Senaryo Nasıl Yazılır – 4

Olay ve Karakter arasındaki varoluşsal ilişki anlatının doğumunu müjdeler. Elektriğin icat edilmediği uzun yüzyıllar boyunca geceleri karanlıkta kalan insanoğlu hayal kurdu, düşledi; yaşadıklarından unutmak istemediklerini hafızasında yeniden düzenleyip sonraki nesillere aktarmak için yeterince zamanı vardı. Gökyüzünde üç beyaz nokta görüp Terazi, yedi noktaya da Büyük Ayı diyen aynı ‘düşleyen’ insandır. Takımyıldızlar ve burçlar yeryüzündekilerin düşleridir. Takımyıldızların gerçekte birbiriyle ilgisi olmayan yıldızlar olduklarını modern astronomi gözlemlerimizden sonra öğrendik. Karanlığın ortasında parlayan noktacıklardan anlatı çıkarabilen bir düş gücünün anlatısız yaşayabileceğini düşünmek imkansızdır. Baktığı her yerde bir anlatı izi aramaktan çekinmedi insanoğlu. Şimdi evrenin derinliklerine gelişmiş radyo-teleskoplarla bakıyor yeni anlatıların peşinden koşuyoruz: Acaba uzayın derinliklerinde bizden başka canlılar var mı? Varsa neye benziyorlar? Acaba bu canlılar bizim gibi düşünebiliyorlar mı?

Gökyüzündeki anlatı: Takımyıldızlar

Bugünlerde pazarlamacılar da anlatının gücünü keşfetmiş görünüyorlar. Satmaya çalıştıkları ürünlerin daha çok satması için bir marka olması gerektiğini, markalaşabilmek için de markanın bir anlatısının olması gerektiği düşünüyorlar. Cizvit rahipler, Japonya’ya ya da Güney Amerika’ya vardıklarında yanlarında sadece güçlü bir anlatı getirmişlerdi. Bebekken konuşan, ölüleri dirilten, bütün insanlığın günahlarının bağışlanması için kendini feda eden, Nasıra’lı bir adama ait öyküyü, Filistin neresidir, Beytüllahim neresidir en ufak bir fikri bile olmayan insanlara anlatarak kuşaklar boyunca milyonlarca insana ulaşmışlardı. Hemşehrimiz Homeros da cizvitlerin anlattığı öykünün geçtiği tarihten yaklaşık yedi yüz yıl önce yaşamış, başka anlatıları kaleme almış ve kendisinden sonraki kuşaklara aktarılmasını sağlamıştı. Homeros, Troya’nın düşüşünü öylesine güçlü bir dille anlatmıştı ki hala popüler bir öykü olarak insanların arasında dolaşıyor. Yunanlıların Anadolu topraklarındaki Troya’yı fethetmesini yüceltmek maksadıyla yazılan öyküde Homeros’un içten içe Troya’dan yana olduğunu hissedebilirsiniz.

İlyada Destanı, Hektor ve Troya için ağıt mı?

Acımasız Akhilleus karşısında yenilgiye uğrayan Hektor için üzülmemek mümkün değildir. Homeros’un öyküsü öylesine dramatiktir ki söylentiye göre Fatih Sultan Mehmet, Konstantinopolis’i fethedince ‘Troya’nın intikamını aldım’ demiştir. Fatih böyle bir şey demiş midir bilinmez ama bir anlatı tarihe mal oluyor ve kuşaklar boyunca yaşamaya devam edebiliyorsa büyük bir anlatıdır. Tıpkı Filistin’de yaşayan devasa canavar Calut’u sapanla attığı taşla öldüren Davud anlatısı gibi. Troya’nın öyküsü de Davud’un öyküsü de öylesine birer öykü değildir. Bu büyük anlatılar, büyük sorunlar karşısında insanlara nasıl davranmaları gerektiği hakkında yol gösterirler. Sapanla ortadan kaldırılabilen Calut; ‘Karşındaki düşman Calut gibi yenilmez ve korkutucu görünse de hakikat yolundan ayrılma! Çünkü bir ümit hala var’ demektir. Don Quijote da yeldeğirmenlerini birer Calut gibi görüyordu. Bu büyük anlatıda Don Quijote’un neden yeldeğirmenlerine saldırdığını soylularla didişmeyi seven ödünsüz yaşamayı şiar edinmiş karakter Cyrano de Bergerac açıklamaktadır:

Büyük anlatı: Davud ile Calut’dan Don Quijote ve Yeldeğirmenlerine. Tam da Cyrano’ya göre!

DeGuiche : Yeldeğirmenlerine saldırıyorsun!
Cyrano : Ben rüzgara ayak uyduranlarla savaşıyorum!
DeGuiche : Değirmenin kanadına saplanırsan çamura düşersin!
Cyrano : Ya da yıldızlara uçarım!

Davud’dan Don Quijote’a, Don Quijote’dan Cyrano’ya bu güçlü karakterlerin güçlü anlatıları bize zor zamanlarda nasıl davranmamız gerektiği hakkında rehberlik yaparlar. Jefferson Smith de bu karakterlerin izinden gitmektedir:

  • Hayır! Konu hakikat ise pazarlık yapılmaz!

    Kayıp davaları savunanlara!

Calut gibi bir düşman Davud gibi bir kahramanı doğurmalıdır. Davud gibi bir kahraman yazmak için de Calut gibi bir düşman yazılmalıdır.

Gelgelelim modern kültür, anlatıyı yok etmeye çalışıyor. Tarihten günümüze intikal eden bütün ölümsüz anlatıların üstüne bir çizgi çekmek istiyor! Toplumlar hızla anlatısızlaşıyorlar. Artık büyük anlatılar yazılmıyor, bilinen büyük anlatılar da Walt Disney uyarlamalarının pek çoğunda olduğu gibi yeniden yazılarak kuşa döndürülüyor. Modern sanat, Othello’yu Desdemona’ya düşman etmek isteyen Iago gibi güvenilmez, yalancı ve kıskanç. Klasik ve otantiğin iffetine çamur atmaktan çekinmiyor. Oysa güçlü bir anlatısı olmayan insan (ve toplum), olmayan bir insandır (ve toplumdur). Üç beş yıldan fazla ömrü olmayan hamasi, absürd ve içeriksiz anlatılar ölümsüz olanı tahtından indirmiş görünüyor.¹

Bir anlatının ne kadar yaşayacağına anlatının sahibi karar veremez. Anlatı bir kere yüzeye çıktı mı artık onun sahibi de yoktur. Rasyonel devrim ve sanayileşme… Son zamanlarda da küreselleşme ve postmodernizm… Klasik anlatıyı yok ederek var olmaya çalışıyor. Başı sonu olmayan öyküler, anti kahramanlar, kötüyü ve kötülüğü yücelten öyküler bilerek ya da bilmeyerek kitleleri erdemsizleştiriyor. Oysa anlatı tarihine bakılırsa -yukarıda hızlıca değindiğimiz belli başlı anlatılar da dahil- insana ait erdemleri çoğaltmak ve yaymak üzerine bitmeyen bir çaba görülecektir. Yunan mitolojisinin günümüze kadar ulaşmasının sebebi Homeros ve Hesiodos gibi antik yazarların neredeyse ‘ahlaki’ içerikleridir. Bu klasik yazarlar olmasaydı belki de Yunanlılık diye bir şey bile olmayabilirdi. Bu klasik yazarların eserleri antik Yunan halkı için, bir millet olarak ahlaki, estetik ve erdemlerle çevrili bir alan yarattılar. Ve antik Yunan düşüncesi ve kültürü Batı dünyasının modernliğe dönüşümündeki ‘manevi’ güç oldu.  Çünkü milletler de anlatıları olmadan yaşayamazlar.

Bu bağlamda, senaryo yazarlığı eğitiminde klasik anlatı ve modern anlatı arasındaki ayrım büyük önem kazanmaktadır. Modern anlatı, bir anlatı olmakla bile ilgilenmez. Sanatın diğer alanlarında olduğu gibi, anlatı sanatında da sanat, biçime indirgenmektedir. Bugünlerde gözünü sinemaya diken genç insanlar gişe filmi – festival filmi ayrımı ile karşılaşıyor. Bu kadar basite indirgemek elbette ki doğru değil ancak; paragöz yapımcıların pespaye işleri klasik öykü kefesinde durduğu sürece hiç bir özel yetenek gerektirmeyen, sansasyonel bile olamayacak kadar sıkıcı filmler sanat diye yutturulmaya devam edecek.

Klasiği kopyalamak değil de yorumlamak isteyen birikimli bir sanatçı olmak isteyen genç sanatçı ve yazar adaylarının yapması gereken şey klasiği bütün yönleriyle öğrenmeye çalışmaktır. Elit ve entelektüel bir kümeye dahil olmak; hızlı bir başarı ve sükse vadediyor olabilir ama bir süre sonra -ne kadar süre sonra olacağını söylemek zor- unutulmaktan sizi kurtaramaz. Kimsenin hiç bir şey anlamadığı filmler yapmanın alternatifi Recep İvedik değildir. Yelpaze göründüğünden çok daha geniş.

Uzun lafın kısası, Bir senaryo yazarı ölümsüz öyküler yazmak istiyorsa, her şeyden önce ölümsüz öyküleri iyice çalışmak zorundadır. İyi bir klasik öykü kültürü her yazarın ihtiyacıdır. Yazarlık bir yaşam tarzıdır. Bir şeyler yazmak istiyorsanız unutmayın ki artık işiniz okumak, izlemek ve yazmak. Sıkı bir okuma ve izleme programı yapıp ciddiyetle uygulamadan üretken bir yazar olmayı beklemeyin. Boşa kürek çekersiniz. Başarıya değil vereceğiniz emeğe odaklanın. Kaderden ya da milyarder amcanızdan büyük bir torpil beklentiniz yoksa başka yolu yok!

İyi senaryolar yazabilmek için iyi hikayelerden zevk almayı başarabilmelisiniz. Her şeyden önce hepimiz seyirciyiz (okuyucuyuz). Pek çoğumuz bir filmden çok etkilendik ve ‘ben de böyle hikayeler yazmak istiyorum’ dedik. Arabasını her gün cilalayan, motoruna gözü gibi bakan bir şoför iyi bir şofördür.  İyi bir yazar da zihnini, ruhunu her gün ölümsüz öykülerle cilalamalıdır.

¹Mutlak anlamda karşıt ya da taraftar olmak gibi bir tuzağa da düşmemeli insan. Modernite kendisini mutlak bir tonda ikame etmeye çalışsa da ‘Modern olan her şey kötüdür’ demek büyük bir yanılgı olur. İyi ve kötü ayrımını yapabilecek enstrumanların elimizden alınmasına tepkili olmak doğru olandır. Bu sebeple tüm yazar ve sanatçı adayları moderni bildikleri kadar klasiği de bilmek zorundadır. Ezberlenmiş taraftarlık ya da karşıtlık yerine seçici bir bilinç düzeyi hedeflenmelidir. Özellikle batı-dışı dünya sanatçılarının işinin çok daha zor olduğunu söylemek yanlış olmaz.

Bu yazı Senaryo Yazarlığı kategorisine gönderilmiş ve , , , , , , , ile etiketlenmiş. Kalıcı bağlantıyı yer imlerinize ekleyin.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir