Kısa Kısa

Harry Potter Serisi (4/10)

Kitaplarıyla ve filmleriyle bir fenomen haline gelen (ya da getirilen) seriye kayıtsızlığım serinin sona ermesiyle sona erdi. Hemen şunu söylemek lazım; genel öykü çizgisinin getirdiği hiç bir özgünlük yok, heyecan verici öyküsel numaralar yok. Sadece -olabildiğince tarafsız bir gözlemle- fantastik bir evren tasarımı var. Merkezdeki büyü ve ezoterizme ait ilkel buluşlar; çocukları korkutup heyecan yaratmayı planlayan
a- akıllı kitle iletişim tüccarları
b- pagan evangelistler
c- çocuk ruhlu hayalperestler
tarafından Tolkien ya da King ya da Lucas’tan daha aceleyle ve ya beceriksizlikle ortaya koyulmuş. Bana göre biçimsel anlamda seride öne çıkan filmler Harry Potter and the Prisoner of Azkaban ve Harry Potter and the Deathly Hallows, Part 1. Genel öykünün zayıflığı, yaşayan en iyi oyuncular listesi yapılsa en üst sıralarda olacak bir kaç isimle kapatılmış. Gary Oldman Sirius Black rolüyle, Alan Rickman Snape rolüyle, Ralph Fiennes Voldemort rolüyle göz dolduruyor. Ancak bu oyuncular dokundukları her karakteri zaten büyük bir başarıyla canlandırabilen oyuncular. Özellikle Alan Rickman benim favori oyuncum. Harry Potter serisi bir Yüzüklerin Efendisi değil, bir Star Wars değil. Joseph Campbell’in kahramanın yolculuğu formülünü en basit haliyle uygulayan masum olmayan bir çocuk filmi. Temel amacının Eğlence olduğuna inanamıyorum nedense… Pagan Roma’dan ve İskandinav-Anglosakson atmosferinden kalan kısır gizemcilik ile gotik kilise imgelerinin ortasına aristokrat ve yuppi teenager’lar koyar ve hadi macera yaşayın derseniz ortaya çıkacak şey bu olacaktır. Not: bu filmde “süper insan – süper kahraman” kompleksi vardır.

Source Code (4/10)

Alternatif gerçeklik kavramını Hollywood çok sevdi. Daha çok ekmek yenir bundan. Sıfır Dediğimde’deki hipnoz evreni gibi alternatif bir evrene sık sık geçişler yaşatan film bilimselliği sorgulamıyor, onu bildiği gibi yorumluyor. Sorun değil, öykü bu. Üstad Poe’dan miras kalan geleneğe saygımız var. Bilimsel ve teknolojik ilerlemelerin modern insanda bir korku ve huşu hali yaratmasında en büyük rol, kitlesel ve küresel iletişim mesajlarında kuşkusuz. Uçuk ve biz sıradan insanlardan çok önde ve hatta çok yüce bilim insanları sayesinde yeni evrenler yaratabiliyoruz, bu bakış açısına göre. Stephen Hawking’in arkaplana nebula ve galaksi kolajı yapılmış fotolarını eski zamanların aziz ikonlarıyla takas eden ve alternatif gerçeklik konusunda çok acemi bir medeniyet batı medeniyeti. Tony Scott’vari biçimselliğiyle amacı sadece eğlence olan bunu başardığını kabul edebileceğimiz bir film Source Code. Filmin sonunda “So what? Ee yani ne?” diyoruz.

Hanna (4/10)

Eric Bana’yı çıkartın yerine Tcheky Karyo’yu yerleştirin. Saoirse Ronan’ı çıkartın Anne Parillaud’u koyun. Tanıdık geliyor mu? Filmin sonunda “So what? Ee yani ne?” diyoruz. Not: bu filmde “süper insan – süper kahraman” kompleksi vardır.

The Lincoln Lawyer (7/10)

Senaryo yazımının kara kitabına uygun, kendine göre de buluşları olan, Bahtin’in Dostoyevski’si gibi çok sesli başlayıp Aristo’yu sevindirecek kadar katarsis vadeden öykü çizgisiyle toplamda olumlu not verdiğim bir film The Lincoln Lawyer. Adalet duygusu çok güçlü bir duygudur. Ve hepimiz hak yerini bulsun isteriz. İnsanları yönlendirerek para kazanan çok bilmiş numaracı, adalet mekanizmasını da manuple etmektedir ancak kendisinin adalete ihtiyacı olduğu bir durum ortaya çıktığında ne yapacaktır? Filmin en kötü yanı, malesef artık bize hiç yabancı gelmeyen amerikan (kaliforniya) sokak jargonuna yaslanması.

Limitless (4/10)

Stanislav Lem’in kulakları çınlasın. Neyse ki Alex Proyas’ın I Robot’u kadar berbat ötesi bir film ortaya çıkmamış ama uyandırılabilecek şüphecilik yerine karakterin nefisperestliğine odaklanılan bir film seyirciye sunulmuş. Seyirci de aşama aşama karakter ile birlikte “uçuşa” geçirilmek istenmiş çünkü kimyasalsız sekanslar soluk kimyasallı sekanslar rengarenk! Çok büyük bir “So what? Ee yani ne?” diyoruz. Not: bu filmde “süper insan – süper kahraman” kompleksi vardır.

Never Let Me Go (6/10)

İlginç bir film… Tıp ve klonlama üzerinden bir distopya yaratıp çok iyi bildiğimiz ve çok sevdiğimiz distopyalardan daha farklı bir dramatik altyapı kurulamamış olması büyük bir sorun. Biraz Logan’s Run biraz Gattaca.

“Bizim hayatımızın kurtardığımız hayatlardan pek de farklı olmadığını düşünüyorum. Hepimiz misyonumuzu tamamlıyoruz. Belki de hiçbirimiz yaşadıklarımızı tam olarak anlamıyor ve yeterli zamanımız kalıp kalmadığını hissedemiyoruz.”

Üzerinde düşünülmeye değer bir son…

The Adjustment Bureau (5/10)

Filmin senaryosunun Philip K. Dick’in bir öyküsüne dayandığını okumak filmi heyecanla izlemeye başlamamız için yeterli bir sebep… Fakat senaryonun sonuç itibarıyla alışık olduğumuz Philip K. Dick bilgeliğine ulaşamadığını görüyoruz. Senaryo “özgür irade” konusunda kafa yormamızı sağlıyor evet ama bu konularda az buçuk egzersiz yapmış biriyseniz filmin söylemi sizin için çerez gibi gelebilir. Gerilim ve merak dozu yüksek, kara kitaba uygun bir senaryo ama bazı büyük klişelerle çözüme kavuşması rahatsız edici. “Aşk her şeyin üstesinden gelir!?” Ve “İnsan kendi kaderini yaratır?!” Not: bu filmde “süper insan – süper kahraman” kompleksi vardır.

Unknown (6/10)

Filmin başlangıcından itibaren çok büyük bir bölümünü daha önce izlediğiniz hissine kapılabilirsiniz. Haklısınız. Frantic’teki gibi karısını yaban Berlin’de (bir amerikalı için amerika dışındaki her yer yabandır!) kaybeden doktorumuz kendi kimliğini sorgular hale gelecektir. Bu paranoid senaryo örneğini onlarca kez izlemişizdir. İşin kötüsü film bundan fazlasını veriyor olmasına rağmen bunu seyircisinden uzunca bir süre gizliyor ve sıkılıp izlemekten vazgeçmediyseniz az buçuk özgün finale nail olabiliyorsunuz. Öte yandan Liam Neeson iyi bir aktör ve filmi çok iyi sürüklüyor.

True Grit (7/10)

Coen biraderlerin bu işin en iyileri ile anılmasına şaşmamak lazım. Çok başarılı bir atmosfer ancak önceki işlerine göre yeterince karmaşıklaşamadan çözüme kavuşan dolayısıyla nispeten seyircinin beklentisini kısmen karşılayamayan bir final. Tabi bu arada filmin öykü çizgisinin Fargo’dan pek de farklı olduğu söylenemez. Jeff Bridges ise her zamanki gibi… Filmin sonunda her zamanki gibi “So what? Ee yani ne?” diyoruz.

Bu yazı Sinema-TV kategorisine gönderilmiş ve , , , ile etiketlenmiş. Kalıcı bağlantıyı yer imlerinize ekleyin.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.