Mekanik Bir İman

Penny Dreadful

Penny Dreadful

Penny Dreadful, Amerikan kablo kanalı Showtime’ın yeni dizilerinden birisi. Dizinin adı bir kadın adı soyadı gibi duruyor olsa da bir penny’lik ucuz tefrika roman gibi bir anlamı var. Dizi; yazıldıkları tarihlerden itibaren özellikle anglo-sakson dünyasını derinden etkileyen pek çok korku öyküsünün bir karışımı gibi; biraz Bram Stoker’ın meşhur Dracula’sından biraz Mary Shelley’in Frankenstein’ından, Karındeşen Jack’ten, kurtadamlardan, antik mısır ezoterizminden eklektik bir üslupla toparlanmış bir senaryoya sahip. Ancak çok çalışılmış bir yapım olduğunu söylememiz gerek. Dekor ve kostüm tasarımlarına şapka çıkartıyoruz. Mesela dizinin kostümlerini; aynı zamanda Jean Jacques Annaud’un müthiş filmi Gülün Adı’ndaki olağanüstü işi çıkaran oscarlı Gabriella Pescucci hazırlamış. Pescucci Oscar ödülünü Scorsese’nin Age of Innocence filminde kazanmıştı.

Dizi, Victoria dönemi Londra’sında geçiyor. Filmin gotik atmosferi sisli, yağmurlu ve kirli bir Londra tasarımıyla oluşturuluyor. Ana karakter, Sir Malcolm, dönemin maceraperest burjuvazisinde moda olduğu üzere bir Afrika kaşifi. Bütün öykü ise, sömürgeciliğin altın çağında, üzerinde güneş batmayan bir imparatorluğun başkentinde, sömürgeciliğin bir nevi yan etkisi olarak kötülüğün hakim olmaması için savaşan bir grup “sahip” hakkında. Dünyanın dört bir yanına “medeniyet” götürmüşsünüz, “ilkel” halklarını köleleştirerek özgürlük kavramını da götürdüğünüz topraklar bu iyiliğe teşekkür etmek bir yana kötülüğü sizin başkentinize transfer etmek istiyorlar. Kipling’in şiirindeki beyaz adamın yükü bu olsa gerek!

Vampirler, bin bir türlü büyü, kurtadamlar hep “dışarıdan” geliyor. Sadece bununla kalsa iyi, bir başka “Victorian” bakış açısı da Frankenstein Canavarı’nın ağzından itiraf ediliyor: Malumunuz, mekanik ve makineleşme, adı geçen dönemde öylesine bir çılgınlığa dönüşmüştü ki doğadaki her şey gibi insana dair her şey de bir makine gibi görülüyordu. Örneğin farklı insanlardan alınan makine parçaları hükmündeki farklı farklı organlar, bilimin ışığında bir laboratuvar ortamında bir araya getirilirse yepyeni bir insan oluşturulabilirdi. Öyle ya, organları toparlar, damarları ve sinirleri bağlarsınız, kan da pompalayıp bir elektrik akımı vererek kalbi çalıştırırsınız. Hop! Makine çalışmaya başlayıverirdi! İşte Frankenstein Canavarı böyle doğdu.

Sebep sonuç ilişkilerine bu denli “mekanik” bir iman hala yaygın dünya görüşü.

İnsan mekanik yasalarına tabi midir?

İnsan mekanik yasalarına tabi midir?

Sanatçılar, gidişatı ilk önce görmekle kalmıyor aynı zamanda tehlikeyi herkesten önce söyleyecek cesarete de sahip oluyorlar. Tıpkı bugünleri herkesten önce gören Aldous Huxley, Yevgeni Zamyatin, George Orwell, Ray Bradbury gibi. Tıpkı bu yazarların romanlarındaki karakterler gibi sistemi gönüllü olarak kutsayan kalabalıklar olmadık mı? Sistem dışı her şey, tıpkı onlar için olduğu gibi bizim için de tabu değil mi?

Bakın Penny Dreadful’daki mekanize dünya görüşünü, teknolojiyi, nedenselliği temsil eden Frankenstein Canavarı; “yaratıcısı” Victor Frankenstein’a neler söylüyor:

Modern çağ'ın ürünü mekanik insan "yaratıcısı" ile hesaplaşıyor.

Modern çağ’ın ürünü mekanik insan, “yaratıcısı” ile hesaplaşıyor.

İlk çocuğun döndü…baba. Seni bulamayacağımı mı sandın? Öldüğümü mü zannettin? Ölebileceğimi? Sen daha akıllısındır…Frankenstein. Seni en karanlık gecenin en korkunç fırtınasının girdabında bile arardım. Ayağa kalk ve yüzleş benimle! Bu surata bir daha bak. Pek biçimli değil mi? Münasip şekilde ifade edebilmen için kelimeler kifayetsiz mi kalıyor? Gözlerde bir tehlike mi var? Bu gözler, bir zamanlar içine baktığın gözler değil mi? Nasıl kan ağladığımı dinle şimdi. Hiç şüphesiz, zor bir doğumdu. Katıksız ve dehşetli bir ızdırapla doğmuştum. Elbette tahayyül ettiğin değişim bu değildi. Shelley’nin yazdığı Adonais şiirindeki gibi… faniliğe karşı kazanılmış üstün bir galibiyet değildi bu. Bu menfur bir şeydi. Hayır! Sonra kaçtın. Maruz kaldığım ilk insan davranışı reddedilişti. Senin türüne karşı olan tiksintime şaşmamalı. Bekledim. Ama sen dönmedin. Bu denli yalnız ve biçare bir varlık daha olmuş mudur acaba? Yeni doğan tüm varlıklar doğdukları an terk mi edilmiştir? Hayat böyle bir şey miydi? Yukarı kattaki pencere kurtuluşum ve eğitmenim olmuştu. İnsanların nasıl olduğunu öğrendim. Köy halkının nelere değer verdiğini ve neleri hakir gördüğünü. Hayvanlara nasıl muamele edildiğini. Kafamda, hayvan olduğuma dair hiçbir şüphe yoktu. Nasıl şüphe olabilirdi ki? Yırtıcı bir varlığın çehresi değil miydi bu? Zamanla kelimeleri öğrendim. Çok değerli şiir kitapların, ilk okuma kitaplarım olmuştu. Kalemle çizdiğin yerlerden en ehemmiyet verdiklerinin Wordsworth ve romantizm akımındakiler olduğunu anladım. Benden kaçmana şaşmamalı. Ben, eski pastoral dünyanın oluşumu değildim. Ben modernliğin canlı bir örneğiydim. Yarattığın şeyin bu olduğunu bilmiyor muydun? Modern çağ. Modern oluşumunun, Keats ve Wordsworth’ün değerlerine sahip olacağını mı zannettin sahiden? Demirin ve makineleşmenin hâkimiyetindeyiz artık. Buhar makineleri ve türbinlerden ibaretiz. Bir nergis çiçeğindeki ebediyeti görebileceğimizi tasavvur edecek kadar toy muydun sahi? Çocuk olan kim, Frankenstein? Sen mi ben mi? Bir kere benden kaçtın. Bir daha asla olmayacak. Biz Janus maskesi gibiyiz. Ayrılamayız. Bunu nasıl yapabildin? Çocuğunu, acının ne demek olduğunu öğrenmeden öldürerek merhamet ettim. Sense beni sadece acıya gark ettin! (Çeviri Divxplanet’ten)

Benzeri bir hesaplaşmayı Philip K. Dick’in romanından uyarlanan Blade Runner’da da görmüştük. Varoluşsal problemlerle boğuşan Nexus serisi savaşçı robotu Roy Batty,
Dr. Eldon Tyrell kendisine “Henüz vaktin varken git eğlen” dediğinde “Eminim biyomekaniğin tanrısı nasıl eğleneceğimi de biliyordur” diyerek efendisinin hayatına son vermişti.

İnsan, biyomekaniğin "tanrısı" mı? Bizler Tyrell miyiz yoksa Roy Batty mi?

İnsan, biyomekaniğin “tanrısı” mı? Bizler Tyrell miyiz yoksa Roy Batty mi?

Öncesinde Genrikh Nikolaevich Volkov 1975 yılında ne yazmış:

Peru’da bulunmuş 4. yüzyıla ait çömleklerde bir efsane dile getirilir Bu efsaneye göre insan eliyle yapılmış her şey (çömlekler, tavalar, değirmenler…) ve tüm evcil hayvanlar insanlara karşı ayaklanacak ve bunun sonucu roller değişecek. O zaman değirmenler kendilerini icat etmiş olanları öğütecek, çömlekler insanları kaynatacak, tavuklar insanları öldürüp tavalarda kızartacak. Bir kez olmuş bu şey bir daha olacak. Modern sosyoloji kitaplarında “endüstri uygarlığı” bölümünü okuyan herkes bu kehanetin doğruluğuna inanacaktır. Çünkü bu sayfalarda dizgin ve kontrol tanımaz “bilim ve teknoloji şeytanı” resmedilmektedir. İnsan bilim ve tekniğin kendi yarattığı bir şey olduğunu unutmaya itilmekte, bilim ve teknik kendini yaratan insana egemen olmakta, onun dışında ve üstünde bir güç haline gelmekte, bu durum insanın hem fizik, hem de moral çehresini değiştirmektedir. Canlılar arasındaki ilişkiler cansızlar arasındaki ilişkiler halini almakta, çalışan insan karşısında muhatap olarak yalnız para, teknoloji ve robot görmektedir. “Mantıkdışı insan” mantıklı bilimle karşı karşıya kalmış gibidir. Acımasız ve insan yüzüne benzemeyen güçler onu işsizlik ve ekonomik krizlerle tehdit etmekte, insanın dimağında bu güçler bilim ve teknolojideki ilerlemelerle bütünleşmektedir. Teknoloji ürettiği mallar gibi bağımsız, başına buyruk ve insanın üstünde bir karakter kazanmıştır. Böylece “ölü iş” bir vampir gibi yaşayan işin kanını emmekte, onu köle yapmakta ve kurutmaktadır. Çalışan insan ekonomik zorlamaların değil robotların esiriymiş gibi bir hava doğmuştur. (Çeviren Dr.Selçuk Alsan,  Bilim ve Teknik Dergisi, Mayıs-Haziran 1977)

Bu yazı Sinema-TV kategorisine gönderilmiş ve , , , , , , , , , ile etiketlenmiş. Kalıcı bağlantıyı yer imlerinize ekleyin.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.