Her Şeyin Teorisi

Bilim, bilinmezler okyanusuyla çevrelenmiş insanoğluna, çevresindeki bu okyanusu tanıyabilme şansı sağlamaya çalışır. Bilinmezler okyanusu yaşadığımız evrendir. Isaac Newton da buna benzer bir tanımlamadan yola çıkarak kendisini tanımlıyor:

“I do not know what I may appear to the world, but to myself I seem to have been only like a boy playing on the sea-shore, and diverting myself in now and then finding a smoother pebble or a prettier shell than ordinary, whilst the great ocean of truth lay all undiscovered before me.”

Beni dünya nasıl görecek bunu bilemem… Fakat ben kendimi kocaman bir gerçekler okyanusu önümde keşfedilmemiş dururken, kıyıda kendini oyalayan ve kâh daha yumuşak bir taş, kâh daha güzel bir deniz kabuğu bulan bir çocuk gibi görüyorum.[i]

Arşimet’in çağından beri çevremizde olan biten her şeyi açıklayabilme çabası bilimadamlarının gönlünde yatan aslan olarak varlığını sürdürmüş olsa gerek. Çevremizi çepeçevre saran bilinmezlik, bir başka deyişle değişimler okyanusunu bir nebze olsun sakinleştirme isteğinin, değişimleri dondurabilme isteğinin kökenine inmek ve anlamaya çalışmak lazımdır.

Aslına bakılırsa gözümüzü durmaksızın devinen, hareket eden bir evrende açıyoruz. Bütün sorun da bu… Yaşadığımız evren ile ilgili en temel gözlemimiz bu olsa gerek. Gündüz geceye gece gündüze evriliyor durmaksızın. Mevsimler durmadan değişiyor. Dünya yüzeyinde bitmek bilmeyen bir değişim, bir hareketlilik var. Siz baksanız da bakmasanız da ağaçların yaprakları esen değişik hızlardaki rüzgarla birlikte üşenmeden kıpırdamaya devam ediyorlar. Denizin yüzeyi zaman zaman görece olarak sakinleşse de mutlak anlamda hiç bir zaman ve hiç bir şekilde sakinleşmiyor. Kusursuz bir düzleme asla dönüşmüyor. Gökcisimleri de hareket ediyorlar. Üç beş tanesi hariç hepsi kendi etrafında eser miktarda döndüğü için “hareket etmiyor” olduğunu varsaydığımız bir yıldızın, Kutup Yıldızı’nın etrafında dönüyorlar. Kutup Yıldızı’nı umursamayan o üç beş yıldız da aslıda yıldız değil. Güneşin etrafında tıpkı dünya gibi dönmekte olan gezegenler. Ayrıca yıldızların dünyadan görünen konumları birbirlerine göre değişmiyor gibidir ama gerçekte kısa insan ömrü yüzünden değişmiyor gibi görünmektedirler. Örneğin bir milyon yıl önce (ya da sonra) gökyüzünde aynı takımyıldızları gözlemlemeniz imkansız. Çünkü bütün yıldızlar galaksi içinde, bütün galaksiler evren içindeki (birbirlerine ya da herhangi bir referans sistemine göre) konumlarını durmaksızın değiştiriyorlar.

Bilinmezler okyanusunun kıyısında...

Bilinmezler okyanusunun kıyısında...

Hareket (ya da devinim) evrenin kaçınılmaz gerçeği. Evrenin bütünü için orijin, bir ana referans olarak kabul edebileceğimiz bir referans sistemi bulamayacağımızı biliyoruz. Ve hareket, değişim demek. Herhangi bir t1 anındaki evren ile bir başka t2 anındaki evren ile asla (en azından) konumsal olarak aynı olamayacak.

Bilim kısaca; bu değişimleri tanımlayabilme, tekrar eden değişimlerden bazı benzerlikleri yakalayarak, benzeri şartlarda tekrar ediyor gibi görünenleri kanunlaştırma yoluna gitmeye çalışmaktır. Bu mantıkla baktığınızda elinizden bıraktığınız bir cismin her zaman düşüyor olması tekrar eden bir değişimdir ve kanunlaştırılabilir. Son yıllarda bilimsel kanun ya da bilimin yasaları kavramları bilim çevrelerinde reddedildi çünkü yasa kavramı bütün evrende tekrar edilebilirlik gibi bir gereklilik ihtiva ediyordu. Oysa kozmolojideki ve parçacık fiziğindeki son yüz yıllık deney ve gözlemler bilimsel teorilerimizin yasa olarak ifade edilmesindense birer yaklaşım olarak ifade edilmesinin daha doğru olacağını öğretti. Örneğin Arşimet’in geometri kanunları ya da Newton’un mekanik kanunları insan ölçeğine yakın boyutlarda geçerliydi ama çok büyük ya da çok küçük boyutlar göz önüne alındığında geçerliliğini yitiriyordu. Yani söz konusu kanunlar tekrar edebilme özelliklerini yitirdikleri için artık bilimsel kanun ya da bilimsel yasa olarak ifade edilmeleri doğru olmazdı. Artık sadece bu iki yasa için değil tüm yasa olarak bildiğimiz bilimsel fikirler için aynı şeyi düşünüyoruz. Artık 17. yüzyıldan itibaren bazı fizikçilerin iddia ettiği gibi evrende olan biten her şeyin mekaniğin yasalarına indirgenebileceğini düşünmüyoruz. Yani bilim yoluyla yasalara indirgeyip dondurabildiğimizi düşündüğümüz evrendeki değişimler, görüntü değiştirmiş olsa da karşımızda duruyor. Ama değişimleri dondurma çabası henüz bitmiş görünmüyor.

