Sanatın Yol Göstericiliği

Hayatı en yalın haliyle yaşayabilmek, kavrayabilmek ve hissedebilmek gittikçe zorlaşıyor. Kaçamadığı sayısız ayrıntı, insanın aklında kalmak için çabalıyor. Cep telefonu kullanma becerisi, markaların logoları, renkleri, kitle iletişim araçlarındaki sesler, yüzler, içerik, dünyanın bütün halleri ve kim bilir daha neler beynimizde bir yer işgal etmek için adeta yarışıyor. Öğrenme, sınıflandırma, önem derecesi atama, empati, sempati, ve daha nice kognitif süreç insan beyninin sırtlanmak zorunda kaldığı yükler… Bunca yoğunluk doğal olarak duyu organlarıyla elde edilen verilerin öğrenilmiş bilgiye, daha da ötesinde bilgeliğe dönüştürülmesi sürecini gittikçe zorlaştırıyor. Eski çağlardaki insanlar için hepimiz; gereksiz tonla şeyi öğrenmiş Rain Man’ler gibiyiz.

– Tam 246 kürdan yere düştü.
– Kutuda 250 tane olduğu yazıyor. İyi tahmin etmişsin!
– 4 tane kutuda kalmış!

Evet, artık geçmişe oranla çok kısa sürelerde uzun mesafelere seyahat edebiliyoruz, sesimizi, görüntümüzü dünyanın bir ucundan diğerine ışık hızında aktarabiliyoruz. Seyahat gibi temel bir eylem, özlemek gibi temel bir duygu; teknolojik ilerlemenin sonucu olarak evrim geçiriyor. Artık eskisi gibi ayrılık acısını ruhumuzda büyütüp, Kafka’nın meşhur mektuplarında ifade ettiği gibi hasret çekmiyoruz. Artık seyahat, aynı zamanda bir olgunlaşma sebebi değil. Söz gelimi eskiden müslüman ya da hıristiyan bir hacı, hac yolculuğuna çıkarken aynı zamanda çok önemli bir maceraya da atılmış oluyordu. Yolculuğun kendisi de amacı kadar önemliydi. Tehlikelerle ve bilinmezlerle doluydu. Bunun sonucunda da yolculuğu tamamlayan kişi yolculuğa başladığı zamankinden farklı bir insana dönüşüyordu. Öğreniyor, daha da önemlisi tecrübe ediyordu. Üstelik her öğrendiğini sindirecek zamanı da vardı. Dikkat dağıtan şeyler bugüne oranla çok daha az olduğu için öğrenme ve bilgeliğe dair bütün psikolojik ve nörolojik süreçler için beynin ihtiyaç duyduğu zaman yeterliydi.

Şimdilerde yolculuk; sadece baş ağrısı ve uzun kuyruklarda beklemek, kayıp valizlerin peşinde koşuşturmak demek. Yanınıza çok şişman ya da sarımsak kokan bir yolcu oturması başınıza gelebilecek en kötü şeylerden biri. Eski zaman seyyahlarının maceraları ile kıyaslandığında çekilen sıkıntılar son derece anlamsız görünüyor.

Modern çağ, insan zihnine inanılmaz derecede ağır bir yük yüklüyor. Veri bombardımanı altındayız. Kullandığımız araç gerecin sayısı arttıkça bu yük de artıyor. Basit bir şey satın almak isteyen bir insanın karşısına kaç farklı ürün çıkıyor, kitle iletişim araçlarında tanımadığı insanlarla, hiç gitmeyeceği yerlerle ilgili kaç farklı haber görüyor? Amerikalı düşünür Alvin Toffler, 70’li yıllarda bu duruma bir isim koydu: Gelecek Şoku. Gelecek Şoku; hem bireysel hem de toplumsal alanı kapsayan psikolojik bir terim olarak ortaya atıldı ve ‘çok kısa zamanda çok fazla değişime’ tanıklık eden insan zihninin algı sorunlarını ifade ediyordu. Bugün zihnimizin işi, internetin olmadığı 70li yıllara oranla çok daha zor. Üstelik Toffler’a göre bu değişim hızı; maruz kaldığımız enformasyon bombardımanı, ‘gelecek’ adına büyük bir endişe de yaratıyor. Değişim insan için her zaman korkutucu olmuştur ne var ki insanlık bu denli hızlı ve büyük değişimi hiç tecrübe etmemişti.

Alvin Toffler

Geçmiş çağlara göre çok daha fazla şey biliyoruz, burası kesin. ‘Bilimsel araştırma’, ‘üniversite’ olarak kurumsallaştı. Evren ve insan hakkında çok daha kapsamlı bilgilerimiz var. Tıpta, mühendislikte baş döndürücü gelişmeler yaşandı. Peki geçmişe oranla daha mı bilgeyiz? Bu soruya huzurlu bir şekilde ‘evet’ diyemiyoruz. Dört beş saatlik uçak yolculuğu ardından bitkin düşen, ama çok acelesi olan bir yolcu gibiyiz. ‘Çok gezen mi çok okuyan mı bilir’ sözünün anlamı geçmişte kaldı. Zamanımızın en büyük dertlerinden biri konsantrasyon eksikliği. Dikkatimizi, hiçbir şeyde hak ettiği kadar toplayamıyoruz. Kendimizle bile baş başa kalmaktan korkar hale geldik. Akıllı telefonlar böyle durumlarda hemen imdadımıza yetişiyor ve bizi, bize bırakmıyor. ‘Çok önemli’ oyalanmalar içinde yaşayıp gidiyoruz. Kitap okumayı sıkıcı bulan/bulacak nesiller geliyor. Ciltler dolusu kitap mı sosyal medyanın oyalayıcılığı mı? Hatta artık kitaplar ve filmler de bizi ‘oyalamak’ için üretiliyorlar. Bunun için ekonomik sistemler inşa edilmiş. Endüstri adı verilen sanat organizasyonları var. İmajlar durmaksızın kopyalanıyor, sloganlar dünya görüşü haline geliyor. Mozaik bir zihin yapısına sahibiz, değilsek de zihnimiz hemen küçük parçalara ayrılıyor ve mozaiğe dönüştürülüyor.

Peki, ne olacak halimiz ya da ne yapmalıyız? Hatta şöyle de sorabiliriz; belki de dünyanın bu hali bizim için doğru olandır. Belki de insanlığın en ilerlemiş hali budur, geçmişe ait ne varsa yanlıştır. Belki de insanlıktan bilgelik beklemek yanlıştır. Belki de hayatın anlamı oyalanmaktır, kim bilir?

Nükleer silahlanma yarışı yüzünden bütün insanlık yok olma tehlikesi yaşadı ve bu modern çağlarda oldu. Üstelik tehdit tamamen ortadan kaybolmuş değil: Kolonyalizm ve iki dünya savaşı, yüz milyonlarca insana acı içinde ölüm getirdi. Aydınlanma Çağı’nın sunduğu sadece mutluluk ya da bilgelik olsaydı bugün bile, hala gezegeni topyekun yok edecek silahlara sahip olmazdık, ‘hala’ bir düğme kadar yok oluşa yakın değil miyiz? Artık bütün gezegenin iklimini bozabilecek güçteyiz. Bilgelik bunun neresinde? Yalancı ve şeytani niyetleri olan politikacılar geçmişteki gibi yüzlerce, binlerce insanı değil; artık kitle iletişim araçları sayesinde milyonlarca insanı kontrol edebiliyorlar. Artık ‘bu sorunlar sadece gelişmiş ve zengin ülkelerin sorunları’ diyebilecek rahatlıkta da değiliz. Gezegenin iklimi bozulursa bundan herkes etkilenecek, hatta fakir halklar daha çok etkilenecek. Üçüncü dünya ya da fakir halklar, işlemediği hataların bedelini ödeyecek.

Kabul edelim tablo karamsar: Sorunlar büyük ve çözüm için büyük ve kitlesel bir bilgelik gerekiyor. Kendi başına bilge olma şansı olmayan kalabalıklar, aşırı uzmanlaşmış ama kendi alanları dışında kör cahil ‘uzmanlardan’ asla başaramayacakları bir görev üstlenmesini bekliyorlar. İstiyoruz ki bize hayatın anlamını söylesinler. ‘Hayatın anlamı nedir’ gibi bir sorunun cevabından ne denli uzak olduğumuzu ironik bir dille anlatan Douglas Adams, bilimkurgu edebiyatının saygın ve çok okunan örneği Hitchhiker’s Guide to the Galaxy‘de problemi acı bir espriye indirgiyor. Biz de gülüp geçiyoruz.

Modern çağlarda bilim, elit insanlar arasındaki elit bir dile dönüştüğü gibi; sanat da sadece entelektüel ya da özel tanımı içindeki sanat severler için yapılan elit bir etkinlik haline geldi. Sıradan insanın bir sanat galerisinde yeri yok. Çünkü sıradan insan, bir modern resim örneğini gördüğünde anlam veremez. Modern sanattan anlam çıkartmak hatta anlamsızlığını vurgulamak ancak elit insanların işidir. Sıkılmak, can sıkıntısı entelektüel ve sanatsal bir eylem olarak elitler tarafından kutsanmıştır. Bunun karşıtı olarak da ‘cahil kitleler’ ucuz ve pespaye komedi filmleriyle oyalanabilirler. Tiyatro tarihinde zaman zaman gözlemlenen komedi ile tragedya seyircisi arasındaki uçuruma benzer bir ayrışma bugün ticari ve ticari olmayan sinemada oluşmuş görünüyor. Festival filmi öyle herkesin anlayabileceği bir şey değildir. Ticari sinema bir çeşit sömürüye uzanırken ticari olmayan sinema, diğer aşırı uçta seyircisini umursamaz vaziyettedir:

Sıradan insanın idrakinin fevkalade fevkinde!

(Genel) seyirciyi umursamayan ‘sanat sineması’ elit seyirciyi (mecburen) umursar. Sinema pahalı bir sanat olduğundan sanatçı için hiç değilse elit cemaat içinde isim yapmak, popüler olmak gibi bir zorunluluk doğar. Elit seyircinin o kadar da elit olmayışından mıdır bilinmez, sanatçı ürettiği ‘elit’ sanat eserini elit cemaate pazarlayabilmek için zekice bir yol bulmuştur: şok edici, sarsıcı, sansasyonel olmak. Bu tür filmler elit cemaate dayanılmaz bir entelektüel haz verir çünkü kalabalıkların yerleşik inançlarını, kabullerini, sıradan ahlaksallığını altüst eder. Kalabalıklara vurmak entelektüel bir erdemdir. Öte yandan modern dünyada kalabalıkların da savunulacak pek bir yanı yoktur. Çünkü kalabalıkların ahlakı genel anlamda ikiyüzlüdür. Sarsıcı, sert, rahatsız edici filmler sokakta çırılçıplak dolaşan bir şizofren gibidir. Hakkında konuşturur. Böylece sanatçı planlamış olduğu popülerliği kazanmış olur.

Kadim dünyada sanat büyük oranda ahlaki bir eylem iken modern dünya bütün standartları altüst etmiştir. Antik Yunan dinini kalıcı kılan, sınırlarını belirleyen; Hesiodos ve Homeros gibi yazarların çizdiği mitolojik/ahlaki çerçeveydi. Antik drama, iyi ve kötü ile doğrudan ilgiliydi. Şimdilerde ise modern sanat içerikten nefret ediyor. Melodi, modern müzisyen için halkın bayağı müzik zevkini temsil ediyor. Klasik mimesis anlayışında rol model olarak kabul edilen ‘olgunlaşan kahraman’, modern dünyada yerini her geçen gün daha kötüye giden Tony Montana’lara bıraktı. İşin ilginç yanı seyirci bu anti kahramanları şimdilerde daha çok seviyor.

