Yazmanın yöntemi olur mu?

Olmaz olur mu?

Öncelikle yazmak, yazar olmak, senaryo yazarı olmak dışarıdan (ya da henüz başlamamış olanlar tarafından) pek doğru anlaşılmıyor sanki…

Salvador Dali gibi çılgın saç, bıyık artık her neyse, öyle bir görüntüye sahipsiniz, bohemsiniz, o kadar hassas ve duyarlısınız ki -erkekseniz tabii- bu sizi feminen kılmakta, ilham yağmuru altındasınız, ilham geldikçe kelimeler, satırlar, sayfalar yağmur gibi yağıyor, derin nefes alıp veriyor, kalbiniz pır pır atıyor, müthiş gözlemci bir insansınız, çevrenizdeki herkes bir malzeme sizin için, kuşlar böcekler falan arkadaşlarınız.

Yazar dediğin böyle olur değil mi? Hiç de değil!

Evet ilham diye bir şey var, evet duygularınız var, belki gerçekten pek çok kişinin düşünmediği ve hissetmediği şeyleri düşünüyor ve hissediyorsunuz ama yukarıdaki paragrafta resmettiğim kadar lirik, tozpembe bir manzara yok, kolay kolay olmaz da…

Nietzsche sanatçının sanat eserini üretme sürecini de kapsayacak şekilde Apollon ve Dionysos etkisi altında olduğunu söylemişti. Yunan tanrılarını işin içine karıştırmak istemiyor olabilirsiniz ama müthiş bir saptama bu! Yukarıdaki tozpembe paragraf dışarıdan bakınca sanat eserinin ortaya çıkma sürecinin sadece Dionizik olduğu yanılgısını resmediyor. Oysa sanatçılar gerçekte Dionysos gibi bohem, hassas falan oldukları kadar Apollon kadar mühendis ve hesapçı da olmak zorundalar. Şiirindeki tek bir kelime için yıllarca okumalar yapan, kafa patlatan şairlerin varlığını başka türlü açıklayamazsınız. Çünkü ilham denilen şey “geldiğinde” işe yarar halde değildir. İfade etmek demek, ilhamı yazılı-görsel, herhangi bir dile dönüştürmek demektir. İfade edilemeyen ilham/duygu var olmuş kabul edilemez. Dil dediğinizde ise mecburen beyninizin analitik gücüne başvurmak zorunda kalırsınız. Hesabı, hendesesi olmayan sanat eseri yoktur.

Sanatçı Leonardo! Ne tür hesapların peşindesin! (*)

Sanatçı Leonardo! Ne tür hesapların peşindesin! (*)

Heykeltraş; önünde duran mermer bloğun fiziksel özelliklerini tartıp biçmeden, çekicinin vuruş açısını, yontmak için kullandığı kazığın şeklini hesaplamadan Düşünen Adam’ı oradan çıkartabilir mi? İmkansız. Öykücü, romancı, senarist balık avına çıkar gibi sayfa bir deyip aklına estiği gibi yazmaya başlayabilir mi? Balıkçı da hangi balığın hangi havada, denizin neresinde olacağına dair hesap yapar. Bir öyküde karakterleri, olayları hesaplamadan “Mevla ne verirse” yazmaya oturulur mu? Bu kadar mı bohemdir sanatçı? Hayatının her anını aşk sarhoşu yaşayan, ilham yağmurlarında sırılsıklam olmuş bir insan mı olmalıdır? Hayır. Zaten böyle biri -varsa eğer- yazı falan yazamaz. Yazı yazmak değersiz hatta iğrenç bir şeydir. Duygular ifade edilince ölürler bu insana göre.

Hesap, hendese dediğimizde ise karşımıza bir yığın aşama çıkar. “Bilgi” adındadki kaçınılmaz bir şeyin varlığı ile karşılaşırsınız. Artık ifade etme süreci, sanatsal yaratım sürecidir ve bu bağlamda bir yöntemden bağımsız olamaz. Mazeretleri sadece vakit darlığı olan ve bu sebeple şiir yaz(a)mayan şairlerle dolu bir toplumda yaşıyoruz. Vakti olsa “hayatı romandır” böylelerinin. Zaten şiir, sanat falan bunlar hep vakti bol, tuzu kuru insanların işidir, değil mi?

Oysa gerçekte sanatçının vakti genellikle dardır. Çünkü genellikle sanatçı fakirdir. Açlıktan ölmemek için vaktini genellikle sanat dışı faaliyetlerle para kazanmaya ayırmak zorundadır. O halde yönteme ihtiyacı olan kişidir sanatçı. Tıpkı bir heykeltraşın çok iyi malzeme bilgisine, insan-hayvan ya da nesnelere ait anatomik, morfolojik bilgilere sahip olması gerektiği gibi öykü-roman-senaryo yazarı da yazma işinin tekniklerine vakıf olmalıdır. Bir yazar adayı, az bir çabayla bu konuda ne çok yaklaşım ve teknik bilgi olduğunu görebilir. Bir sanat eseri (bilgi + yöntem) sayesinde ortaya çıkar.

Malesef yöntem, mühendislik bir konudur, şairane değildir. İlhama her an açık olup da bir mühendis gibi yöntem üzere davranış ve tutum içinde olmayı başarabilen sanatçılar, ilhamlarının ve yöntemlerinin gücü yeterse ortaya gerçek ve “bir şekilde” takdir edilecek sanat eserleri ortaya koyabilirler.

Yönteme ihtiyacınız olmadığını, kendinize has bir yoğurt yiyişiniz olduğunu düşünüyorsanız “yiğit” olabilirsiniz ama sanatçı olamazsınız.

(*) Leonardo Da Vinci, sanatçı, mühendis, girişimci

Çeşitli, Senaryo Yazarlığı kategorisine gönderildi | , , , , ile etiketlendi | 9 Yorum

Meddah dediğin

Meddah olmak için...

Meddah olmak için…

Meddahların geniş kültür birikimine sahip olmaları gerekirdi. Bu birikime sahip olmayan meddahlar gösterilerini kenar semtlerdeki kahvelerde veya pazarlarda yaparlardı. Anlattıkları hikayelerle toplumu alabildiğine etkileyen meddahlar usta çırak ilişkisiyle yetişirler, hikayelerini genellikle birbirlerinden öğrenirlerdi. Ustalar çıraklarına yalnızca meddahlığı kavratmakla kalmazlar aynı zamanda genel kültürlerini artıracak bilgiler verirlerdi. Bu bilgiler verilirken meddahlarda olması ve olmaması gereken özellikler de kavratılırdı.

Kaşifi‘ye göre meddahlarda olması gerken özellikler şunlardır:
Doğruluk, sabır, şükretme, boyun eğme, yetinme, hesap görme, denetim, alçak gönüllü olma, kendini Tanrı’ya bırakma, açık yüreklilik, akıllı söz söyleme ve hareket etme, eli açıklık, çalışkanlık, düşünceli hareket etme, tedbirli olma, her şeyi Tanrı’ya bırakma (tevekkül), az yemek, az uyumak, sevecenlik.

Olmaması gereken özellikler de:
Gaflet, kendini beğenmişlik, şaşkınlık, iki yüzlülük, içki, faiz, zina, huysuzluk, azarlayıcı olmak, çok yemek, uygunsuz sözler söylemek, sözünde durmamak, alay etmek, yersiz çıkışmak, yalan söylemek, yalan yere yemin etmek, müslüman kardeşinin dedikodusunu yapmak, iftira etmek, söz getirip götürmek, gammazlık etmek, insanları yalan yere övmek, yersiz öfkelenmek, kıskanmak, hile yapmak, pintilik yapmak, kıyımda ve eziyette bulunmak, pisboğazlık ve çok uyumaktır.

Mevlüt Özhan, Geleneksel Türk Tiyatrosunda Ahilik, Türk Folklorü Araştırmaları Dergisi, 1988/1 sf. 45-47

Çeşitli kategorisine gönderildi | , , , ile etiketlendi | Yorum yapın

Pelikül Yaşıyor! Kodak ve stüdyolar anlaştı! (*)

Pelikül yaşamaya devam edecek galiba?

Geçen yaz Martin Scorsese, Quentin Tarantino, Christopher Nolan, J.J. Abrams ve Judd Apatow gibi bazı Hollywood yönetmenleri, stüdyoları, pelikül kullanımına devam etmeleri için Kodak’ı desteklemeye çağırmıştı.

Kodak yöneticisi Jeff Clarke; Pelikül uzun zamandır kültürümüzün hayati bir parçası ve öyle de kalacak diyor. Stüdyoların desteği sayesinde müthiş zenginliği ve eşsiz dokularıyla sinema için pelikül üretmeye devam edeceğiz. Bu sayede film yapanlar hikayelerini anlatıp, sanatlarını gözler önüne serebilecekler.

Yakın zamanlarda “Boyhood,” “The Grand Budapest Hotel,” “Interstellar,” “Foxcatcher” ve “Into the Woods” gibi bazı Oscar adayı üst düzey filmler Kodak pelikül kullanılarak çekildiler. “Star Wars: Episode VII – The Force Awakens,” “Batman v. Superman – Dawn of Justice” ve “Ant-Man,” gibi 2015’in önemli filmler ve başkaları Kodak pelikül kullanılarak çekilmeye başladı. The Wall Street Journal’a konuşan Apatow, pelikül ve dijital halen geçerli iki seçenek. Fakat filmlerini peliküle çekmek isteyen yönetmenlerin bu seçenekten aniden mahrum kalmaları tam bir trajedi olurdu dedi. Apatow son filmi “Trainwreck”i pelikül kullanarak çekti. Pelikülün grenlerinde ve renk kalitesinde sizi filmin içine sokan bir büyü var diyor.

Dijital teknolojilerin gelişmesiyle sinema salonları dijital projeksiyona dönüştü. Kodak’ın satışları son on yılda yüzde 96 kadar düştü. Ayrıca Kodak, pelikül üretimine devam etmek için akıllı telefonlar ve tabletlerin dokunmatik ekranları gibi yeni alanlarda pelikül üretim teknolojileri adına fırsat kovaladıklarını söylüyor.

Kodak’ın Entertainment & Commercial Films başkanı Andrew Evenski bir ifadesinde; büyük stüdyoların desteğiyle kreatif ekipler projelerinde güvenle pelikül kullanmaya devam edebilecekler diyor. Film yapımcılarına neden pelikül diye sorduğumuzda aldığımız cevaplar istisnai derinlik, kendine has gren yapısına duyulan ihtiyaç gibi farklılıklar gösteriyordu. Ne var ki hepsinin üstünde ise pelikülün öyküye yaptığı katkı vardı. Sinemacıların hayallerinde canlandırdıkları öyküleri anlatmak için ve görsel dillerinin önemli bir parçası olarak peliküle ihtiyaçları var. Sanatçıların pelikül kullanmasına imkan tanımak, sinema tarihini oluşturacak yeni anların ortaya çıkmasına yardım edecek. Bugün ilan edilen anlaşmalar pelikülün gücünün ve bunu savunan sanatçıların vizyonlarının bir kanıtıdır.

(*) Paula Bernstein imzalı Indiewire yazısından tercüme edilmiştir.

Film Yapımı, Sinema-TV kategorisine gönderildi | , , , , , , ile etiketlendi | Yorum yapın

Mekanik Bir İman

Penny Dreadful

Penny Dreadful

Penny Dreadful, Amerikan kablo kanalı Showtime’ın yeni dizilerinden birisi. Dizinin adı bir kadın adı soyadı gibi duruyor olsa da bir penny’lik ucuz tefrika roman gibi bir anlamı var. Dizi; yazıldıkları tarihlerden itibaren özellikle anglo-sakson dünyasını derinden etkileyen pek çok korku öyküsünün bir karışımı gibi; biraz Bram Stoker’ın meşhur Dracula’sından biraz Mary Shelley’in Frankenstein’ından, Karındeşen Jack’ten, kurtadamlardan, antik mısır ezoterizminden eklektik bir üslupla toparlanmış bir senaryoya sahip. Ancak çok çalışılmış bir yapım olduğunu söylememiz gerek. Dekor ve kostüm tasarımlarına şapka çıkartıyoruz. Mesela dizinin kostümlerini; aynı zamanda Jean Jacques Annaud’un müthiş filmi Gülün Adı’ndaki olağanüstü işi çıkaran oscarlı Gabriella Pescucci hazırlamış. Pescucci Oscar ödülünü Scorsese’nin Age of Innocence filminde kazanmıştı.

Dizi, Victoria dönemi Londra’sında geçiyor. Filmin gotik atmosferi sisli, yağmurlu ve kirli bir Londra tasarımıyla oluşturuluyor. Ana karakter, Sir Malcolm, dönemin maceraperest burjuvazisinde moda olduğu üzere bir Afrika kaşifi. Bütün öykü ise, sömürgeciliğin altın çağında, üzerinde güneş batmayan bir imparatorluğun başkentinde, sömürgeciliğin bir nevi yan etkisi olarak kötülüğün hakim olmaması için savaşan bir grup “sahip” hakkında. Dünyanın dört bir yanına “medeniyet” götürmüşsünüz, “ilkel” halklarını köleleştirerek özgürlük kavramını da götürdüğünüz topraklar bu iyiliğe teşekkür etmek bir yana kötülüğü sizin başkentinize transfer etmek istiyorlar. Kipling’in şiirindeki beyaz adamın yükü bu olsa gerek!

Vampirler, bin bir türlü büyü, kurtadamlar hep “dışarıdan” geliyor. Sadece bununla kalsa iyi, bir başka “Victorian” bakış açısı da Frankenstein Canavarı’nın ağzından itiraf ediliyor: Malumunuz, mekanik ve makineleşme, adı geçen dönemde öylesine bir çılgınlığa dönüşmüştü ki doğadaki her şey gibi insana dair her şey de bir makine gibi görülüyordu. Örneğin farklı insanlardan alınan makine parçaları hükmündeki farklı farklı organlar, bilimin ışığında bir laboratuvar ortamında bir araya getirilirse yepyeni bir insan oluşturulabilirdi. Öyle ya, organları toparlar, damarları ve sinirleri bağlarsınız, kan da pompalayıp bir elektrik akımı vererek kalbi çalıştırırsınız. Hop! Makine çalışmaya başlayıverirdi! İşte Frankenstein Canavarı böyle doğdu.

Sebep sonuç ilişkilerine bu denli “mekanik” bir iman hala yaygın dünya görüşü.

İnsan mekanik yasalarına tabi midir?

İnsan mekanik yasalarına tabi midir?

Sanatçılar, gidişatı ilk önce görmekle kalmıyor aynı zamanda tehlikeyi herkesten önce söyleyecek cesarete de sahip oluyorlar. Tıpkı bugünleri herkesten önce gören Aldous Huxley, Yevgeni Zamyatin, George Orwell, Ray Bradbury gibi. Tıpkı bu yazarların romanlarındaki karakterler gibi sistemi gönüllü olarak kutsayan kalabalıklar olmadık mı? Sistem dışı her şey, tıpkı onlar için olduğu gibi bizim için de tabu değil mi?

Bakın Penny Dreadful’daki mekanize dünya görüşünü, teknolojiyi, nedenselliği temsil eden Frankenstein Canavarı; “yaratıcısı” Victor Frankenstein’a neler söylüyor:

Modern çağ'ın ürünü mekanik insan "yaratıcısı" ile hesaplaşıyor.

Modern çağ’ın ürünü mekanik insan, “yaratıcısı” ile hesaplaşıyor.

İlk çocuğun döndü…baba. Seni bulamayacağımı mı sandın? Öldüğümü mü zannettin? Ölebileceğimi? Sen daha akıllısındır…Frankenstein. Seni en karanlık gecenin en korkunç fırtınasının girdabında bile arardım. Ayağa kalk ve yüzleş benimle! Bu surata bir daha bak. Pek biçimli değil mi? Münasip şekilde ifade edebilmen için kelimeler kifayetsiz mi kalıyor? Gözlerde bir tehlike mi var? Bu gözler, bir zamanlar içine baktığın gözler değil mi? Nasıl kan ağladığımı dinle şimdi. Hiç şüphesiz, zor bir doğumdu. Katıksız ve dehşetli bir ızdırapla doğmuştum. Elbette tahayyül ettiğin değişim bu değildi. Shelley’nin yazdığı Adonais şiirindeki gibi… faniliğe karşı kazanılmış üstün bir galibiyet değildi bu. Bu menfur bir şeydi. Hayır! Sonra kaçtın. Maruz kaldığım ilk insan davranışı reddedilişti. Senin türüne karşı olan tiksintime şaşmamalı. Bekledim. Ama sen dönmedin. Bu denli yalnız ve biçare bir varlık daha olmuş mudur acaba? Yeni doğan tüm varlıklar doğdukları an terk mi edilmiştir? Hayat böyle bir şey miydi? Yukarı kattaki pencere kurtuluşum ve eğitmenim olmuştu. İnsanların nasıl olduğunu öğrendim. Köy halkının nelere değer verdiğini ve neleri hakir gördüğünü. Hayvanlara nasıl muamele edildiğini. Kafamda, hayvan olduğuma dair hiçbir şüphe yoktu. Nasıl şüphe olabilirdi ki? Yırtıcı bir varlığın çehresi değil miydi bu? Zamanla kelimeleri öğrendim. Çok değerli şiir kitapların, ilk okuma kitaplarım olmuştu. Kalemle çizdiğin yerlerden en ehemmiyet verdiklerinin Wordsworth ve romantizm akımındakiler olduğunu anladım. Benden kaçmana şaşmamalı. Ben, eski pastoral dünyanın oluşumu değildim. Ben modernliğin canlı bir örneğiydim. Yarattığın şeyin bu olduğunu bilmiyor muydun? Modern çağ. Modern oluşumunun, Keats ve Wordsworth’ün değerlerine sahip olacağını mı zannettin sahiden? Demirin ve makineleşmenin hâkimiyetindeyiz artık. Buhar makineleri ve türbinlerden ibaretiz. Bir nergis çiçeğindeki ebediyeti görebileceğimizi tasavvur edecek kadar toy muydun sahi? Çocuk olan kim, Frankenstein? Sen mi ben mi? Bir kere benden kaçtın. Bir daha asla olmayacak. Biz Janus maskesi gibiyiz. Ayrılamayız. Bunu nasıl yapabildin? Çocuğunu, acının ne demek olduğunu öğrenmeden öldürerek merhamet ettim. Sense beni sadece acıya gark ettin! (Çeviri Divxplanet’ten)

Benzeri bir hesaplaşmayı Philip K. Dick’in romanından uyarlanan Blade Runner’da da görmüştük. Varoluşsal problemlerle boğuşan Nexus serisi savaşçı robotu Roy Batty,
Dr. Eldon Tyrell kendisine “Henüz vaktin varken git eğlen” dediğinde “Eminim biyomekaniğin tanrısı nasıl eğleneceğimi de biliyordur” diyerek efendisinin hayatına son vermişti.

İnsan, biyomekaniğin "tanrısı" mı? Bizler Tyrell miyiz yoksa Roy Batty mi?

İnsan, biyomekaniğin “tanrısı” mı? Bizler Tyrell miyiz yoksa Roy Batty mi?

Öncesinde Genrikh Nikolaevich Volkov 1975 yılında ne yazmış:

Peru’da bulunmuş 4. yüzyıla ait çömleklerde bir efsane dile getirilir Bu efsaneye göre insan eliyle yapılmış her şey (çömlekler, tavalar, değirmenler…) ve tüm evcil hayvanlar insanlara karşı ayaklanacak ve bunun sonucu roller değişecek. O zaman değirmenler kendilerini icat etmiş olanları öğütecek, çömlekler insanları kaynatacak, tavuklar insanları öldürüp tavalarda kızartacak. Bir kez olmuş bu şey bir daha olacak. Modern sosyoloji kitaplarında “endüstri uygarlığı” bölümünü okuyan herkes bu kehanetin doğruluğuna inanacaktır. Çünkü bu sayfalarda dizgin ve kontrol tanımaz “bilim ve teknoloji şeytanı” resmedilmektedir. İnsan bilim ve tekniğin kendi yarattığı bir şey olduğunu unutmaya itilmekte, bilim ve teknik kendini yaratan insana egemen olmakta, onun dışında ve üstünde bir güç haline gelmekte, bu durum insanın hem fizik, hem de moral çehresini değiştirmektedir. Canlılar arasındaki ilişkiler cansızlar arasındaki ilişkiler halini almakta, çalışan insan karşısında muhatap olarak yalnız para, teknoloji ve robot görmektedir. “Mantıkdışı insan” mantıklı bilimle karşı karşıya kalmış gibidir. Acımasız ve insan yüzüne benzemeyen güçler onu işsizlik ve ekonomik krizlerle tehdit etmekte, insanın dimağında bu güçler bilim ve teknolojideki ilerlemelerle bütünleşmektedir. Teknoloji ürettiği mallar gibi bağımsız, başına buyruk ve insanın üstünde bir karakter kazanmıştır. Böylece “ölü iş” bir vampir gibi yaşayan işin kanını emmekte, onu köle yapmakta ve kurutmaktadır. Çalışan insan ekonomik zorlamaların değil robotların esiriymiş gibi bir hava doğmuştur. (Çeviren Dr.Selçuk Alsan,  Bilim ve Teknik Dergisi, Mayıs-Haziran 1977)

Sinema-TV kategorisine gönderildi | , , , , , , , , , ile etiketlendi | Yorum yapın

Colin Hay’dan Justin Bieber’a açık mektup

Colin Hay’in kim olduğunu 80’li yıllarda ilk gençlik çağlarını yaşayanlar iyi bilirler. Down Under, Overkill, It’s A Mistake gibi şarkılarıyla uzun süre kendinden söz ettirmiş Men At Work grubunun solisti. Şöhret basamaklarının (kendi kategorisinde) en tepesine çıkmış bir kişi Hay. Geçtiğimiz günlerde trajik bir şekilde hayatına son veren Robin Williams gibi şöhretin en tepesine çıkmış insanların bile mutsuzluk içinde olduğuna dair ibretli haberleri hep okuyoruz. Michael Jackson’un ölmeden önceki hali ve ölüm şekli, keza daha eskilere gidersek Elvis Presley’in hayatının son demleri parlak olmaktan çok acıklı bir film gibi duruyor. Bu işin içinde olup, en tepeye çıkıp da hala işleri tıkırında ve psikolojisi iyi olan Paul McCartney gibi figürlerin iç dünyalarını bilemiyoruz. Belki de öngörüsü daha iyi psikiyatrlarla çalışıyorlardır. Colin Hay’in, pop müziğin tepedeki isimlerden Justin Bieber’e yazdığı açık mektubu tercüme etmeye çalıştım. Bir sonraki Bieber olmak isteyeceklere sunuyorum:

Sevgili Bay Bieber,
Sizi oyalanmak için kullanıyorum; bu akşam bir gösterim var ve benim pentatoniklerime çalışıyor olmam lazım. Bir dakika sonra da öyle yapacağım. Son maskaralıklarınız üzerine çok sayıda yorum yapılmış görünüyor. Çoğu yorum yeteneksizce ve en sert dille yapılmış. Olur böyle şeyler. Sizinki gibi şöhret yolculukları tekinsizdir. 80’lerin ilk yarısında eski grubum Men At Work ile birlikte inanılmaz bir ticari başarı yakalamıştım. Zamanın ve şartların değişmesine rağmen bugüne paralel çıkarımlar yapılabilir; İlk albümümüz “Business As Usual” 10 milyondan fazla sattı, Billboard listelerinde 16 hafta bir numarada kaldı, ta ki Michael Jackson’un Thriller’ı bizi tepeleyene dek. Arkadaşlar da süperdi. Bir kaç yıllığına hepimiz kraldık. Bomba gibi bir şeydi. Toz duman dağılınca ise ben yapayalnızdım. Etrafıma baktım, herkes partiyi terketmişti. Şansıma akustik gitarım köşede duruyor ve onu tekrar elime alacağım ana dek sakince bekliyordu. Kurtuluşumuz; bilindiği üzere yaratıcı çaba ve başkalarına hizmet etmekten geçer. Bunun dışındaki her şey önemsizdir, oyalanmadır, tıpkı bu mektup gibi. Fakat yine de, dolaylı da olsa size yazmak zorunda hissettim. Sizi tanımıyorum ama sizi önemsiyorum. Siz küçüksünüz, hepimiz gibi, ağlasak sesimizi sadece annemiz duyar. Diyet kolanızı tutan ve size pizza dilimini uzatan biri olması onun arkadaşınız olduğu anlamına gelmiyor. Bir plan neticesinde ya da kendiliğinden başarınız sönükleşmeye başladığında, mutlu olun ve sadece derin derin nefes alın. Şarkı söyleyebildiğinizi, dans edebildiğinizi ve bir spreyle ne kadar maharetli olabildiğinizi biliyoruz. Fakat henüz “gerçekten” konuştuğunuzu duymadık. Zamanla, sadece zamanla söyleyecek sözünüz olup olmadığını öğreneceğiz.

Colin
Men At Work – Overkill

Çeşitli kategorisine gönderildi | , , , , , ile etiketlendi | Yorum yapın

Eğer insanlık şimdi yok olsaydı

Dünya isimli gezegende bir zamanlar İnsanoğlu adı verilen bir canlı yaşardı...

Dünya isimli gezegende bir zamanlar İnsanoğlu adı verilen bir canlı yaşardı…

Senaryo yazarlarının, öykü yazarlarının sıklıkla başvurduğu bir kalıptır: “Eğer …. olsaydı”. Bir felaket senaryosu bu kez insanoğlu için çevresel faktörler açısından ele alınıyor. Will Smith’in New York sokaklarında tek başına kaldığı I Am Legend filmindeki gibi, ancak bu kez hiç kimse hayatta kalmamış… “Eğer insanlık bir anda yok olsaydı. Hemen! Şimdi!”

Yukarıdaki tabloyu hazırlayanlar insanoğlunun yok olması için temennide bulunuyorlar diyemeyiz, ne var ki yaşadığı çevreye insanoğlu tarafından verilen zararı göstermesi açısından oldukça önemli bilgiler içeriyor…

“Ateş olsan cürmün kadar yer yakarsın” demiş atalarımız. Bütün insanlığın cürmü de, işte arkasında en fazla iki milyon yıllık bir iz bırakacak kadar… Güneşin yaşının yaklaşık dört milyar, evrenin yaşının da yaklaşık on beş milyar yıl olduğunu düşünecek olursak, yani evrensel ölçekte göz açıp kapayıncaya kadar geçecek kısa bir süre bu.

Bir senaryo yazarı olarak bu noktada “eğer … olsaydı” kalıbından yola çıkarak başka bir fikir aklıma takılıyor:

Ya, -sözgelimi üç milyon yıl önce- yeryüzünde kendisine bilmediğimiz bir isim vermiş olan bir canlı türü yaşadıysa? Ya da insanoğlunun ömrü üç milyon yıllık çevrimlerden oluşuyorsa? Atlantis, Zülkarneyn, Nuh, Hızır… farklı çevrimlerin tarihlerinden arta kalan bilgiler olabilir mi? Doğada çözülüp gitmiş eski çevrimlerden kalıntılar, bizim için örneğin; fosil yakıtlarsa? Sadece aynı zamanları paylaştığımız ekosferi; bitki ve hayvan varlığını görmezden gelmiyoruz, belki de?

Belki de bu sofra, sadece bizim için kurulmamıştır?

2 Haziran 2005 tarihli Discover dergisinde yayınlanmış, Alan Weisman imzalı Earth without humans başlıklı yazıdan faydalanılmıştır.
Çeşitli kategorisine gönderildi | , , , , , , ile etiketlendi | Yorum yapın

Coğrafi Keşiflerin Doğuşu

Sonun Başlangıcı:
Pireneleri aşan müslümanlar 732 tarihinde Paris’in yaklaşık üç yüz kilometre güneyinde Poitiers’de, Belâtü’ş-Şühedâ savaşında duraklayana kadar ilerlemişlerdi. Avrupa’nın içine bu denli yaklaşan müslümanlar, Avrupalı toplumların yapısında, devlette, askeri anlayışta zoraki değişikliklere sebep olmuş, her fırsatta doğuya haçlı seferleri düzenlenmesinin altında yatan şovalye ruhunu ateşlemişti. Bugün, Avrupalı güçlerin müslümanları yavaş yavaş İber yarımadasından Afrika’ya doğru geri püskürtmelerinin ardında erken dönem modern devlet yapısının oluşma süreci olduğu bile düşünülmektedir.

Onbeşinci yüzyılın ilk çeyreğinde Reconquista’nın neredeyse sonuna gelinmişti. Aynı dönemde Akdeniz’in doğusunda henüz Konstantinopolis’i fethetmemiş olsa da Osmanlı Devleti, batısında ise kuvvetli Hıristiyan imparatorluklar ortaya çıkmıştı. Kuzey Afrika ve Endülüs’te ise müslümanlar arasında siyasi karışıklıklar vardı. Bütün enerji iç çekişmelere harcanıyordu. Ateşli silahların henüz yaygınlaştığı bu dönemde Kuzey Batı Afrika’nın müslüman halkları hazırlıksız yakalanmışlardı. Aynı dönem Avrupa nüfüsunda büyük artışların yaşandığı bir döneme denk gelmekteydi. Savaş her zaman olduğu gibi o dönemde de pahalı bir işti. Savaşı finanse edebilecek kadar organize ve disiplinli bir devlet yapısının oluşması belirleyici bir rol oynayacaktı.

Ondördüncü yüzyıldaki veba salgınından kurtulduktan sonra Portekiz sarayında eldeki ateşli silah ve gemi teknolojilerinin nasıl kullanılacağı tartışılmıştı. Kuzey Afrika’daki Sebte limanının ticari imkanları iştah kabarttığı için 1415 yılında kenti müslümanların elinden aldılar. Bu sayede Akdeniz ve Atlantik arasındaki geçiş noktalarına hakimiyet sağlayan Portekiz Krallığı büyük bir avantaj yakalamış oldu.

Fernão Vaz Dourado'nun 1571 tarihli haritası

Fernão Vaz Dourado’nun 1571 tarihli haritası

Portekizliler Batı Afrika’dan gelen köle ve altın limanlarına artık daha yakındılar. Bu durum, 1430 yılında karavel adı verilen uzun menzilli ve daha büyük kargo kapasiteli gemilerin geliştirilmesi sonucunu verdi. 1419’dan sonra Atlantik’teki Kanarya Adaları keşfedilmiş ve iskana açılmıştı. 1434 yılına gelindiğinde Portekizliler, Bojador Burnu’nun güneyindeki gizemli sulara açılacak cesaret, bulmuşlardı. Doğu’da Henüz İstanbul’un Osmanlılar tarafından fethedilmediğine dikkat çekelim…

Portekizli ve İspanyol denizciler bu tarihten sonra yaklaşık kırk yıl süresince Afrika kıyılarından güneye ilerleme konusunda bir duraklama yaşadılar. Fas’taki üç ana müslüman aşiret bu yöndeki ticareti ve askeri üstünlüğü İber Yarımadası’ndan gelen rakiplerine kaptırdılar. O dönemde birbirleriyle, ileriki tarihlerde de Osmanlı ile Akdeniz yönünde güç mücadelesine girmeyi tercih ettiler. Okyanus ve bilinmeyen engin denizler ile Portekizliler arasında bir engel yoktu.

Portekizliler geleceği görerek “Hindistan’a giden bir deniz yolu bulmamız lazım” demiyorlardı. Hindistan ve Çin’e; İpek Yolu ve Kızıldeniz üzerinden ulaşmak dışındaki seçenekler efsane ve hayallerden ibaretti. En can alıcı noktalar şunlar:

A- Her şey tedricen oldu.
B- Motivasyonlar ve imkanlar birlikte doğdu. Yani Askeri, Ticari, Dini motivasyonların oluşması ile açık denizlerde yol alabilen gemilerin inşa edilmeye başlaması, yıldızlara bakarak yön tayini birbiriyle ilgisiz değildi.

Portekizli denizciler Afrika’nın batı kıyısında adım adım ileri karakollar ve ticaret limanları kurdular. Bunlar gelecekte “koloni” halini alacak yerleşimlerin ilk habercileriydi. Nihayet Fırtınalar Burnu (Cabo das Tormentas) 1488 yılında Bartolomeu Dias tarafından aşıldı ve devamı büyük bir hızla geldi. Coğrafi Keşifler – Sömürgecilik ve takibeden yüzyıllar boyunca bu ikisinden bağımsız düşünülemeyecek bilimsel teknolojik devrim, Sanayi Devrimi… Kısacası dünyanın bugünkü yüzünü şekillendiren, iki dünya savaşı da dahil olmak üzere, büyük olayların büyük değişimlerin başlangıcı Kuzey Batı Afrika’da başlamıştı.Bugünün dünyasını daha iyi anlamak için böylesi büyük değişimler doğuran hareketleri çok iyi okumak, analiz etmek gerektiği açık.

Kendinizi onbeşinci yüzyıla ve ilgili mekanlara gönderebilseydiniz, nasıl gözlemler yapıyor olacaktınız? İnsanlar ne düşünüyorlardı? Olayları nasıl okuyorlar, eylemlerinin sonuçlarını ne derece kestirebiliyorlardı? Geri dönüp baktığınızda bugünün dünyasını nasıl görürdünüz? Hangi olaylar, hangi büyük değişimlere gebe olabilecek gibi görünmektedir? Burası romantizmin başladığı yer olabilir. Hamasi ve romantik hayallere kapıldıysanız yazının ilk satırına geri dönünüz.

Andrew Hess’in Küre Yayınları’ndan çıkmış Unutulmuş Sınırlar isimli nefis kitabında konuyla ilgili doyurucu bilgiler mevcut. Tercüme: Özgür Kolçak.

Çeşitli kategorisine gönderildi | , , , , , ile etiketlendi | Yorum yapın

Hitchcock’un meslek sırları

Alfred Hitchcock

Alfred Hitchcock

Gerilim türünün en başarılı yönetmenlerinden Alfred Hitchcock‘un sıklıkla başvurduğu ve bir imza haline gelen bazı sinemasal durumlar, wikipedia‘nın yardımıyla:

* Sarışın faktörü
* Çocuğunun hayatını domine eden anne faktörü (Psycho)
* Suçlanan masum bir adam
* Gerilimi artırmak için kısıtlı aksiyon alanı (Lifeboat, Rear Window, Rope)
* Taraf değiştiren ya da güvenilmez karakterler
* Seyirci, hayatı tehdit altındaki karakteri izleyip eğlenirken şüpheli durumlar üstüne kurulmuş gerilim. (Vertigo, Foreign Correspondent filmindeki değirmen sahnesi)
* Ortalama insanların garip ya da tehlikeli durumlara itilmeleri. (North by Northwest, The Man Who Knew Too Much)
* Sakar veya beceriksiz otorite figürleri, özellikle polis memurları.
* Yaklaşan ölüm için sembolize karanlık kullanımı  (karanlık giysiler, gölgeler, duman vb.)
* Ünlü, sembolleşmiş mekanların güçlü bir görsellikle kullanımı (Özgürlük Heykeli, Rushmore Dağı, Forth Rail Köprüsü, Golden Gate Köprüsü, Albert Hall, British Museum, Picadilly Meydanı vs.)
* Yanlış, karışmış hatalı kimlik. (North by Northwest, The Wrong Man)
* Yaklaşan tehlike veya endişeyi temsil eden merdiven kullanımı.
* Önemsiz ve film boyunca açıklanmayacak yanıltıcı bir nesne ya da entrika unsuru. (North by Northwest‘teki mikrofilm)
* Açıkça sunmak yerine gizemli olsun diye suça atıfta bulunma.(Dial M for Murder)

Film Yapımı, Sinema-TV kategorisine gönderildi | , , , , , , ile etiketlendi | Yorum yapın

Ragnarok ve Ahlâk

# Dünya ekolojik bir felakete sürükleniyor olabilir. Çevre kirliliğinin bir sonucu olarak gezegenin iklim dengesi altüst olabilir.
# Güneş patlamalarına karşı kırılgan ve savunmasız teknolojilere bağımlılığımız, böyle bir patlama halinde topyekün bir çılgınlık haline dönüşebilir.
# Bir mega volkan püskürmesi yeryüzündeki hayatı tümüyle olmasa da (en azından insan soyu için) yok edebilir.
# Küresel politik ve ekonomik sistemin kırılganlığı küresel bir anarşiye sebebiyet verebilir.
# Gelir dağılımındaki eşitsizlik, küresel göç dalgaları, küresel bir anarşiye sebebiyet verebilir.
# Bilginin kolay erişilebilirliği ve çeşitliliği düşünmeyi unutan kitlelerin oluşmasına sebebiyet verebilir. Böylece sosyal ve bilimsel sorunlara çare düşünen bireylerin sayısı azalabilir.
# Küresel politik ve ekonomik sistemin kırılganlığı soğuk savaşın geri dönmesine sebep olup yeni bir küresel yok oluş ihtimalini içeren bir savaş tehdidine dönüşebilir.
# Sars ya da Aids gibi daha önce görülmemiş, mutant ya da deforme bir virüs küresel ve ölümcül bir salgına dönüşebilir.
# Bilgisayarların bilgisayarları dizayn etmeye başlamasıyla geometrik yükselişe geçecek olan yapay zeka, efendilerine başkaldırıp yeryüzündeki insan varlığına son verebilir.
# Petrol vs. gibi kaynakların tükenmesi ve ihtiyaçların artmaya devam etmesi küresel bir kıtlık yaşanmasına sebebiyet verebilir.
# Genetik bilimindeki araştırmalar kontrolden çıkıp Golem’lerin ya da klonların dünyayı istila etmesiyle insan ırkı yokoluşa sürüklenebilir.
# Hiç hesapta olmayan kozmik bir felaket yeryüzüne isabet edebilir. Komet, karadelik, meteor çarpması vs. Yeryüzündeki bütün dengeleri geri dönüşü olmayacak şekilde bozabilir.

Çoğu birbiri ile iç içe bu felaketler post-apokaliptik ya da distopik roman ve filmlerde olduğu gibi ansızın ve acımasız bir şekilde, bizi yok etmek için zamanını bekliyor olabilir. Yukarıdaki acemice hazırlanmış listeye daha pek çok madde, konuların uzmanları tarafından ilave edilebilir. Önemli olan; bu listedeki maddelerin kaçı insan eliyle hazırlanmıştır ve henüz işaretleri bile ortaya çıkmadan engellenebilir ya da (eğer kaçınılmazsa) ötelenebilir? Felaket ve kıyamet beklentisi eski bir gelenektir ve her zaman alıcısı bulunur. Ateşli evangelistler varsa onları dinleyen huşu içindeki müritler de oluyor. Ne kadar batıl inanç gibi görünürse görünsün ne kadar bilimdışı olursa olsun katastrofizmin ilginç bir yönü de var: Evrenin ve egonun mutlak varlığının olmadığının anlaşılması. Minibüs yazısı estetiği ile: fani dünya.

Felaketler eşikte bekliyorsa kadim bir arkadaşı yardıma çağırmak akıllara gelebilir: Ahlak. Çok klasik ve sıkıcı. Değil mi? İyi ve güzelin tanımlarının değiştiği bir devirde ahlaktan söz etmek ne kadar demode… mi acaba? Platon ve Aristo, sonrasında İhvan-üs Safa, Farabi, İbn-i Miskeveyh ve nihayet Gazali. Daha sonraları ise bin bir türlü felsefi düşünce akımı ahlak ile ilgilenmiş. Bugün gelinen nokta ise tam olarak, çok sesli bir koronun akor yaparken çıkardığı gürültü gibi. Herkes kendince erdemli, ahlaklı ama kimsenin kimseye faydası yok. Düşmekte olan bir uçakta ahlak hakkında konuşmak, hele hele nutuk çekmek sizi en sempatik yolcu yarışmasında üst sıralara taşımayabilir, evet. Az yukarıda yazan felaket listesine tekrar bir göz atıp şu erdemler üzerinde neden ve sonuç ilişkileri açısından, biraz kafa yormayı sessizce ve kendi kendinize de yapabilirsiniz:

Öfke yerine Ağırbaşlılık
Akıl yerine Hikmet
Şehvet yerine İffet.

Soldakilerin toplamı (bir arada olma durumu) Zulüm, sağdakilerin toplamı ise Adalet. Yukarıda ismi geçen filozof ve hikmet adamlarının hepsi aynı fikirdeler.(*) Aşağıdakini bilemiyorum.

İyi ve kötü arasında tercih yapmak.

Ahlâk: İyi ve kötü arasında tercih yapmak.

(*) Platon (ya da Eflâtun) Devlet adlı meşhur eserinde yukarıdaki tasnifi yapıyor, Aristo yineliyor, yüzyıllar sonra ilk kez İbn-i Miskeveyh aynı tasnifi alıp uyarlıyor ve Gazali nihai ve en kapsamlı haline getiriyor.

Çeşitli kategorisine gönderildi | , , , , , , , , ile etiketlendi | Yorum yapın

Frank Capra, 1946

Şahane Hayat (1946) filminin yönetmeni Frank Capra.

Şahane Hayat (1946) filminin yönetmeni Frank Capra.

Frank Capra’nın anlaşılmaz ve görkemli olan şeylere ulaşmaktansa apaçık olanı elde etme konusunda basit yöntemleri vardı. Üstesinden gelemeyeceği durumlara hiç girişmezdi. Korkunç bir savaştan görüntüleri (Frank Capra’nın İkinci Dünya Savaşı sırasında çektiği propaganda filmlerini kastediyor) beyazperdeye getiren bu yönetmen “Günümüzün büyük problemlerini aydınlatabilmek için nasıl filmler çekeceğimi bilmiyorum” diye ilan ediyor. “Her halukarda bu büyük insanlık sorunlarına fazlaca dolaysız yaklaşmanın doğru olmadığını düşünüyorum. Çok önemli gördüğüm iki şeyden ilki, kişinin içinde hissettiği inancı artırabilmek diğeri ise bugünlerde çok daha önemli; günümüz dünyasında her yerde görebileceğiniz ateizme karşı olan yönelimle savaşmaktır. Ülkenizi ve nihayetinde dünyayı iyileştirmenin yolu bireyin hayata karşı umut dolu bakışını iyileştirmektir. Dünyanın çektiği acıları, ödediği bedelleri resmi ve disiplinli programların sonucu olarak yaşamak zorunda kalan insanların içinde; canlanışı, acıların sonuçlarıyla savaşmayı yine böyle yöntemlerle sağlayamazsınız. İnsanları filmlerimizle öncelikle eğlendirmeliyiz. Daha sonra mesajımızı, o mesaj her neyse, bireylere adeta şans eseri ulaştırıyor gibi yapmalıyız.” diyor.

Bu şekilde Capra, ulaştığı büyük gişe rakamlarını da, filmlerindeki erdemlerin de sebebini ilan etmiş oluyor.

Edwin Schallert’in 1946 yılında, It’s A Wonderful Life filminin ardından Frank Capra ile yaptığı röportajdan alınmıştır. Frank Capra Interviews, edited by Leland Poague, sf.29-30 The University Press of Mississippi, 2004.

 

Film Yapımı, Sinema-TV kategorisine gönderildi | , , , , ile etiketlendi | Yorum yapın