Günümüz fizikçilerinin, başlangıçta bir şaka olarak ortaya atılan her şeyin teorisini kurmak gibi bir gayeleri var. Bütün fikir, bazı büyük fizik teorilerinin birleştirilmeye çalışılmasını manasını taşıyor. Son ve mutlak bir teori yazıp (teori, yasa değil) değişimleri tanımlanmış, dondurulmuş bir evren resminin karşısında kahve içme isteği bu. 17.yüzyılda başlayan bilimsel ve teknolojik gelişmeler sayesinde heyecana kapılmış bilimadamlarından Pierre Simon Laplace’ın “doğa’yı hareket’e getiren bütün güçleri ve doğa’yı teşkil eden bütün varlıklar’ın birbirlerine karşı olan durumlarını belli bir anda bilebilecek ve bunları matematiksel formüller’e bağlayabilecek bir dahi olsaydı, Evren’in en büyük cisimleri’nden en küçük cisimlerine kadar hepsinin hareketlerini matematik formüller’de kolaylıkla toplayabilir ve geleceği de, geçmişi de gözlerimizin önüne serebilirdi” şeklinde özetlenebilecek görüşünü insanın çok derinlerde hissettiği “dondurulmuş evren” isteği olarak yorumlamak yanlış olmaz. Belki de insanoğlu değişimlerle dolu evreni kendi varlığı için tehdit olarak görüyordur, bilemiyoruz… Ne var ki bugünün popüler “Her Şeyin Teorisi”nin de Laplace’ın mekanik determinizmi gibi karşımızdaki bilinmezler okyanusunu doğru anlamamakta ısrar olduğu düşünülebilir. Asıl sorun belki de insanın kendine duyduğu özgüvendir. Isaac Newton’un yazının başındaki mütevazi sözü, günümüz bilim algısıyla bu açıdan pek uyuşmuyor. Bilim bütün sorunlarımıza verilebilecek tek ve mutlak bir çözümmüş gibi bir imaja sahip. Oysa bu imajda daha bilimin tanımından başlayan sorunlar var. Çoğu zaman felsefe ya da din ile karıştırılıyor. Bu yanlış anlamalar silsilesinin sebepleri içinde çoğu bilimadamının Newton’un sözündeki kadar mütevazi olamamaları ya da teknolojik gelişmelerden başı dönmüş ya da döndürümüş kitlelerin yaşadığı gelecek şoku[ii] olabilir. Titanic’i tasarlayan mühendislerin “Bu gemiyi Tanrı bile batıramaz” deyivermeleri gibi Her Şeyin Teorisi üzerinde çalışıyoruz diyenlerin de acele ettiklerini ve sahip oldukları tecrübe ve bilgiye aşırı değer verdiklerini düşünmek de mümkün. Newton’un deyimiyle, bilinmezler okyanusunun kıyısında güzel bir deniz kabuğu bulup; “İşte ben bütün evrenin sırlarını artık çözdüm” mü diyoruz acaba?

Einstein “İdrak olunan olayların mantıksal olarak en uygun tarzda hakkını verebilmek amacıyla fiziğin aksiyomatik yapısını her an değiştirmeye hazır olmalıyız[iii] derken yani, iki noktadan bir doğru geçer ya da idrak edenden bağımsız bir dış evren vardır gibi temel bilimsel aksiyomlarımızı bile terk edebileceğimizi söylerken neden bu kadar özgüven sahibi değildi diye de sormak mümkün.

[i] Tercüme Reşit Aşçıoğlu’na ait. Kozmos, Carl Sagan. 1982, sf. 95. Altın Kitaplar Yayınevi.
[ii]
http://tr.wikipedia.org/wiki/Alvin_Toffler
[iii]
Albert Einstein, Mein Weltbild, Amsterdam, Querido. 1934. Tercüme eden: Ahmet Yüksel Özemre. Çağdaş Fiziğe Giriş. İÜ Fen Fakültesi, 1983.

Bu yazı Çeşitli kategorisine gönderilmiş ve , , , , ile etiketlenmiş. Kalıcı bağlantıyı yer imlerinize ekleyin.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.