Çare Yazmak

Bizi biz yapan nedir?

‟Biz” dediğimizde gerçekten ne kastediyoruz? Hangi sosyal, ırksal, coğrafi, politik ya da herhangi başka hangi gruba mensubiyetimizi ima ediyoruz? ‟Biz” herhangi bir dilde en çok kullanılan kelimelerden biri. Her birimiz vatandaşlar, müşteriler, taraftarlar, aile üyeleri vs. olarak bir grup insanla mutlaka bir şekilde bağlantılıyız. Ancak sanıyorum ki bugün dahil olduğumuz en büyük ve en önemli mensubiyetlerden biri -belki de birincisi- içinde yaşadığımız zamanla olan bağlantımız sebebiyle dahil olduğumuz… Hepimiz yaşadığımız zamanın birer ürünüyüz. Zamanımız bizi bir heykeltraş gibi yontarak şekillendiriyor. Pekala… Zamanımızı nasıl tanımlayabilir, nasıl anlayabiliriz? Zamanın ruhu denilen şey nedir ki?

Vikipedi’ye göre zamanın ruhu, belli bir zaman diliminde toplumların üyelerini yönlendiren ve yöneten bir takım inançlar ve fikirler topluluğu. Zamanın ruhu aynı zamanda almancasıyla da anılan (Zeitgeist) ilk kez Aydınlanma Çağı filozofları tarafından kullanılan bir kelime. Ki bu filozofların bir çoğu da almandı. Tamam… Bizim yaşadığımız zamanda da toplumlara ait bireyleri yöneten ve yönlendiren inançlar ve fikirler topluluğu olduğunu gözlemleyebiliyor muyuz? Muhtemelen evet. Belki de postmodernizm adı verilen şey yaşadığımız zamanın ruhunu tanımlamamıza yarayacak bir şeydir.

Aynı şekilde Zamanın Ruhu tanımlamasını ilk ortaya atıldığı dönem için de kullanabiliyoruz. Aydınlanma Çağı ismi verilen çağın bir ruhu vardı, evet. Ve yine mesela İngiltere Kraliçesi Victoria’nın tahta kaldığı süreye nisbetle Viktorya Çağı adı verilen zaman diliminin de bir ruhu vardı. Tamam. Bugünün baskın ve belirgin inanç ve fikirleri nelerdir diye düşünsek aklımıza neler gelir? Sanıyorum filozof Alvin Toffler’in ortaya attığı kavram silsilesi zamanımızın en elverişli ve biraz da karamsar bir tasviriydi: Gelecek Şoku. (Future Shock). İşte bu zamanımızın ruhudur.

Çok az zaman çok fazla bilgi

‟Dünyanın değişik köşelerinde bulunmamı sağlayan çalışmalarım sırasında değişik biçimlerini gördüğüm bir olguyu yeni yeni anlamaya başlıyorum. Modern teknoloji rüyada bile göremeyeceğimiz bir debdebeyle değişmekte. Fakat bu teknolojinin kaçınılmaz ve ağır bir bedeli de var. Endişe ve stres çağında yaşıyoruz. Bütün bu debdebeye rağmen kendi teknolojik gücümüzün kurbanları olduk. Bir şok içideyiz. Gelecek şokunun…

Gelecek şoku, çok kısa bir zaman içinde çok fazla değişimin getirdiği bir hastalık. Bu artık hiç bir şeyi kalıcı olmayışının getirdiği bir duygu. Bilgisayarlar şeyleri bir araya getirerek yeni bilgiler üretirken o kadar hızlılar ki bunu sindiremiyoruz.”

Orson Welles

Bu sözler Orson Welles’in sunduğu 1972 tarihli Gelecek Şoku adlı belgeselden… Evlerimizdeki ya da ceplerimizdeki kişisel bilgisayarları boş verin internetin bile olmadığı bir dönemde yazılmıştı yukarıdaki sözler. Kendi zamanımızın ruhunun gerekliliği olarak mozaik bir kültür içinde yaşıyoruz, çok fazla şey biliyoruz ama bilgelik ve içgörüden mahrumuz. Mobil teknolojilerin ortasında kendimizi tanıyabilme ihtimalimiz çok çok zor. Peki ne olacak halimiz?

Çare yazmak. Kurmaca hem de.

Bir hikaye anlatın. Bir kurmaca yazarı düşünür, hisseder ve karakterlerinin yerine yazar/konuşur. Yazma eylemi için gerçek duygunun adı empatidir. Bir yazar bir başkasıymış gibi düşünür ve hisseder. Bu anlamda empati kendimizi anlayabilmek için sahip olduğumuz en iyi yollardan biridir. Empati tecrübe etmek sizi iyi bir insan yapar ve okumak gibi yazmak da empatiyi geliştirir.

Robert Sanchez ve Robert Stolorow’un bir terapi olarak felsefeyi önerdiği gibi Adrian Furnham da Psychology Today dergisindeki bir makalesinde yazmanın bir terapi olabildiğini söylüyor. Yazma terapisi konusunda ayrıca vikipedi makalesine de göz atabilirsiniz. Dünyadaki açlık ve fakirliğin gerçekten ne olduğunu ve ne boyutlarda olduğunu anlamaya ihtiyacımız var. Küresel iklim değişikliğinin gerçekte ne olduğunu anlamaya ihtiyacımız var. Demokrasi, aşk, tarih… Her şey hakkında çok şey biliyoruz ama bu şeyleri gerçekten biliyor muyuz orası şüpheli. Bilgelik? Malesef. Parçalanmış zihinler. Bütün sahip olduğumuz bu.

Neden kurmaca? Anlatı desek daha doğru olur. Anlatının, zeitgeist’ımızın bize getirdiği bütün dertlere çare olabileceğini neden düşünüyoruz ki? Cevap başka bir sorunun arkasında gizli: Anlatı nedir? Bir hikaye nedir? Ufak bir araştırmayla soruya çok fazla cevap olduğunu görebilirsiniz (her zamanki gibi). Robert Fulford’un Anlatının Gücü: Kitle İletişim Çağında Hikaye Anlatıcılığı isimli muhteşem kitabını hararetle tavsiye ediyorum. Aynı zamanda konuyla ilgili olarak Jonathan Gottschall’ın The Storytelling Animal isimli kitabına da göz gezdirmek isteyebilirsiniz. Her iki yazar da gazeteci. Bu demektir ki her iki yazar da işlevsel bir bakış açısına sahipler. Bu parçalanmış zihinlerimiz için iyi bir şey.

Anlatı insanoğlunun ayrılmaz bir parçası. Anlatının olmadığı bir insanlık durumu ve dönemi yok. Anlatı bizi biz yapan şeylerden biri. Anlatıya ve tarihe, ve hatta anlatı tarihine bütünsel bir bakış açısı geliştirmek bir yazar için, empatiye ihtiyacı olan herkes için oldukça gerekli… Kurmaca yazarlığı, insan olma yolculuğumuzdaki en önemli kazanımlardan biri olabilecek güçte…

Bu yazı Senaryo Yazarlığı kategorisine gönderilmiş ve , , , , , , , ile etiketlenmiş. Kalıcı bağlantıyı yer imlerinize ekleyin.

Çare Yazmak için 3 cevap

  1. Erman der ki:

    4 büyük DEPREM
    Gerisi bir adet öncü ve büyüklerin peşindeki artçılar.
    Sinema anlatısında izlediğimiz şey; KARAKTER’in bu depremlere verdiği tepkiler.

    Tetikleyici hadise; sallayan ama yıkmayan bir deprem. (Türkiye şartlarında 5 şiddetinde)
    Tek öncüdür. Kurulu düzen içinde bir sarsıntı: “Noluyo lan?”

    1.DÖNÜM ile ilk yıkım gerçekleşir. (6 şiddetinde)
    Düzen bozulur. Peşinden gelen olaylar artçı depremler.

    MIDPOINT ile yıkıcı bir deprem daha olur. (7 şiddetinde)
    Karakterin eylemi yön/şekil değiştirir. Hikaye sıkıcılıktan kurtulur.
    Ardı sıra gelen artçılar giderek büyür.

    2.DÖNÜM; 1.DÖNÜM ve MIDPOINT’ten büyüktür. Nefesini keser; şehadet getirtir. (8 şiddetinde)
    Her şey bitti sanarsın fakat hikayenin özü gelmek üzeredir.

    Asıl deprem sonuncusudur: TAŞ ÜSTÜNDE TAŞ BIRAKMAZ! (9/10 şiddetinde)
    Hakikat ortaya çıkar. Karakterin dönüşümü tamamlanır.
    Söylemek istediğin bütün söz işte budur.

    Gökhan Bey, kişisel sinema maceramda şu ana kadar çıkardığım özet bu.
    Geri bildiriminiz maklube geçer.

  2. Erman der ki:

    Geri bildirim yapmasanız da yorumu yayınlamanız benim için yeterli.
    Çünkü BEN her şeyi biliyorum. Yazar adayının temel sorunu da bu değil mi?
    HER ŞEYİ BİLMEK!
    Bilmediğini ve hiçbir zaman tam olarak bilemeyeceğini kabul etmek… Bu mümkün mü?
    Cevap: Adem elmayı yedi ve hikayelerin en güzeli başladı.

    Elmayla beraber spoiler yiyenler; dünya hayatının sırrını çözenler,
    Matrix’teki Neo gibi maddenin arkasını görenler hep bunu sayıkladı:
    “Hiçbir zaman bu senaryonun yazarını hakkıyla bilemeyeceğiz.”

    NİYET, AMEL ve ECR
    (Türkçesiyle amaç, eylem ve sonuç)
    Storytelling, hikaye anlatımı denen şeyin en temel unsurları.

    Bu bilmeceyi çözenlerin şahı ne diyor?
    “Ameller niyetlere göredir.”

    Yani karakterin eylemi (ameli), dramatik gereksinimiyle (niyetiyle) doğru orantılıdır.
    Bir karakterin gerçek niyetini öğrenmek istiyorsan ameline/eylemine bak.
    Lafa değil, işe bakılır.

    AMA EN ÖNEMLİSİ SONUÇTUR.

    SONUÇta hikaye denen şey karakterin eylemidir.
    Hikaye eşittir eylem. Eylemin özü ise karakterin niyetidir.
    Gerçek niyet eylemin neticesidir. Yani niyet eylem ve sonuç aynı şeydir.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir