Irmak

irmakEvimin önünde akan bir ırmak var. Çok kirli. Belli ki geçtiği yerde ne varsa toplamış getirmiş. Bütün o öteberi ve çer çöpün büyük bir kısmı evimin önünden akıp geçiyor. Bir kısmı ise gözümün önünde duruyor, evimin önünü kirletiyor.

Evimin önü dediysem de aslında özel bir bölge değil, herkese açık bir alandayım. Sadece benim evimden ırmağın gürültüyle akışı ve olan biten her şey görünebiliyor. İnsanlar toplanmışlar, yüksek sesle konuşuyorlar. O ne enerji Allahım! Gece gündüz bitmek bilmeyen bir enerji ile ırmak hakkında konuşuyorlar. Evet çoğunluk konuşuyor. Bir diğer kısmı ise bitmek bilmeyen bir eylem içinde. Bir kısmı ise kenarda bir yerde oturmuş ırmağı izliyor ve hayal kuruyor. Balık tutmaya çalışanlar, köprü inşaatında çalışanlar, kayıkları ile ırmağın karşı kıyısına gelip gidenler, insan ve yük taşıyanlar… Güneş sabırla bu kalabalığın üstüne doğuyor her gün. Yıldızlar sessiz ve sakin bu telaşlı ırmak insanlarını izliyorlar.

Bu kadar insan, bu kadar koşuşturmaca olur da kavga olmaz mı! Çoğu zaman konu bile önemli değil. İnsanlar çarçabuk gruplara ayrılıp kavgaya tutuşuveriyorlar. Bütün kavgaların, sadece kavgaların değil bütün eylemlerin hepsi ırmakla ilgili. İşin aslını bilmesem insanların nerdeyse ırmağa taptığını söyleyeceğim… Varsa da yoksa da ırmak.

Kalabalığın çok büyük bir kısmı her daim Irmakla ilgili bir şeyler planlıyor, hayatlarını ırmağın akışına göre düzenliyor. Irmağın suyunu, içindeki balıkları, yosunları, birbirinden farklı pek çok şeyi bazen karınlarını doyurmak için bazen serinlemek için bazen kendilerine bir ev inşa etmek için kullanıyorlar. Irmağın kirli oluşu onları etkilemişe benzemiyor. Hızla akan su öylesine değişken ki… Ayağını sokan ırmağın kaynağından gelen her yeni damla suyun yepyeni bir şey olduğunu düşünmeden edemiyor. Bu devamlı yenilenme hali çoğu insanı büyülüyor ve aslında akan suyun akmakta olduğunu, elde avuçta tutulamadığını unutturuyor. İnsan ırmağı seyrederken felsefi düşüncelere kendini kaptırmadan edemiyor. Kimi zaman bu düşüncelere hayaller karışıyor.

Irmağın nerede doğduğu ve nereye döküldüğü hakkında pek çok efsane var. Herkes bu efsaneler hakkında bilgi sahibi. Ama işin aslı ırmağa ayaklarını sokup serinlemek varken efsaneleri kimsenin umursadığı bile yok. Efsane dedim ama ırmak hakkında bilimsel çalışmalar da mevcut. Cilt cilt kitap yazan çok bilgili profesörler var. Vakit bulursam okumak istiyorum yazdıkları şeyleri ama vaktim yok.

Bir balık tutuyorum. Balığı elime aldığımda balıkla göz göze geliyoruz. Kimyasal artıklardan kör olmaya yüz tutmuş gözlerini dikmiş benimkilere bakıyor. Ağzını açıp bir şey söyleyecekmiş gibi kıpırdatıyor ama konuşamıyor. Kirli ırmak suyuyla dolu kovaya atıyorum, akşama karnımı doyuracağım onunla.

Irmak için ölen insanlar var. Irmağa dalıyorlar ve bir daha onları gören olmuyor. Bir de başka insanları ırmağa atan ve öldürenler var. Bütün bunlar büyük tartışmanın, ırmak etrafındaki o büyük gürültünün bir parçası tabii. Irmakta kaybolanlar gerçekten ölüyorlar mı yoksa akıntıya kapılıp başka bir yerde kıyıya mı çıkıyorlar bilen yok. Bu konu hakkında da binlerce fikir ve ateşli savunucuları olduğunu söylememe gerek yok. Neden her fikrin bu kadar ateşli savunucuları var ki?

Sonra bir gün bir fikir geliyor aklıma. Efsaneler gerçek olabilir mi diye düşünüyorum. Hani şu ırmağın doğduğu yer hakkındaki efsanelerden söz ediyorum. İnsanları dinliyorum önce. Herkes bir şey söylüyor ve nihayetinde her konuda olduğu gibi ırmak hakkında da yapayalnız olduğumu farkediyorum. “Nihayetinde yapayalnız” olduğunu farketmek bir varoluş katmanı aslında… Başka katmanlar da var hissediyorum. Evimin çevresindeki bütün gürültüye kulaklarımı tıkamaya karar veriyorum. İçimden bir ses, hem de çok derinlerden gelen bir ses, ırmağın kıyısından yavaş yavaş yukarı doğru yürümelisin diyor. Zor olanı yapıp ırmağın tersi yönde yürümeye başlıyorum. Irmağın kaynağına yaklaştıkça insanların çıkardığı gürültü azalıyor, ırmağın sesi belirginleşmeye başlıyor. Bu yürüyüşüm sanki zamanda geriye doğru yapılan bir yürüyüş gibi. Çünkü yürüdükçe yanımdan akan giden ırmak suları, geride bıraktığım kavgacı kalabalık için sadece “gelecek”. Benim için ise “şimdi”…

Yolculuğum boyunca ırmağı kirleten şeyleri görmeye başlıyorum. Bir yerde bir fabrika atık sularını ırmağa bırakıyor bir yerde bir kamyon çöplerini boşaltıyor, kusan, dışkılayan insanlar görüyorum, midem bulanıyor. Üstelik evimin çevresindeki kalabalığın ırmağın bu tarafında olan bitenden haberi yok. Suya öylesine aşık olmuşlar ki ne kiri ne de kirletenleri görmüyorlar. Bir de ilginç olan bir şey var; ırmak boyunca kaynağa doğru yürüdükçe su daha kırılganlaşıyor. Yani suya ne kadar yukarılarda bir çöp atarsanız ırmağı o kadar daha çok kirletiyorsunuz. Çöp yayılıyor ve nerdeyse kendisinden sonraki bütün suyu kirli hale getiriyor. Bu yüzden kaynağa yaklaştıkça daha temiz bir ırmakla karşılaşıyorum. Irmak o kadar güzelleşiyor ki kana kana içmek istiyorum. Bir yandan da suyu kirletmekten ölesiye korkar hale geliyorum çünkü yapacağım bir hata bütün ırmağı etkileyebilir, bütün o kalabalık bu sebeple benden nefret edebilir.

Evimin etrafında kopan kavga gürültüyü hatırlıyorum ve anlamsız geliyor. Daha önce bu yolculuğu yapmadığım için hayıflanıyorum. Keşke diğerleri de burada olsalardı. O kadar anlamsız, boş şeylerle oyalanıyorlar ki. Evet o çok ciddiye aldıkları işleri aslında sadece oyalanmaktan ibaret. Soruların da cevapların da berrak olduğu bu yeri insanların görmeleri gerekiyor. Şimdi ciddi bir soruyla karşı karşıyayım: geri dönmeli miyim? Irmağın doğduğu, suyun gürül gürül fışkırdığı o kaynağı göremedim ama daha fazla ilerleyecek mecalim de kalmadı. Irmağı iki kıyısını kaplayan ormanın serinliğini derinden hissediyorum. Bir baykuşun ötüşü uzaklarda yankılanıyor.

Bu yazı Çeşitli kategorisine gönderilmiş ve , ile etiketlenmiş. Kalıcı bağlantıyı yer imlerinize ekleyin.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.