Manipülasyon ve Kargaşa Çağında Sanat

Sanat insana aynadır. İnsana insanı gösterir. Sanat sonsuzluk içinde bir çerçeve çizmektir. Sonsuz tuşları olan bir piyanoda bir tınıyı seçmek ve onu mırıldanmaktır. Var olabilmek için şuur ve irade gibi insani fonksiyonlara ihtiyaç gösterir. Anlatı da sonsuz evrende sözlerle çizilen bir çerçevedir. Ressamın tuvali gibi yazarın da sayfaları vardır.

İnsana ait her duygu, her fikir sanat eserine yansıtılabilir. Bu sanatçının tercih yapma zorunluğunu doğrurur. Hangi olaylar, hangi duygular, hangi fikirler, hangi insanlar anlatılmaya değerdir? Bu tercihleri yapabilene sanatçı denir.

Tercih yapabilmek ise yaşamaya bağımlıdır. Yani yaşayan bilir, yaşayan hisseder. Herkes her şeyi yaşayamayacağına göre, anlatabilenler nasıl oluyor da anlatabiliyorlar? Henri Charriere yaşadıklarını anlatmıştır. Aleksandr Solzhenitsyn yaşadıklarını anlatmıştır. Peki nasıl oluyor da Arthur C. Clarke yazabilmektedir? Edgar Allan Poe’yu öykü ve şiir yazarı yapan nedir? Yaşanmamış şeyleri anlatabilmek de neyin nesidir?

Yaşanmamış şey anlatılamaz. Yaşamak bedene has bir özellik olmadığı için gidilmeyen yerlere, hiçbir gözün görmediği güzelliklere ait şeyler yazılabilmektedir. Bedenin hareketleri sınırlıdır ama ruhun sınırları yoktur. Ruh, bir başkasının gözlerinden de görebilir evreni. Beden bunu bir başkasının gözlerini kendi gözlerinin yerine takıp bakmak gibi anlarken ruh için durum başkadır. Ruh geçişkendir, latiftir, uçucudur. Empati ruhun bir fonksiyonudur. Bu yüzden Alman aydınlanma filozoflarının önemli bir bölümü sanatı, einfühlung dedikleri empati duygusuyla ilişkilendirmiştir.

Seyircinin de sanatçının da payına empati görevi düşer. Sanat eserini takdir eden seyirci kendisini sanatçı yerine koyar, oysa sanat eserini yaratırken sanatçı da kendisini bir başka öznenin yerine koymuştur. Alexandre Dumas’nın yazabilmesi için kanun kaçağı olmaya ihtiyacı yoktu. Yepyeni bir hayata başlayan bir karakteri yazabilmek için, bir başkasının
-yazdığı romanın kahramanının- yerine geçmişti, hepsi bu.

Sanatçı seyircisine, ruh süzgecinden geçirdiği şeyi gösterir. Klasik sanatçı, güzel olanın etrafındaki çalı çırpıyı temizler, karmaşık olanı sadeleştirerek sunar. Klasik sanatçının görevi karmaşık olanı sadeleştirmektir. Seyirci gördüğü basitlikten etkilenir. Basit ‘adi’ ya da ‘çirkin’ demek değildir. Tam tersine güzel basittir, yalındır. Yalın bir duygu, yalın bir durum, yalın bir karakter, yalın bir fikir… Hayatımız boyunca yalınlığın peşinde koşarız, farkında olmasak da. Çünkü dünya sonsuz tuşu olan bir piyanodur ve bizden güzelce çalmamız beklenir. Sanatçı bize bu piyanoyla çalınabilecek tınıları gösterir.

Ama karmaşık olanı basitleştirmek dünyadaki en zor işlerden biridir.

Öte yandan modern sanat, basit olanı karmaşıklaştırmak gibi bir yol seçmiştir. Endsütri çağının, buharlı makinelerin, şimdilerde ise otomasyon ve dijital çağın sanatçılarının yalından kaçışı seyircisini sanat deneyimi öncesi evrenlerinden daha karmaşık bir evrene taşır. Pollock’un tablolarında kendini bulan bu karmaşıklık müzikte tınısızlığa anlatı sanatında öyküsüzlüğe dönüşür. Artık seyirci sadece biçimle, formla muhataptır. Paul Jackson Pollock ruhunun dünyadan edindiklerini tuvaline yansıtmıştır. İki dünya savaşı yaşamış ve görülmedik bir yıkımı tecrübe etmiş bir dünyadır bu. Pink Floyd, bu yıkımı tecrübe eden neslin çocuklarının çığlığıdır. Pink Floyd’un müziğinde tını vardır, karmaşık olanı sadeleştirmiştir.

Jackson Pollock, No 5, 1948

Barok çağda kusursuzluk bir saplantıyken modern çağda içeriksizlik bir saplantı olmuştur. Nerede durduğu, nereye baktığı, neden baktığı, ne gördüğü ve ne gösterdiği belirsiz çerçeveler bir de para getirmeye başladığında, ruhun karmaşası aklın kurnazlığıyla el ele vermiştir. Bu sayede dışkı bile ‘para ettiği için’ sanattan sayılmaya başlanmıştır. Karmaşıklıktan başı dönen seyirciye, birileri ‘bu sanattır’ dediğine kitlesel bir itaat düşer.

Sürekli aynı dünya görüşünü tasdik etmek şartıyla her türlü sansasyon ve skandal sanatın yeni tanımıdır. Beğeni, başarı, hatta güzellik artık sadece parayla ölçülür. Anakronizm en büyük erdemdir; eski olan kötüdür, geçmişte yaşayanlar aptaldır. Çünkü ne neo-liberal ne de marksist karar vericilerin dünya görüşü ‘klasik’ yoluyla pekiştirilemez.

Kast sistemi oturmuştur: ‘Cahil kalabalıkların’ kaba saba beğenilerine hitap eden konulu, tınılı, figürlü sanat eserleri para ettiği sürece kabul edilebilir. Öte yanda ise mutlaka yeni bir skandalı omuzlayıp ‘çıkış yapan’ ve ödüle boğulması gereken bir sanatçı vardır.

Akıl ve endüstri çağının egemenler için kazanımı görülmedik bir manipülasyon gücü olduysa sanatın payına da bu düştü. Oysa sanatı neyse, insan odur. Ahlak krizi içindeki anlatılar, her an daha kötüye giden anti-kahramanlar; birilerini popüler, başka birilerini zengin ederken, seyirciye de ahlak krizinde boğulmak ve -tıpkı anti kahramanlar gibi- her geçen gün kötüye gitmek düşüyor. Çünkü sanatımız bizi, bize gösteriyor. Sanatımız neyse oyuz.

Bu yazı Çeşitli kategorisine gönderilmiş ve , , , , , , ile etiketlenmiş. Kalıcı bağlantıyı yer imlerinize ekleyin.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.