Yazarlığın Geni Yoktur.

Asıl yolculuk insanın içine doğru yaptığıdır.
Reiner Maria Rilke

Hemen hemen iki yıl önce evde oturmuş bir sinema filmi için senaryo yazıyordum. Huzur dolu bir andı. Arkama yaslandım ve hayatım hakkında düşünmeye başladım. Var olmak için ne yapmıştım? Aile gibi en temel şeylere sahip olabilmek için nasıl bir çaba göstermiştim? Dini ya da ruhsal bir an değildi. Tam anlamıyla mantıksal bağlamda soruyordum bunları. Cevap da son derece mantıksaldı: Hiçbir şey.

Bir bebek gözlerini açar açmaz anne-babasını görür. (Genellikle) Sevgi dolu bir aile… İşin aslı hiç birimiz dünyanın kuruluşunda burada değildik. Demek istediğim gözlerimizi dünyaya açtığımızda dünyayı hazır ve kurulmuş olarak bulduk. İyi ya da kötü… Ve doğar doğmaz dışımızdaki dünyayı olduğu kadar içimizdeki dünyayı da keşfetmeye başladık. Bu aynı zamanda yazar olmaya niyetlenmiş bir kimsenin unutmaması gereken ilk şeydir. Bir yazar her daim öğrenme sürecindedir. Bu süreç asla bitmez. Bütün kurallar, yazarlık kursları, kitaplar, öğretiler, biçimler bu gerçek karşısında sönük kalırlar. Carl Sagan’ın şu sözlerini hatırlamakta fayda var: ‘Dünyanın yüzeyi kozmik okyanusun kıyısıdır. Ne öğrendiysek bu kıyıda öğrendik. Son zamanlarda bu davetkar okyanusun kıyısında belki ayak bileklerimize kadar suya daldık. Ancak okyanus bizi hala davet ediyor.’ İşte bu davet, yazarları yazmaya iten şeydir. Tıpkı astronomlar ya da astrofizikçiler gibi yazarlar olarak bizler de bir çeşit kaşifleriz.

Carl Sagan

Latince uni kelimesi sayı olarak bir anlamına geliyor. Versus ise dönüşmüş demek. Bu iki kelimenin birleşmesinden oluşmuş universus kelimesi ise ‘bir’e dönüşmüş, bütünleşmiş’ gibi bir anlam taşıyor. Batı dillerinde latince universus kelimesinden türemiş önemli bir kelime daha var: Universe. Evren demek… Eğer bir yazar iç dünyasını ve dış dünyayı bir bütün haline getirebiliyorsa ölümsüz kelimeler yaratabilir. Gerçek yazar, kelimelerinin sahibidir onlarla birlikte yaşama yolunu seçmiştir. Bir yazar sadece kendi dışındaki dünyayla, doğayla ya da başka insanları gözlemlemekle ilgilenmez. Tıpkı dışımızdaki dünyayı gözlemlemek için teleskop ya da mikroskop gibi özel aletler geliştirdiğimize göre, kendi iç dünyamızı gözlemlemek içinde özel yöntemler geliştirmeliyiz. İnsanoğlu kendi ruhunu ‘enfüsi bir mikroskobun’ lameline koyabilmelidir.

Maceraların en güzeli, en büyüğü ‘insana dönüşme’ yolculuğudur. Yaşadığımız her saniye nasıl insan olacağımızı öğreniyoruz. Başlangıçta bir çeşit yarı insan olarak -buna çocuk da denebilir- potansiyellerle doğuyoruz. Olgunlaşmamış, henüz yarım ruhlarımızdan bahsediyorum! Biyolojik olarak doğduğumuz andan itibaren insanoğlu ailesinin bir ferdiyiz evet, insan genlerine, insan DNA’sına ve kromozomlarına sahibiz. Bilimsel bir tartışmanın içine dalmak istemem ama aşk, nefret ya da sözgelimi kıskançlık için ayrılmış birer gen yok. Çok sevdiğim bir filmde de geçtiği gibi: İnsan ruhunun geni yoktur. (GATTACA 1997)

Gnothi Seaton’, Delfi’deki Apollon Tapınağı’nın kapısının üstüne kazınmış yunanca bir aforizma. Kendini bil demek. Kendimizi bilmek, antik zamanlardan bugüne kadar her alanda bilgelik edebilmek için anahtar vazifesi görüyor. Neden? Dışımızdaki dünyayı araştırmak için üniversiteler çeşitli kurumlar açıyoruz, bolca da vakit ayırıyoruz. Ama bilmeliyiz ki bu evreni ‘bir bütün olarak’ anlayabilmek için yeterli değil. Evreni içimize doğru da gözlemlemeliyiz. Mevlana, bir insanın kendini bilmeden başka şeyleri öğrenmeye çalışmasını bir kuşun uçmaktan vazgeçip kafesinde otururken kanatlarını yolmasına benzetiyor. İşte bu sebeplerle ‘kendini bilmek’ evreni anlamak için hayati bir öneme sahiptir, aynı zamanda bir yazar olabilmek için de…

İşin aslı kendini bilmek hiç de kolay değildir. İnsanın kendisi hakkında bir durugörü kazanması gerçekten zordur. Eğer bu konuda ilerleyebilmiş bir insan görürseniz o gerçekten de önemli ve büyük bir insandır.

Ivan Karamazov: Akılcı, huzursuz, duygusuz, nihilist, yüksek seviyede entelektüel.
Alyoşa Karamazov: Sevimli, inançlı, iyimser, kahraman.
Dimitri Karamazov: Şehvet düşkünü, duygusal, hırslı, mirasyedi.

Ne görüyorsunuz burada?

Dostoyevski

Bütün zamanların -en azından benim için- en büyük romancısının en büyük ve son romanının ana karakterlerine dair kısa tanımlamalar… Bu üç karakter hiç şüphesiz romanın yazıldığı dönemin ve toplumun bir fotoğrafını veriyor okuyucularına. Ancak gözden kaçırmamak gerekir ki Dostoyevski aynı zamanda kendisi hakkında da yazıyordu. Bu üç önemli karakterin kişisel olarak da Dostoyevski için bir anlamı vardı. Çünkü hiç şüphe yok ki Dostoyevski bütün hayatı boyunca ‘kendini bil’ adındaki korkunç soru/gerçek ile yüzyüze gelmişti. Bu karşılaşma ve çabaları bütün zamanların en iyi romanları olarak meyve verdi. Resme bakın: Dostoyevski Ivan olmaktan ölesiye korkuyordu. Hep Alyoşa olmak istemişti. Ne var ki olabildiği sadece Dimitri idi. Muhteşem değil mi?

İşte, iyi bir yazar olma yolculuğu kendini tanıma yolculuğundan hiç de farklı değildir. Bu bizi aynı zamanda daha iyi bir insan yapmaya da yarar. İşte bu tam olarak kozmik okyanusun bizlere yaptığı çağrıdır.

Bu yazı Senaryo Yazarlığı kategorisine gönderilmiş ve , , , , , , , ile etiketlenmiş. Kalıcı bağlantıyı yer imlerinize ekleyin.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir