynı kıvamda olması gayet normal değil mi? Pöh! Kamera, polisiye dizide saniyede bir hızlı zoom-in ve zoom-out yapmalı bu bir kural olmalı, öyle mi?! Haber kamerası gibi davranırsak tempoyu artırmış mı oluruz?

Kesinlikle ilgisiz bir durum söz konusu. Kamera hareketlerini belirleyen şey senaryodan başkası değildir. Statik bir senaryoyu filme alırken kamerayla sık sık zoom-in veya zoom-out yapmak başdönmesi ve mide bulantısından başka bir şey oluşturmaz. Senaryonun gerektirmediği hızlı kamera hareketleri ya da kurgu, yabancılaşma etkisi oluşturur ve sanıldığı gibi tempoyu artırmaz. Tıpkı kamerayı bir bond çantanın içine koymak, aykırı açılardan çekim yapmanın yönetmeni iyi bir yönetmen yapmaması gibi. Ucuz Roman’da kameranın bond çantanın içinde olmasının bir anlamı vardır. Her bond çanta gördüğünüzde kamera açısını çantanın içinden vermek ise anlamsız ve saçmadır. İyi yönetmen değişik ve aykırı kamera açıları değil, doğru açılar verendir. Yabancılaşma etkisi uyandırmak ve klasik dramadan uzaklaşıp anti-drama yapılmak isteniyorsa iş değişir. Eğer deneysel işler yapmak ve ana akımın dışına çıkmak istiyorsanız kamera ile denemelere girişebilirsiniz. Yok eğer seyircinize filminizi izletmek sizin için önemliyse kamerayla fazla oynamayın, o seyircinin malıdır, sizin (yönetmenin) oyuncağınız değildir.

Her açısıyla ve hareketiyle bir anlamı seyircisine aktaran kamera bir oyuncak değildir. İyi kamera kendi varlığını unutturandır.

Posted in Düşününce | Tagged film yapımı, sanat felsefesi, sinema, tv, yönetmen | Leave a response

Mehmet Akif Malatyalı

By Gökhan on 13 Aralık 2011

photo: Mehmet Akif Malatyalı

Fotoğraf: Mehmet Akif Malatyalı

Fotoğrafçılıkla ilgili herkesin, çok sevdiğim kardeşim ve çok yönlü bir sanatçı olan Mehmet Akif’in muhteşem fotoğraflarından oluşan sitesine göz atmasında fayda var. Fotoğrafçılık teknik beceri ve estetik bir göz isteyen bir sanat. Fotoğrafçı doğru zamanda, doğru yerde doğru ekipmanla olmalı. Bu görsel ziyafeti kaçırmayın…

Posted in Haberler, İzleyince | Tagged eleştiri, fotoğraf | Leave a response

İstanbul Edebiyat Festivali’nde film gösterimi ve söyleşi: Cyrano de Bergerac!

By Gökhan on 30 Kasım 2011

Cyrano de Bergerac

Cyrano de Bergerac

İstanbul Edebiyat Festivali kapsamında 6 Aralık 2011 salı günü saat 18:00‘de Sultanahmet Kızlarağası Mehmed Ağa Medresesi’nde Edmond Rostand‘ın unutulmaz eseri Cyrano de Bergerac’ın 1990 tarihli sinema versiyonunu izleyip, üzerinde konuşacağız. Filmin yönetmeni Jean Paul Rappeneau, başrollerde ise Gérard Depardieu ve Anne Brochet var.

Hercule-Savinien de Cyrano de Bergerac 17.yüzyılda yaşamış fransız oyun yazarı… L’Autre Monde: où les États et Empires de la Lune ve Les États et Empires du Soleil isimli eserleri bilimkurgu türünün ilk örneklerinden kabul ediliyor.  Edmond Rostand, kendisinden bir kaç yüzyıl önce yaşamış bu hiciv ustası ve silahşörü unutulmaz bir karaktere dönüştürmeyi başarmış. Orijinali bir tiyatro eseri olan Cyrano de Bergerac (yazılış tarihi 1897), ilk gösteriminden itibaren çok sevilmiş, modernleşmekte ve dünya savaşlarına hazırlanmakta olan dünyada klasik romantizm akımının yaşamaya devam ettiğini kanıtlamış. Eserin beyazperdeye uyarlanmış 1990 versiyonunda Gérard Depardieu’nun performansı “en iyiler” arasında anılıyor…

Eseri türkçeye kazandıran Sabri Esat Siyavuşgil’i de “neredeyse orijinalinden güzel” nefis tercümesi sebebiyle rahmetle anmak gerek… Film gösterimi ve söyleşimize bekleriz…

Posted in Haberler | Tagged film incelemesi, öykü, oyuncular, senaryo, sinema, tiyatro | Leave a response

Her Şeyin Teorisi

By Gökhan on 16 Kasım 2011

Bilim, bilinmezler okyanusuyla çevrelenmiş insanoğluna, çevresindeki bu okyanusu tanıyabilme şansı sağlamaya çalışır. Bilinmezler okyanusu yaşadığımız evrendir. Isaac Newton da buna benzer bir tanımlamadan yola çıkarak kendisini tanımlıyor:

“I do not know what I may appear to the world, but to myself I seem to have been only like a boy playing on the sea-shore, and diverting myself in now and then finding a smoother pebble or a prettier shell than ordinary, whilst the great ocean of truth lay all undiscovered before me.”

“Beni dünya nasıl görecek bunu bilemem… Fakat ben kendimi kocaman bir gerçekler okyanusu önümde keşfedilmemiş dururken, kıyıda kendini oyalayan ve kâh daha yumuşak bir taş, kâh daha güzel bir deniz kabuğu bulan bir çocuk gibi görüyorum.”[i]

Arşimet’in çağından beri çevremizde olan biten her şeyi açıklayabilme çabası bilimadamlarının gönlünde yatan aslan olarak varlığını sürdürmüş olsa gerek. Çevremizi çepeçevre saran bilinmezlik, bir başka deyişle değişimler okyanusunu bir nebze olsun sakinleştirme isteğinin, değişimleri dondurabilme isteğinin kökenine inmek ve anlamaya çalışmak lazımdır.

Aslına bakılırsa gözümüzü durmaksızın devinen, hareket eden bir evrende açıyoruz. Bütün sorun da bu… Yaşadığımız evren ile ilgili en temel gözlemimiz bu olsa gerek. Gündüz geceye gece gündüze evriliyor durmaksızın. Mevsimler durmadan değişiyor. Dünya yüzeyinde bitmek bilmeyen bir değişim, bir hareketlilik var. Siz baksanız da bakmasanız da ağaçların yaprakları esen değişik hızlardaki rüzgarla birlikte üşenmeden kıpırdamaya devam ediyorlar. Denizin yüzeyi zaman zaman görece olarak sakinleşse de mutlak anlamda hiç bir zaman ve hiç bir şekilde sakinleşmiyor. Kusursuz bir düzleme asla dönüşmüyor. Gökcisimleri de hareket ediyorlar. Üç beş tanesi hariç hepsi kendi etrafında eser miktarda döndüğü için “hareket etmiyor” olduğunu varsaydığımız bir yıldızın, Kutup Yıldızı’nın etrafında dönüyorlar. Kutup Yıldızı’nı umursamayan o üç beş yıldız da aslıda yıldız değil. Güneşin etrafında tıpkı dünya gibi dönmekte olan gezegenler. Ayrıca yıldızların dünyadan görünen konumları birbirlerine göre değişmiyor gibidir ama gerçekte kısa insan ömrü yüzünden değişmiyor gibi görünmektedirler. Örneğin bir milyon yıl önce (ya da sonra) gökyüzünde aynı takımyıldızları gözlemlemeniz imkansız. Çünkü bütün yıldızlar galaksi içinde, bütün galaksiler evren içindeki (birbirlerine ya da herhangi bir referans sistemine göre) konumlarını durmaksızın değiştiriyorlar.

Bilinmezler okyanusunun kıyısında...

Bilinmezler okyanusunun kıyısında...

Hareket (ya da devinim) evrenin kaçınılmaz gerçeği. Evrenin bütünü için orijin, bir ana referans olarak kabul edebileceğimiz bir referans sistemi bulamayacağımızı biliyoruz. Ve hareket, değişim demek. Herhangi bir t1 anındaki evren ile bir başka t2 anındaki evren ile asla (en azından) konumsal olarak aynı olamayacak.

Bilim kısaca; bu değişimleri tanımlayabilme, tekrar eden değişimlerden bazı benzerlikleri yakalayarak, benzeri şartlarda tekrar ediyor gibi görünenleri kanunlaştırma yoluna gitmeye çalışmaktır. Bu mantıkla baktığınızda elinizden bıraktığınız bir cismin her zaman düşüyor olması tekrar eden bir değişimdir ve kanunlaştırılabilir. Son yıllarda bilimsel kanun ya da bilimin yasaları kavramları bilim çevrelerinde reddedildi çünkü yasa kavramı bütün evrende tekrar edilebilirlik gibi bir gereklilik ihtiva ediyordu. Oysa kozmolojideki ve parçacık fiziğindeki son yüz yıllık deney ve gözlemler bilimsel teorilerimizin yasa olarak ifade edilmesindense birer yaklaşım olarak ifade edilmesinin daha doğru olacağını öğretti. Örneğin Arşimet’in geometri kanunları ya da Newton’un mekanik kanunları insan ölçeğine yakın boyutlarda geçerliydi ama çok büyük ya da çok küçük boyutlar göz önüne alındığında geçerliliğini yitiriyordu. Yani söz konusu kanunlar tekrar edebilme özelliklerini yitirdikleri için artık bilimsel kanun ya da bilimsel yasa olarak ifade edilmeleri doğru olmazdı. Artık sadece bu iki yasa için değil tüm yasa olarak bildiğimiz bilimsel fikirler için aynı şeyi düşünüyoruz. Artık 17. yüzyıldan itibaren bazı fizikçilerin iddia ettiği gibi evrende olan biten her şeyin mekaniğin yasalarına indirgenebileceğini düşünmüyoruz. Yani bilim yoluyla yasalara indirgeyip dondurabildiğimizi düşündüğümüz evrendeki değişimler, görüntü değiştirmiş olsa da karşımızda duruyor. Ama değişimleri dondurma çabası henüz bitmiş görünmüyor.

Günümüz fizikçilerinin, başlangıçta bir şaka olarak ortaya atılan her şeyin teorisini kurmak gibi bir gayeleri var. Bütün fikir, bazı büyük fizik teorilerinin birleştirilmeye çalışılmasını manasını taşıyor. Son ve mutlak bir teori yazıp (teori, yasa değil) değişimleri tanımlanmış, dondurulmuş bir evren resminin karşısında kahve içme isteği bu. 17.yüzyılda başlayan bilimsel ve teknolojik gelişmeler sayesinde heyecana kapılmış bilimadamlarından Pierre Simon Laplace’ın “doğa’yı hareket’e getiren bütün güçleri ve doğa’yı teşkil eden bütün varlıklar’ın birbirlerine karşı olan durumlarını belli bir anda bilebilecek ve bunları matematiksel formüller’e bağlayabilecek bir dahi olsaydı, Evren’in en büyük cisimleri’nden en küçük cisimlerine kadar hepsinin hareketlerini matematik formüller’de kolaylıkla toplayabilir ve geleceği de, geçmişi de gözlerimizin önüne serebilirdi” şeklinde özetlenebilecek görüşünü insanın çok derinlerde hissettiği “dondurulmuş evren” isteği olarak yorumlamak yanlış olmaz. Belki de insanoğlu değişimlerle dolu evreni kendi varlığı için tehdit olarak görüyordur, bilemiyoruz… Ne var ki bugünün popüler “Her Şeyin Teorisi”nin de Laplace’ın mekanik determinizmi gibi karşımızdaki bilinmezler okyanusunu doğru anlamamakta ısrar olduğu düşünülebilir. Asıl sorun belki de insanın kendine duyduğu özgüvendir. Isaac Newton’un yazının başındaki mütevazi sözü, günümüz bilim algısıyla bu açıdan pek uyuşmuyor. Bilim bütün sorunlarımıza verilebilecek tek ve mutlak bir çözümmüş gibi bir imaja sahip. Oysa bu imajda daha bilimin tanımından başlayan sorunlar var. Çoğu zaman felsefe ya da din ile karıştırılıyor. Bu yanlış anlamalar silsilesinin sebepleri içinde çoğu bilimadamının Newton’un sözündeki kadar mütevazi olamamaları ya da teknolojik gelişmelerden başı dönmüş ya da döndürümüş kitlelerin yaşadığı gelecek şoku[ii] olabilir. Titanic’i tasarlayan mühendislerin “Bu gemiyi Tanrı bile batıramaz” deyivermeleri gibi Her Şeyin Teorisi üzerinde çalışıyoruz diyenlerin de acele ettiklerini ve sahip oldukları tecrübe ve bilgiye aşırı değer verdiklerini düşünmek de mümkün. Newton’un deyimiyle, bilinmezler okyanusunun kıyısında güzel bir deniz kabuğu bulup; “İşte ben bütün evrenin sırlarını artık çözdüm” mü diyoruz acaba?

Einstein “İdrak olunan olayların mantıksal olarak en uygun tarzda hakkını verebilmek amacıyla fiziğin aksiyomatik yapısını her an değiştirmeye hazır olmalıyız”[iii] derken yani, iki noktadan bir doğru geçer ya da idrak edenden bağımsız bir dış evren vardır gibi temel bilimsel aksiyomlarımızı bile terk edebileceğimizi söylerken neden bu kadar özgüven sahibi değildi diye de sormak mümkün.

[i] Tercüme Reşit Aşçıoğlu’na ait. Kozmos, Carl Sagan. 1982, sf. 95. Altın Kitaplar Yayınevi.
[ii]
http://tr.wikipedia.org/wiki/Alvin_Toffler
[iii]
Albert Einstein, Mein Weltbild, Amsterdam, Querido. 1934. Tercüme eden: Ahmet Yüksel Özemre. Çağdaş Fiziğe Giriş. İÜ Fen Fakültesi, 1983.

Posted in Düşününce | Tagged bilim, bilim felsefesi, ilginç | Leave a response

Next »

Tags

batı belgesel bilim bilim felsefesi bilimkurgu eleştiri en iyiler felsefe film incelemesi film yapımı fotoğraf gezi ilginç karakter kitap kültür kısa film mitoloji monomit müzik oyuncular oyunculuk paradigma pitching politika portföy postmodernite reklam reklamcılık roman sanat felsefesi senaryo senaryo yazarlığı sinema sinema sektörü sosyoloji Sıfır Dediğimde tarih tiyatro tv tüketim tüketim toplumu yönetmen öykü

Categories

  • Dinleyince
  • Düşününce
  • Haberler
  • İzleyince
  • Okuyunca

Archives

  • Nisan 2012
  • Mart 2012
  • Şubat 2012
  • Aralık 2011
  • Kasım 2011
  • Ekim 2011
  • Eylül 2011
  • Ağustos 2011
  • Temmuz 2011
  • Haziran 2011

Search