Senaryo Nasıl Yazılır – 3

Büyük Okyanus’un ortasında, en yakın kara parçasına binlerce kilometre uzakta, hiç bir insan gözünün şahit olamayacağı bir mesafede içinde hiç insan olmayan devasa bir yük gemisi hayal edelim. Bu yük gemisinin varlığı ya da yokluğu yeryüzündeki hiç bir insanın hayatını doğrudan ya da dolaylı bir şekilde etkiliyor olmasın. Boş, etkisiz, hayalet bir gemi. Bu gemiyi düşünen, hatırlayan, hakkında dosya tutan bir kişi bile yok, ‘böyle bir gemi yok’ deseniz itiraz edecek bir insan, bir bilgi kırıntısı yok. Bu gemi batarsa ne olur? Gemiye ilişkin tanımlamamıza bakarak cevap verebilirsiniz: Hiçbir şey. Geminin varlığından bile kimsenin haberi yok; batsa ne olur, isterse havada dönüp taklalar attıktan sonra koca gemi suyun üstünde rumba dansı yapsın. Kimsenin böyle bir şeyi bilme şansı olmadığı için (nasıl olduysa casus uyduların da gözünden kaçmış bu gemi) anlatacak hiçbir şey yok. Öykü yok. Dünyanın en acayip gemisi bile olsa, -şimdilik- insan faktörü diyebileceğimiz şeyden yoksunsa bu gemi, bir öykünün varlığından bahsedemeyiz.

Bir salın üzerinde tek başına…

Öte yandan dünyanın en basit gemisi bile olsa, hatta bir tahta parçası bile olsa, bir insan ile ilişkilendirebiliyorsak bu gemiyi; bir öykünün, daha genel tanımıyla bir anlatının varlığından söz edebiliriz. Nitekim; Life of Pi tam da böyle bir hikayeyi anlatıyor. Pi Patel isimli çocuğun bir kayık üzerinde, okyanusun ortasında yaşadıkları, bir öyküdür…

Jack Dawson ve Rose DeWitt Bukater ilk ve son mutlu günlerinde

İçinde 2224 insanı taşıyan, ‘Tanrı bile batıramaz’ dedikleri geminin ilk seferinde batması en az 2224 öyküdür. Bu insanların birbirleriyle ilişkileri, hayalleri, sınıf farklılıkları, aşkları, hüzünleri, sevinçleri, umutları hesaba katılacak olursa bu boyutta bir geminin taşıdığı öykü sayısı arttıkça artar. Üstelik henüz kurmacanın efsunlu dünyasına girmedik, şu ana dek bir zamanlar yaşayan insanların gerçek Titanic‘teki gerçek hayat anlatılarından bahsettik. Bir de kurmaca yazarının hayal gücünü bu gemi için çalıştırdığını düşünün, karşımıza kim bilir daha ne Jack Dawson’lar, daha kaç tane Rose DeWitt Bukater’ler çıkacak… İnsanın olduğu yerde anlatı olur. Gerçek ya da kurmaca, seyirci ya da okuyucu anlatıdaki insanlarla adına empati diyebileceğimiz bir ilişki kurar.

Peki şuna ne demeli:

İçinde insan olmayan bu kısa çizgi film bir öykü anlatmıyor mu? Bu sebeple yukarıda insan faktörü demeyi tercih ettik. Artık daha teknik ve kapsayıcı bir terim kullanabiliriz: Karakter. Biri büyük biri küçük iki masa lambasının ‘hayatlarından’ küçük bir kesit alan bu kısa film, barındırdığı insansılık sebebiyle bir anlatıdır. Büyük masa lambası bir ‘anne’, belli ki küçük olan da bir ‘çocuktur’. Büyük masa lambasının ‘cinsiyeti’ hakkında bir bilgi olmamasına rağmen, izleyicilerin büyük çoğunluğu onu bir ‘anne’ olarak kodlayacaktır. Çünkü filmin öyküsü, dünyanın her yerinde her gün tekrar edegelen ‘gerçek’ bir anlatının izinden gitmektedir. Gördüklerimiz bir büyük bir küçük masa lambası olsa bile, bize anlatılan ‘anne ve oyuncu/yaramaz çocuk’ anlatısıdır. İyi yazılmış bir anlatı, genellikle bize bildiğimiz bir şeyi farklı bir gözle yeniden gösterir. İyi yazılmış bir anlatıda karakterler masa lambaları olsa bile yaşarlar. İnsandırlar. Bununla birlikte kötü yazılmış bir kurmacada ekranda kanlı canlı insanlar tarafından canlandırılsalar da, iyi yazılmış anlatıdaki masa lambalarından daha ölüdürler. Daha az insandırlar.

Bu sebeple yazarlar yazdıkları insanlardan bahsederken onlara ‘karakter’ olarak isim verirler. Anlatının temel unsuru insandır ama insan olmayan karakterlerin de (masa lambası örneğinde olduğu gibi) anlatıları olabileceği için, üzerinde düşünürken ve yazarken bu ana unsura ‘karakter’ adını vermek doğru olacaktır.

Psikopat, inatçı, acımasız, hızlı, kurnaz, birinci önceliği çoğalmak, yaşayan her şeyden adeta nefret eden bir karakter yazmak istersek, artık bunun bir insan olmak zorunda olmadığını da bu şekilde anlamış oluyoruz.

Psikopat, inatçı, acımasız, hızlı, kurnaz. Tabii ki soldaki. 🙂

Olay ve İnsan ikilisini Olay ve Karakter olarak yeniden isimlendirdikten sonra dikkatimizi bu kez Olay’a çevirelim. Olay dediğimiz şey nedir?

Bir şeyler her zaman olur. Evren, durmayan bir hareketlilik halindedir. Fizikçilere göre olay; (x,y,z) koordinatlarında (t² – t¹) zaman aralığında gerçekleşen fiziksel (maddesel) değişimdir. Kedinin süt kabını devirmesi olaydır. Güneşin doğması olaydır. Bir elmanın olgunlaşarak ağacın dalından yere düşmesi olaydır.

Bir elma dalından düşer ve Newton evrensel çekim yasalarını keşfeder.

İşin içine karakter de girmişse artık birlikte bir anlatı oluşturabilirler. Newton ve elma anlatısı doğru ya da yanlış, bilim tarihinin en meşhur anlatılarından biridir.

Bir kurmaca yazarı; yani hikaye, roman, senaryo ya da aklınıza ne geliyorsa, sadece olayı ya da sadece karakteri düşünerek bir anlatı oluşturamaz. Bu nokta son derece önemli çünkü; sadece olayı ya da sadece karakteri düşünerek bir öykü anlatmak için kolları sıvamak, acemi yazarların yaptığı hatalardan en yaygın olanıdır. Acemi yazar ‘İstanbul’un Fethi’ diyerek yola çıkar. Acemi yazar ‘Isaac Newton’ diyerek yola çıkar. İstanbul’un Fethi bir olay olarak kabul edilirse bu olaya en az bir karakter lazım ki bir anlatı oluşsun. Bu olayda aklınıza gelen yegane karakter Fatih Sultan Mehmet ise sınıfta kaldınız! Titanic filmini düşünün. Belki sıradan bir askerin, ya da Ermeni bir taş ustasının gözünden surların yıkılışı daha etkileyici bir anlatı verebilir. Ne dersiniz? Isaac Newton çok zekiydi, günde 18 saate varan sürelerde çalışırdı. Olmadı… Yeterli değil. Karakter var, iyi bir anlatı için gereken olay yok. Karaktere uygun, adeta karakteri yaratan bir olay hatta olaylar lazım…  Burada ilginizi çekecek bir şeyler bulabilirsiniz…

Kurmaca için (yani aynı zamanda senaryo yazarlığı için de) ilk önemli ilkemize bu şekilde ulaşmış olduk:

Karakter ve Olay birbirinden bağımsız düşünülemez. Karakter(ler) Olay(lar)ı, Olay(lar) Karakter(ler)i yaratırlar.

Olayları mantıksal anlamda kusursuz bir sıralamaya sokmaya çalışan iyi bir yazar, karakterleri olayların emrine veremez. Karakterler olaylar karşısında mutlak bir edilgenlik içinde bulunmamalıdırlar. Aynı şekilde; bir karakteri seyircisine anlatmaya çalışan iyi bir yazar, yazdığı bütün olayları karakterinin hizmetine veremez. Olaylar, karakter karşısında edilgen olamazlar. Gerçek bir karakter olaylarla ortaya çıkar, olaylar da gerçek karakterlerle var olurlar. Bu fikri daha teknik bir şekilde ifade edecek olursak:

Olaylar belli bir zaman aralığında gerçekleştikleri gibi Karakterler de belli bir zaman aralığında oluşurlar.

Başka bir deyişle anlatı yazarlığı süreç yazarlığıdır. Olaylar da karakterler de bir süreç içinde yazılmalıdırlar. Yeni bir altın ilkeyi daha keşfetmiş oluyoruz:

Değişim; senaryonun değişmez ilkesidir.

İyi bir senaryo, olaylarla birlikte değişerek var olan karakterleri anlatır. Söz gelimi toplumlara mal olmuş simge insanların hayatları ile ilgili senaryolar çoğunlukla kötü yazılırlar. Çünkü bu simge insanlar; toplumun gözünde doğdukları günden beri ‘büyük’ insan olmak zorundaymış gibi düşünülür. Kitleler çok sevdikleri büyük bir liderin bir zamanlar sümüklü bir çocuk olduğunu görmek istemez. O, ilk günden itibaren dünyaya çeki düzen vermek için gelmiş üstün bir varlık olarak davranmak zorundadır. İzleyenlerde ‘anlatı’ dışında bir mekanizmayı çalıştıran kötü hikayeler bu şekilde yazılır. Bir tür tatmin duygusunu ateşler. Böyle bir hikayede; her durum ve şartta kusursuz olan lideri gören seyirci, adeta bir heykele bakmaktadır. Gerçekte ise bir insanı ‘büyük’ yapan şey, düşmesine rağmen tekrar ayağa kalkmasını bilmesi ve çektiği acılardır. Tabii mitolojik bir figürden değil de bir insandan bahsediyorsak…

Büyük bir lider ya da sıradan bir insan… Bu ikisinin anlatı açısından hiç farkı yoktur. Çünkü anlatının altın ilkesini hatırlayacak olursak; karakter, kim olursa olsun bir süreç içinde yazılmak zorundadır. Gerçekte de böyle olur zaten. Bir insanın hayatı, yaşadığı süreçlerin toplamıdır. İnsan hayatı boyunca bir değişim ve dönüşüm içindedir. Bir karakterin bir kahramana dönüşmesini anlatan şey öyküdür.

İnsanların mutlu mesut yaşadıkları dünyanın en sakin ve huzurlu köyünde, herkes çiftçilikle ve günlük basit işlerle uğraşıyor olsun. Her gün birbirinin aynısı olarak devam ediyor olsun. Sabah erken kalkılacak, hayvanlar yemlenecek, tarla sürülecek, ekinler toplanacak, sütler sağılacak, akşam olunca eve yorgun gelinecek, yemek yenilip yatılıp uyunacak. Değişim yoksa öykü de yok. Karakter var; her köylü bir karakterdir. Ancak olaylar bir değişim yaratmıyorlar. Çünkü bir karakterin bir kahramana dönüşmesini sağlayacak büyüklükte bir olay gerçekleşmiyor. Değişim yoksa anlatı/öykü/senaryo da yok. Günlerden bir gün köyümüzün yakınlarındaki dağda bir ejderha bin yıllık uykusundan uyanıyor. Ağzından alevler saçarak köyün üstünde uçmaya başlıyor. Tarlaları, evleri ateşe veriyor. Değişimsizliğin sıkıcı cehenneminde yaşayan köy halkı bin yıl aradan sonra ölüm ve yıkımla yüzleşiyor. İşte şimdi gerçek bir anlatının oluşmasını sağlayacak şartlar oluşmaya başladı…

Bir ejderha bin yıllık uykusundan uyanıyor…

Devamı haftaya…

Bu yazı Senaryo Yazarlığı kategorisine gönderilmiş ve , , , , , , , , , , , ile etiketlenmiş. Kalıcı bağlantıyı yer imlerinize ekleyin.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.