Mel Gibson’lu Mad Max etkileyici bir distopya iken, Tom Hardy’li Mad Max; bir grup bikinili kızı kötücül bir Cirque du Soleil kumpanyasından kaçıran bir sürücünün hikayesine dönüşmüş durumda. Hikaye gitmiş geriye sadece kostümler ve kovalamaca kalmış. Sanat her geçen gün içeriğini biraz daha yitiriyor. Sanatçının içerik üreten tanrısal tarafına yapılan bu saldırı Aristoteles’in tarif ettiği mimetik sanatçı rolüne yapılan bir saldırı aslında. Marcel Duchamp’ın Fountain’indan, ‘transportasyon’ temalı ama konusuz Mad Max Fury Road’a uzanan bir yolculuk bu.

Belki başka alanlarda olduğu gibi Dünya, sanatla olan ilişkiler düşünülünce de iki ana gruba ayrılıyor; etkileyenler ve etkilenenler. Küresel köyümüzde sanayileşmemiş toplumlar sanayileşmiş ya da ‘aydınlanmış’ toplumların etkisinde kalıyorlar. Çok yönlü bir etkilenme. Sayı olarak çok daha az sanat ve bilim üretiyorsunuz, üstelik özgün de üretemiyorsunuz. Kısacası kendiniz gibi (her ne demekse) olamıyorsunuz. Sizin için ne tarihsel ne de felsefi temeli olmayan sorunları çözmeye uğraşıyorsunuz. Metrobüs diye bir şeyin var olabildiği bir toplumda, sanayi toplumlarına özgü ‘insanın yalnızlığı’ sorunu üzerinde kafa yormaya ne demeli?

Modernitenin kazandırdıklarını düşünmek kolay ama yitirilenleri düşünmek o kadar değil. Biçime indirgenen sanat, yitirilen bilgeliği mi yansıtıyor yoksa? Basit ve yalın düşünebilmekten uzaklaştıkça aşırı uzmanlaşmanın kurbanlarına mı dönüşüyoruz? Oysa belki de; doğal ve en yalın haliyle sanat bizi kurtarabilir. İnsanlığı kurtarabilir. Görünen o ki bilgeliğin nerede olduğunu ya da nasıl elde edileceğini kognitif yollarla bulamayacağız. Sanatın yol göstericiliğine ihtiyacımız var. Sanatı, özel olarak da sinemayı bir çeşit mesih yerine koyabiliriz, evet.

Bu yazı Çeşitli, Sinema-TV kategorisine gönderilmiş ve , , , , , , , , , ile etiketlenmiş. Kalıcı bağlantıyı yer imlerinize ekleyin.

Sanatın Yol Göstericiliği için 4 cevap

  1. Kara der ki:

    Merhaba. Geçenlerde bir hikaye paylaştım burada ama merak ettim bir şey var. Yapımcılar burada paylaşılan hikayeleri okuyor mu, gerçekten, yoksa boşa kürek çekmek gibi bir şey mi, bu? Umutluyum okunuyor diye ama bir yandan da, şüpheciyim. Mesele burada paylaşılıpta, bir yapımcı tarafından beğenilip filme çekilen herhangi bir proje oldu mu, hiç? Buna cevap verirseniz çok mutlu olurum.

    • Gökhan der ki:

      İlan sayfasını açtığımızdan bu yana yaklaşık bir yıl geçti. Ben sayfayı takip eden yapımcılar olduğunu biliyorum. Ne var ki her yapımcının her an ihtiyacı olan şeyle karşılaşacağını bilemeyiz. İlan sayfamızdaki mantık şudur; daha iyi bir şansı olmayan yazar ve yazar adayları için görücüye çıkma imkanıdır, bir çeşit tezgahtır, siz de tezgaha kucağınızdakini koyarsınız. Bir yazar olarak kendinizi gösterebilecek daha garantili bir imkana sahipseniz mutlaka o yolları da deneyiniz. Şu yazıya göz atmanızda da fayda olabilir.

  2. Ali der ki:

    Hocam “Senaryo yazarken merak edttikleriniz” sayfasından vaz mı geçtiniz?

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.